Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi

Zaferi Olmayan Seçim: 2017 Almanya Federal Meclis Seçimleri

Angela Merkel’in önderliğindeki Hristiyan Demokratlar Birliği (CDU) ve Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) 24 Eylül Pazar günü yapılan Federal Meclis (Bundestag) seçimlerinde, seçmenlerin %33’ünün oyunu almayı başardı. Bu oran ile seçimlerden bir kez daha birinci çıkmayı başaran Angela Merkel için bu üst üste dördüncü seçim başarısı anlamına geliyor. Almanya Federal Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1949 tarihinden bu yana geçen 68 yılın 48’inde yönetimde bulunan, Avrupa yakınlaşmasının mimarlarından olan ilk hükümet başkanı (Şansölye) Konrad Adenauer ve Almanya’nın yeniden birleşmesinde kilit rol oynayan Helmut Kohl gibi isimleri çatısı altından çıkarmış Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU; CSU yani Hristiyan Sosyal Birliği, CDU’nun Bavyera’dan seçimlere giren kardeş partisi, geri kalan bölgelerde seçime CDU katılıyor) için bu yeni bir tarihi zafer olarak kutlanmalıydı. Angela Merkel de dördüncü kez üst üste seçim zaferini kazanarak, partisinin ve Almanya siyasi hayatının en önemli isimleri arasında tarihteki yerini aldığını ilan edebilmeliydi. Ancak seçimler sonrasındaki hava hiç de bir zafer meydanının havasını anımsatmamakta. Angela Merkel’i esas bundan sonra zor günlerin beklediği yorumları yapılırken, gerçek çarpışmaların seçimlerin ardından başlayacağı görülmektedir.

Merkel’in zaferine gölge düşüren ve onu gelecekte yeni çatışma cephelerine çekme ihtimali bulunan ilk konu, aşırı sağcı olarak nitelendirilen AfD’nin (Almanya İçin Alternatif Partisi) bu seçimlerdeki önemli yükselişidir. “Önemli yükseliş” yerine “beklenmeyen yükselişi” demeyi tercih edenler olsa da esasında Avusturya’daki seçimlerde Norbert Hofer’in İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’nın ilk aşırı sağcı devlet başkanı olmaya çok yaklaşması, Hollanda’da Geert Wilders’in  aşırı sağcı Özgürlük Partisi’nin (PVV) parlamentodaki koltuk sayısını arttırması, Brexit yani Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çıkması sürecinde ayrılıkçıların aşırı sağ söylemleri sıklıkla kullanması ve bu söylemlerin gittikçe artan oranda alıcı bulması neticesinde Almanya’da da aşırı sağın yükselmesini beklememek muhtemelen naiflik olurdu. Buna karşılık Almanya özelinde Merkel’in bunu Avrupa’daki bir trend olarak yorumlayıp geçiştirmesi ise olanaklı bir senaryo değildir. Öncelikle AfD bu seçimlerde 2013 seçimlerinde almış olduğu oyun üzerine %7,9 oranında seçmenden oy katıp toplam seçmenlerin %12,6’sının oyunu almayı başarırken, analizler 980.000 seçmenin Hristiyan Birlik partilerinden (CDU/CSU) Almanya için Alternatif Partisi’ne geçtiğini göstermekte. Bu yüksek rakam Almanya için Alternatif’in %5’lik seçim barajını aşarak yarım asır sonra aşırı sağdan bir partinin Bundestag’ta yer almasını sağladığı anlamını taşıyor. Dolayısıyla aşırı sağ parti oylarını sadece bir trende değil Merkel’in düşen oylarına da borçlu görülmekte.

