Yüzyılın Tokadı

Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin Filistin-İsrail çatışmasına yönelik politikası Kudüs’ü İsrail’in başkenti haline getirmeye yöneliktir. ABD yönetiminin almış olduğu bu kararın aleyhine olarak yerel ve uluslararası alanda tepkiler meydana gelmiştir. Trump’ın gayri meşru olarak nitelendirilen Kudüs kararını kendince meşrulaştırması, Filistin-İsrail çatışmasında tarafsız olmadığı gerçeğini gözler önüne sermiştir.

ABD yönetiminin Kudüs kararıyla hazırlamış olduğu zeminde Filistin-İsrail çatışması, planlandığı gibi çözülememiştir. 2018 yılında tamamlanması beklenen, Kudüs kararıyla İsrail lehine sonuçlanacak; “Yüzyılın Anlaşması” olarak bilinen söz konusu plan, en karmaşık uluslararası sorunlardan biri olmaya adaydır. Buna karşın ABD, böylesi bir uluslararası tepkiyle karşı karşıya kalacağını beklememekteydi. Öyle ki ABD Birleşmiş Milletler (BM) Temsilcisi Nikki Haley’in “halen semadadır” dediği gökyüzü, yere çakılmıştır. Haley ve Trump’ın BM Güvenlik Konseyi’ndeki (BMGK) tehdit dolu açıklamalarına rağmen, BM üyelerinin yapmış olduğu oylamalarla Washinton yönetiminin aldığı kararı tanımamaları, ABD idaresinin ne tür bir bocalama içerisinde olduğunu göstermektedir.  “Siyasi zorbalık”, almış olduğu kararlarla Washington yönetimine layık bir tanımdır.

BM’nin Türkiye ve Yemen’in önergesiyle almış olduğu bahsi geçen karar, oldukça sembolik olmasının yanı sıra önemli birkaç hususu ortaya çıkarmıştır. Şöyle ki:

  1. Uluslararası oyunun kurallarının epey değişmiş olması,
  2. İsrail’in uluslararası kamuoyunda itibarsızlaşması,
  3. ABD’nin maskesinin düşmüş olması,
  4. Güç kazanan uluslararası aktörlerin (Türkiye de bunlardan biridir), BM’de ABD karşıtı etkili tavırlar ortaya koyabiliyor olmaları,
  5. Kudüs’ün tüm dinler arasında önemli bir konuma haiz olduğunun, ayrıca Musevilik dışındaki dinlere haksızlık yapılmamasının ve Filistin’in hukuki meşruluğunun teyit edilmesi,
  6. ABD’nin ahlaksızca politika izliyor olması. Öyle ki BM üyelerinin büyük bir kısmının Kudüs’ün İsrail’in başkenti olma kararını reddetmiş olması; Kudüs kararını kabul eden ülkelerinse Marshall adaları, Honduras ve Nauru gibi zayıf ada devletleri olması, ABD’nin ortaklarıyla arasının ne derece kötü olduğunu gözler önüne sermektedir.
  7. Washington yönetiminin aldığı kararın, BM’de uluslararası toplumun ezici çoğunluğu tarafından reddedilmesiyle birlikte ABD bir nevi azarlanmış ve diğer devletler üzerinde hegemonya kuramadığı dikkatleri çekmiştir.
  8. ABD’nin Filistin-İsrail çatışmasına olan etkisinin daha da azalmış olması,
  9. Trump’ın yaklaşık bir yıllık liderliğiyle ABD dış politikasının ne denli yozlaştığı,
  10. ABD’nin izlediği ve özellikle Fransa-İngiltere gibi ABD müttefiki olarak bilinen devletlerin izlediği siyaset arasında büyük farkların var olması. Asıl olarak ABD’yle müttefiklerinin anlaşmadığı tek karar Kudüs kararı değildir. Nitekim iklim değişikliği ve göç gibi meselelerde de Washington’un ortaklarıyla ayrı düşmesi mevzu bahistir.

21 Aralık 2017 tarihli BM Genel Kurul kararı, “Asrın Anlaşması’nı” “Asrın Tokadı’na” dönüştürmüştür. Bu bağlamda uluslararası ortak bir tutumla ABD yönetimine karşı net bir mesaj gönderilmiştir. Sonuç olarak Haley ve Trump’ın tehdit dili, uluslararası camiada alay konusu olmuştur. Çünkü tehdit yoluyla başka ülkelerin tutumlarını değiştirmek, girilmemesi gereken yanlış bir yoldur. ABD’nin tehdit yoluna başvurmasının nedeni, sahip olduğu güçle tehdit mekanizmasını kullanarak, istediği sonuca ulaşabileceğine dair önyargıya sahip olmasından kaynaklıdır. Zaten Washington yönetiminin almış olduğu karar, gayri meşru muhtevaya sahip olmasaydı, başvuracağı yöntemin tehdit yolunu içermesi beklenebilir miydi?

