Yine Yeniden Avrasya

Türkiye’nin hava sahasını ihlal ettiği gerekçesiyle düşürülen Rus uçağının Türkiye ve Rusya Federasyonu arasındaki ilişkileri krize sokmasının ardından geçen yaklaşık dokuz aylık süre sonunda, Avrasya coğrafyasının iki büyük ülkesi ilişkilerindeki krizi çözmüş ve dünya gündeminde öne çıkan Suriye konusunda işbirliğine yönelmiştir. Türkiye-Rusya ilişkilerinde başlayan bu bahar havası, Fırat Kalkanı Operasyonu’nun başını çektiği ve terörle mücadeleyi esas alan Türkiye’nin “olağanüstü” gündemine, Avrasya ve bununla ilişkili olarak da ŞİÖ konularını dahil etmiştir. 1990’lı yıllarda dünyanın ve Türkiye’nin gündemini meşgul eden Avrasya konusu ve dikkatleri üzerine çeken Şanghay Beşlisi; 2000’lerin başından itibaren Türkiye gündeminde pek yer almamaya başlamış ve Avrasya konusu sadece ekonomik ilişkiler temelinde ele alınmıştır. Ancak 2013 yılından sonra Türkiye’nin siyaseten en yetkili ağzından ŞİÖ’ye, bir başka deyişle Avrasya seçeneğine göz kırpıldığı hatırlanacaktır. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e; “Türkiye’yi ŞİÖ’ye almaları durumunda, Avrupa Birliği’ne üyelik girişiminin gözden geçirebileceğini” söylemesi, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ve hassasiyetlerine saygı ve özen göstermeyen, aksine açıkça çiğneyen Batılı bağlaşıklarına alternatifsiz olmadığını ima etmek olarak görülebilir. Ancak yaşanan bu son gelişme, Türkiye’de tek parti dönemi sonrasındaki Batı’ya şartlanmış dış siyasa içerisinde bağlaşık ülkelerle ilişkiler istenildiği gibi gitmediğinde, taktik olarak Rusya’ya yaklaşılarak pazarlık gücü elde etmek ve Türkiye’nin önemini hatırlatmak yönündeki benzeri girişimlerden bir farkı olup olmadığı sorusu akıllara gelmektedir.

Konuyla ilgili değerlendirmeye başlarken şunu hatırlamakta yarar var: Ulusal Kurtuluş Savaşı boyunca ve sonrasında; ardından da İkinci Dünya Savaşı sürerken ve sonrasında birçok başarılı siyasa üreten Türkiye, NATO’ya girdikten sonra Soğuk Savaş’ın sona ermesine kadar, yeni siyasalar üretememiş, Batılıların siyasalarının bir parçası olmakla yetinmiştir.[1] Gerçekten de Soğuk Savaş öncesinde, özellikle de Atatürk döneminde Rusya, İran ve Afganistan gibi Avrasya ülkeleriyle geliştirilen ilişkiler, Doğu’ya doğru derinliğine uzanan görece bağımsız alternatif bir hinterland oluşturma çabası olarak görülebilir.[2] Ancak II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye, yükselen Atlantik bağlaşıklığıyla işbirliğine yönelerek, yakın tehdit olarak görülen SSCB’yi dengelemeye çalışmıştır. Diğer bir deyişle Atlantik güçlerinin NATO’suna girilerek, Sovyet tehdidinin savuşturulması ve Türkiye sınırlarının korunması amaçlanmıştır. Türkiye bu güvenlik şemsiyesinin altında bulunmasının bedelini, kendi doğal etkinlik alanını ve diğer güç merkezlerini ihmal ederek ödemiştir.[3] Söz konusu yönelim zamanla Türkiye’nin dış siyasetinde Batı’ya şartlanma biçiminde kemikleşmiş, bu dış siyasayı besleyen ekonomik yapı da zaten Batı kapitalizmine bir çevre ekonomisi olarak eklemlenen Türk sanayi ve ticaret burjuvazisi tarafından pekiştirilmiştir.