Bundestag’a yeni giren partinin liste başı adayı Alice Weidel gibi, yine liste başı adayı olmayı başaran Alexander Gauland’ın ülkelerini ve insanlarını (başka bir okuma ile kolayca halklarımızı diye de okunabilir) geri alacaklarına dair açıklamaları ve Bundestag’ta Merkel’in peşinden gideceklerine dair söylemleri, Merkel’in geçmişin hayaletlerine karşı da bir cephe açmasının gerekeceği yorumlarına sebep oluyor. Almanya için Alternatif partisinin Alman Anayasası’nı kalıcı bir metin olarak görmediği, soykırımdan en alt seviyede söz etmeyi istediği, üyelerinin PEGIDA gibi örgütlere yakınlığı olduğu söylentileri de bu yorumların yapılmasında etkili olmakta. 76 sayfalık parti programında öne çıkan en önemli konunun göç olması ise aşırı sağ eğilimlerinin özellikle göçmenler ve mülteciler üzerinden parlamentoda ortaya çıkacağını gösteriyor. Türk kökenli vekillerin Anadolu’ya dönmesi gerektiğini dile getiren ve donanmanın gerekirse göçmen akınlarını durdurmasını isteyen Almanya için Alternatif partisinin bu yaklaşımları göz önünde bulundurulduğunda Bundestag’ta hararetli tartışmaların yaşanması sürpriz olmayacaktır. Seçimlerin ardından partisinden istifa ederek dikkatleri üstüne çeken ve mecliste bağımsız yer alacak olan, eski lider, Frauke Petry de muhtemelen bu hararetli tartışmalarda taraf olacak ve zaman zaman aşırı yorumlarda bulunmakla suçladığı eski arkadaşlarıyla dahi mecliste çatışacaktır.

Berlin, Alexander Platz’da seçimin hemen ardından yapılan “Naziler dışarı” gösterilerden yola çıkarak analistler Bundestag’ta Almanya için Alternatif’in atmaya çalışacağı adımların hem toplum, hem de seçmenlerin geri kalan, yaklaşık %87’sinin, oyunu alan partilerce engelleneceği öngörüsünde bulunuyorlar. Ancak bu analizlerde Almanya için Alternatif’in kendisini ifade edeceği bir platformun, hem de seçim sonuçlarına göre 3. büyük parti olarak kendilerine sağlandığı da gözden kaçırılmamalı. Almanya için Alternatif’in muhalefetin başındaki parti olması ise Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) önceki dönemin aksine bu kez Merkel ile çoğunluk koalisyonunu oluşturmama kararı almasıyla engellenmiş olacak. Yine yakın dönem analizlerden, Sosyal Demokrat Parti’nin %25’ler civarı bir oyu bu sefer alamayarak %20’lerde oy almasının bu geri çekilme kararında etkili olduğu, herhangi bir koalisyonda etkili olabilmek adına gerekli gördükleri oyun altında kaldıklarına dair bir izlenim çıkmakta. Partinin liste başı adayı Martin Schulz ise oy kaybının sebeplerini düşünmek ve kendi yollarını çizmek adına bu kez yönetimde olmamalarının gerekliliğini dile getiriyor. Bu strateji muhtemelen  Sosyal Demokrat Parti’nin Merkel’in politikaları sonucu ortaya çıkan yükümlülüklere ortak olmasını engelleyecektir. Buna ek olarak “tüm politikalara birlikte karar verdiler” suçlamalarından Sosyal Demokratların kurtulmasını da sağlayacaktır. Almanya için Alternatif Partisi’nden farklı olarak Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin yurt arayanlar için bir üst sınır belirlememesi, mülteci veya korunmaya muhtaç kişi statüsündeki kişilerin aile birleşiminin mümkün kılınmasını arzu etmesi ve mülteci statüsü kazanamayanları sınır dışı etmeye sıcak bakan Almanya için Alternatif’in tamamıyla karşısında olması ise muhalefetin göç ve mülteciler konularında tek ses olmasının mümkün olmayacağına dair göstergedir. Fakat karşısında tek sesli bir muhalefet bulmasa da Merkel’in göçmenler ve mülteciler konularında sıkı bir savunmaya geçmek durumunda kalacağı, hatta kaybedilen oyların geri kazanılması adına karşı hamlelerde bulunmak zorunda olacağı da açıkça görülmektedir.