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, BM Genel Kurulu’ndaki konuşması esnasında “Güçlü olmanız haklı olmanız anlamına gelmez.” ifadelerini kullanmıştır. Çavuşoğlu bu sözleriyle Türk önergesinin kazanmasını sağlamıştır. Ayrıca etkili diplomatik cümleler kurması, dengeli hitabeti ve tüm dinlerin Kudüs’teki hakkını, açıklamalarıyla teyit etmiş olması, uluslararası toplumun ABD’nin takındığı kibre karşıt bir tutum sergilemesini sağlamıştır.

Hiç şüphesiz ABD’nin uluslararası alanda, izolasyon döneminden geçtiği söylenebilecektir. Çünkü 15 Güvenlik Konseyi üyesinin 14’ünün, bahsi geçen devletin kararını onaylamadığı görülmektedir. Bu çerçevede BM üyeleri ekseriyetle, Filistin halkının kendi kaderini belirleme hakkını savunmuştur. Öyleyse ABD’nin etkisi, nerede kendini göstermektedir? Kendi safında sadece İsrail ve yardımlarıyla yaşayan küçük birkaç devlet bulunmaktadır. İki gün önce yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne bakıldığındaysa; söz konusu devletin karar mekanizmasının ne denli bocalıyor olduğunun sinyallerini görmek mümkündür. Bu bağlamda Washington önceliklerini belirlemekte zorluk çekmektedir. Öyle ki genel hatları çizilmeden “Öncelikle Amerika” gibi şaşaalı bir slogan atılıyorsa, fikrin nasıl gerçekleştirileceği netleştirilememiş demektir. Nitekim bir yandan İran’ı hedef almakta, diğer yandan Rusya’yla ortaklıklar kurmaktadır. Görünen o ki ABD yönetimi, ulusal güvenlik hedeflerini gerçekleştirmek için eşkıyalık ve tehditten başka bir yöntem bilmemektedir.

ABD’nin uyguladığı eşkıyalık politikası ülkenin tarihinde ilk kez günümüzde vuku bulmamıştır; örneğin 1991 yılında Irak’a beslediği düşmanlık esnasında da aynı üslubu kullanmıştır. O dönemde yine BM üyelerine yönelik olarak, Irak’a karşı savaş kararını kabul etmedikleri takdirde, yaptığı mali ve ekonomik yardımları durdurmakla tehdit etmiştir. 2003 yılında George W. Bush, Fransa ve İngiltere’ye Irak müdahalesini desteklememeleri halinde, işgal sonrası Irak’ın nimetlerinden faydalanamayacaklarını açıklamıştır.

Uluslararası toplumun ABD yönetimine attığı tokadın, ilerleyen günlerde ne gibi değişiklikler meydana getireceği görülecektir. Bu kapsamda birçok devlet, ABD yelpazesinden kurtulmak isteyecektir. Kendi içerisindeyse Başkan Trump’ın popülaritesi düşebilecek ve bir sonraki seçimlerde, Demokratlar Cumhuriyetçilere galip gelebilecektir. BM kararının İsrail’de yaratacağı tepkilerse şu şekildedir; İsrail gazetelerinin aktardıklarına göre BM, almış olduğu kararla İsrail’i aşağılamıştır. Bununla birlikte Avrupa ülkelerini, Trump’ın kararına ikna etmeyi başaramayan İsrail Başbakanı Netanyahu’nun siyasetteki geleceği, pek de olumlu görünmemektedir.

Özetle, BM Genel Kurulu’nun vermiş olduğu karar, Filistin halkının, İslam dünyasının ve insanlığın kazandığı bir zaferdir. Filistinlilerin, kendi topraklarında kurulacak olan Filistin devletine sahip olabilme haklarının bulunduğu kabul görmüştür. Bu görüşte, Türk diplomasisinin gücü ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel etkisi, bariz şekilde etkili olmuştur. Böylece Türkiye; çevresini, İslam toplumunu ve diğer aktörleri alınan kararda bir araya getirmeyi başarabilmiştir. Önceden de belirttiğimiz üzere, oyunun kuralları değişmiş ve Trump’ın bunu çok iyi anlaması gerekmektedir.

Yazarın diğer yazıları