Aslında Türk dış siyaset geleneğinde, Avrupa bağlamında Batı önemli bir yere sahip olmuştur. Buna koşut bir biçimde Türk düşün ve siyaset dünyasında da uygarlık, modernite ve teknoloji kavramlarıyla özdeşleştirilen, bu nedenle örnek alınan ve hedef olarak belirlenen bölge Batı’dır. Türkiye’nin Avrupa’ya yönelik seçimi hep Batılılaşma ile anılmış ve algılanmıştır.[4] Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma çabalarıyla başlatılabilecek olan bu süreç, Batı merkezli düşünce kalıplarının Türk düşün yaşamında hâkim olmasına yol açsa da en azından Soğuk Savaş dönemine kadar, “Türkiye’nin Batı’ya şartlanması” anlamına gelmemiştir. Anlaşılacağı üzere Türkiye’nin dış siyasasında Batı’ya şartlanma, Soğuk Savaş döneminden sonra, bir başka deyişle Türkiye’nin NATO üyeliğiyle beraber ve Batı’nın yeni lider gücü ABD hegemonyası altında gerçekleşmiştir.

Günümüze kadar geçen tüm bu süre boyunca, Türkiye Batı’nın etkisi altında bir dış siyasa uygulamaya başlamış, ama aradan geçen uzun zamana rağmen Türk dışişlerinin ana konusu haline gelen AB’ye girme süreci sonuçlanmamıştır. Yarım yüzyıla yakın bir süre boyunca Avrupalı olmak için çaba harcayan Türkiye, katlandığı fedakârlığa rağmen AB dışında bırakılmıştır. Eski sosyalist cumhuriyetlere, küçük Orta Avrupa devletlerine hak görülen AB’ye üyelik, önemli konumda bulunan ve büyük bir ülke olan Türkiye’ye tanınmamıştır. Türkiye, kendi elinde olmayan nedenlerle AB’nin dışında kalmıştır.[5] Kimi yazarlar, haklı olarak, Türkiye’nin dış politikasını tek bir güç ve denge unsuru üzerine şartlandırdığını ifade etmektedir. SSCB’nin çökmesiyle 1990’lardaki yeni Avrasya konjonktüründeki gelişmelere paralel bir biçimde Türkiye, içeride ve dışarıda artan risk ve tehdit algılamalarıyla beraber yeni bir yapılanma ve arayış içerisine girmiştir. Ancak Türkiye’nin Avrasya’ya yönelik olarak Atatürk dönemindeki politikalarını sürdürememesi ve bu coğrafyaya yönelik siyasaların yaklaşık yarım asır boyunca kesintiye uğraması, Türk dış politikası açısından sıkıntı yaratmıştır.[6]

Tüm bu sıkıntılara rağmen 1990’lardan başlayarak 2000’li yılların ilk on yılı boyunca da Türkiye, bölge ülkeleriyle ilişkilerini sürdürmeye devam etmiştir. Fakat Avrasya ülkeleriyle yoğunlaşan başta ekonomik olmak üzere siyasal, sosyal ve kültürel ilişkiler, Türkiye’nin Batı odaklı siyasalarında değişime yol açmamıştır. Yani Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra da Batı’ya şartlanmış dış politikalarını sürdürdüğünü söylemek yanlış olmayacaktır.[7]  Kimi yazarlar Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye’nin Avrasya’ya yönelmesinde, içinde bulunduğu konumun, dış ilişkilerde yaşadığı yalnızlık duygusunun, yani somut koşulların dayatmasının, etnik ve kültürel unsurlardan çok daha fazla etkili olduğunu ileri sürmektedirler. Örneğin, Türkiye’nin AB’ye kabul edilmemesi, Kıbrıs Sorunu’nda ve Kürt ayrılıkçı hareketi gibi can alıcı konularda yalnız bırakılması, Batı için hala önemli olduğunu ortaya koyacak yeni gelişmelere ihtiyaç duyması gibi nedenler, Avrasya’da bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleri’ne yönelme ihtiyacını arttıran unsurlardı. Böylece Türkiye, Türk Cumhuriyetleri’ni uluslararası alanda kendisini destekleyecek doğal bağlaşıklar olarak görmeye başlamıştır; bu Cumhuriyetler aracılığıyla Batı için hala önemini koruduğunu gösterme olanağına kavuşmuştur.[8] Anlaşılacağı üzere Türkiye’nin o dönemde de Avrasya’ya yönelimi Batı’ya karşı değil, Batı desteğiyle ve sonuç itibarıyla Türkiye aracılığıyla, yine Batı yararına olmuştur.