Angela Merkel 2015 yılında Avrupa Birliği’nin Dublin prosedürlerinin Suriye’den gelen, yurt arayan kişiler için geçerli olmamasını istemiş, bunun sonucunda 2015 yılında 890.000, takip eden 2016 senesinde ise 280.000 kişi Almanya sınırını geçmişti. Düşen rakamda Türkiye-Avrupa Birliği Geri Kabul Antlaşmasının da rolü büyük olmuş, Türkiye de böylece Avrupa Mülteci Krizi denklemine eklemlenmişti. Bu sene Nisan ayına kadar tutulan resmi rakamlar da 60.900 kişinin yine Almanya’ya geçtiğini toplamda ise son üç yıl içerisinde yaklaşık 1,2 milyondan fazla yurt arayanın Almanya’ya geçtiğini gösteriyor. Merkel Avrupa Birliği’ndeki ortaklarını her konuda dayanışmaya açık olmak, buna karşılık iş mültecilere geldiğinde ise dayanışmadan kaçınmakla suçlamıştı. Seçimlerdeki oy kaybı bu dayanışmaya Merkel’in en çok şimdi ihtiyaç duyacağını, zira mülteci politikaları sonucunda Merkel’in iç cephede çok zorlandığını ortaya koyuyor. Seçimlerin ardından Bundestag’a yeni (yeniden) giren partiler halkın nezdinde Almanya’da devlet politikalarının tamamıyla desteklenmediğinin, halkın alternatiflere yöneldiğinin göstergesidir. Bu alternatiflere seçmenlerin parti politikaları nedeniyle mi yoksa tepki amaçlı mı yöneldiğini anlamaya çalışmak, özellikle Avrupa’da yükselen aşırı sağ trend göz önüne alındığında, Almanya’daki siyasiler kadar Avrupa’dakilerin de zamanını alacaktır. Almanya’da Merkel’in oluşturacağı koalisyon da bu anlamda Merkel’in Avrupa’dan aradığı desteği görmesine engel teşkil etmeyecek bir koalisyon olmalıdır.

Seçimler sonrası Angela Merkel’in koalisyon kurmaya yanaşması beklenen Yeşiller (Die Grünen) ve geçen seçimde %5’lik barajı aşamayarak Bundestag’ta yer alamayan, ancak bu seçimde Christian Lindner önderliğinde %10,7 oy oranına ulaşan Hür Demokrat Parti’nin (FDP) ise bu cephelerde Merkel ile birlikte nasıl bir uyum sergileyecekleri ise halen soru işaretidir. Yeşiller’in  liste başı adaylarından Cem Özdemir daha önce Türkiye konusunda Merkel’in tutumunu yumuşak bulurken, Angela Merkel, ancak Martin Schulz ile çıktığı bir açık oturum sonrasında sert bir siyasi üslubu tercih etmişti. Federal Göç Komisyonu’nun bir çalışmasına göre Türk kökenli seçmelerin %69,8’inin oy vermeye meyilli olduğu Sosyal Demokrat Parti’nin adayı Schulz gibi Türkiye’nin Avrupa Birliği Tam Üyelik Müzakerelerini bitirmeye doğrudan yanaşmasa da Merkel Müzakerelerin askıya alınabileceğini, konunun liderler zirvesine taşınabileceğini ve Gümrük Birliği konusunda da Türkiye’nin istediği genişletme çalışmalarını takip etmeyi düşünmediklerini çeşitli vesilelerle belirtmişti. Buna karşılık ne Yeşiller ne Hür Demokratlar ne de Hristiyan Birlik partileri Türkiye ile yakın işbirliğine karşı gözükmektedir. NATO açısından Türkiye’yi önemli gören Hür Demokratlar, Türkiye’nin Avrupa Birliği görüşmelerini demokratik Türkiye için gerekli gören Yeşiller ve mülteci krizini dizginlemek için Türkiye ile ilişkilere önem veren Hristiyan Birliği için Türkiye’nin Avrupa’daki işbirliği önemlidir. Yeşiller ve Hür Demokratlar temelde aynı seçmen gruplarına (eğitimli ve iyi gelirli) hitap ederken, iki siyasi partinin ciddi ideolojik farklılıkları vardır. Bu farkılıklar yanmalı motorlar, iklim değişikliği, iç güvenlik gibi konularda kendilerini gösterirler. Örneğin, Paris İklim Anlaşması yeşiller açısından koalisyonda olmanın ilk şartı olarak gösterilmektedir. Hür Demokratlar içinse gelir vergileri en önemli konular arasında yer almaktadır. Dolayısıyla Merkel için aslında koalisyonun kurulması ve sağlıklı yürümesi de aşılması gereken cephelerdendir. Yeşillerin daha realist tarafında yer alan Cem Özdemir’in, partisinin iş çevrelerine yakın olan Hür Demokratlarla koalisyon kurabilmesini sağlayabilecek kişi olduğu söylenmektedir.

Koalisyonda yer alacak partilerin renkleri (Siyah-sarı-yeşil) üzerinden yapılan benzetmeden yola çıkarsak, Jamaika koalisyonunun havasını ise Emmanuel Macron ile Angela Merkel’in Avrupa Birliği reformunda oynayacakları rollerin belirlemesi muhtemeldir. Zira Avro Bölgesi ülkeleri için özel bütçe ve maliye bakanı istemi, özellikle Hür Demokratlar tarafından başkalarının borçlarını ödemek anlamına geleceği endişesiyle karşılanmakta. Dolayısıyla bugün Avrupa Birliği meseleleri bu koalisyonun kurulmasını belirleyecekken, koalisyonun kurulması halinde, bu koalisyon Avrupa Birliği meselelerinin geleceğini tayin edecekmiş gibi durmaktadır. Macron’un reform planındaki “Ortak Müdahale Gücü” ise seçimlerde %9,2 oranında oy alan Sol Parti’nin (Die Linke) hoşuna gitmeyecektir. NATO’nun dahi dağılması gerektiğini, dışarıya askeri misyonların gönderilmemesi gerektiğini savunan Sol Parti için bu reform planları daha fazla muhalefet gösterecekleri planlar olacaklardır. Liste başı adayları Dietmar Bartsch ve Sahra Wagenknecht ile işçiler için daha yüksek ücretler isteyen Sol Parti’nin Doğu Almanya’dan gördüğü destek ile Türkiye ile ilgili konularda da daha keskin söylemler izlemesi, Türkiye’ye silah satışına son verilmesi isteğini Bundestag’a taşıması ve mülteci mutabakatına son verilmesi isteğini dile getirmesi de muhtemeldir.

Sonuç olarak, seçim sonucuyla birlikte gelen sorunlar, seçimin Angela Merkel için tarihi bir zafer olarak görülmesini engellemektedir. Hristiyan Birlik partilerini dahi kendi içlerinde anlaşmazlığa düşüren göçmenler ve mültecilerle ilgili sorunlar seçim sonrası parti içerisinde daha fazla seslendirilirken, bir de derinlerden, geçmişten gelen seslerin tekrar yükselmesi ile Bundestag’ta hayli zorlu bir dönemin başladığı söylenebilir. Bu seslerin yükselmesine sebep gösterilen, göçmenlerle ilgili liberal politikaları nedeniyle Angela Merkel şu an ne partisi ne de basın tarafından muzaffer bir kumandan gibi karşılanmıştır. Angela Merkel’in zaferi ne pahasına olursa olsun kazanmak mı isteyeceği, yoksa stratejik politikalarla ve stratejik ortaklarla mı yürüyeceği ise gelecekte Almanya kadar Avrupa’nın da kaderini belirleyebilecektir.

Yazarın diğer yazıları