Gerçekten de Türkiye’nin Avrasya coğrafyasındaki ülkelere yönelmesi, dış siyasasında eksen değişikliğine yol açmadığı gibi Batılı ülkelerin çıkarlarıyla da çelişmemiş ve bu sebeple Türkiye Batı tarafından desteklenmiş, hatta bölge ülkelerine model olarak sunulmuştur. Batılılar tarafından Türkiye’nin bölge ülkelerine model olarak sunulmasının altında, Türkiye’nin laik bir devlet yapısına ve çok partili bir siyasal sisteme sahip olması, nüfusunun ezici çoğunluğunun Müslüman olması, Batı’ya yakınlaşma isteği ve Batı’yla sürdürdüğü işbirliği ve ayrıca piyasa ekonomisini uyguluyor olması gibi nitelikleri yatmaktadır.[9] Böylece Müslüman ancak laik ve Batılılaşan Türkiye, komşu ülkelerindeki İslami rejimlere karşı bir ağırlık oluşturabilecektir. Ayrıca Türkiye, Avrasya’da yeni kurulan devletlerin ekonomi siyasalarının oluşumunda neo-liberal siyasaları yayabilecek, Batı sermayesinin bölge pazarlarını ve hammadde kaynaklarını ele geçirmesinde aracı olabilecek ve bunlara bağlı olarak Rusya’nın bölgeye tekrar dönüşünü sınırlayabilecektir.[10]

2000’li yılların başından itibaren ise, siyasi alanda Avrasya kavramının Türkiye gündeminde gerilere düşmeye başladığı fark edilmektedir. Bu durumun elbette ki iç ve dış nedenleri bulunmaktadır. Öncelikle Rusya’nın kendini toparlayarak bölgeye tekrar dönmesi ve Çin’le yaptığı işbirliği, gerek ABD’nin gerekse de Türkiye’nin bölgedeki etkinliğini azaltan dış nedenler arasında sayılabilir. Bu dönemde ABD, ilgisini Ortadoğu’da yoğunlaştırmaya başlamıştır. İç siyasette ise 1990’lar boyunca koalisyon oluşturan hükümetlerin istikrarsız yönetimleri altında olan ve ekonomik krizlerle boğuşan Türkiye, 2002 yılından itibaren tek bir partinin iktidarı altında istikrarı sağlamıştır. İslami ve muhafazakâr vurgularıyla ön plana çıkan bu iktidar, Türk dış siyasasının uzun zamandır ihmal ettiği Ortadoğu başta olmak üzere İslam ülkelerine yönelen ve yeni Osmanlıcı yaklaşımları sergileyen bir eğilime sahip olmuştur. Bu yönelim aynı dönemlerde uygulamaya sokulan ABD patentli BOP ile de uyumludur. Dolayısıyla 2000’li yıllarda BOP çerçevesinde kendisine verilen görevi yerine getirmeye çalışan Türkiye’nin gündeminde “Batı destekli Türk dünyası temelindeki Avrasya”nın, 1990’lı yıllara oranla çok daha gerilerde kaldığı görülmektedir. 2000’li yıllarda Ortadoğu ağırlıklı yeni yönelim, Batı dışı ya da ona alternatif olmayan ve bizzat Batı dünyasının hegemon gücü ABD tarafından tasarlanan bir projedir.

Soğuk Savaş döneminin başlamasından bu yana, Batılı bağlaşıklarının siyasalarıyla Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları uyuşmadığında ilişkiler gerilmiş ve dönemsel krizler yaşanmıştır. Ancak Türkiye’nin, ulusal çıkarları Batı’yla uyuşmadığında ve Batı’yla ilişkileri gerildiğinde dahi gerçek anlamda bir alternatif arayışı içerisinde olmadığı görülmektedir. Batı ile bunalımlı dönemlerde, Batı’ya karşı Türkiye’nin seçeneksiz olmadığı görünümü verilmek istenmiştir. Bu doğrultuda bir NATO üyesi olarak Türkiye’nin, özellikle bazı hükümetler döneminde, SSCB ya da onun günümüzdeki mirasçısı olan Rusya ile yakınlaştığı hatırlanacaktır. Türk siyasetinde zaman zaman uygulanan bu siyasal taktiğin özlü ifadesini İsmet İnönü’nün, “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye’de orada yerini alır.” sözlerinde bulmak mümkündür.

Batı’ya siyasi olarak şartlanmışlığın altında siyasi açıdan Batı’yı örnek alan demokrasi ve aydınlanma değerlerini hedefleyen bir rejimin benimsenmesinin, güvenlik alanında Batı’nın savunma örgütü NATO’nun önde gelen bir üyesi olunmasının yanı sıra sermaye ve teknoloji eksikliği nedeniyle Batı kapitalizmine bağımlı bir çevre ekonomisine sahip olunmasının da büyük etkisi vardır. Yani uzun yıllar boyunca Türk burjuvazisi sermaye birikim yolu olarak, merkezdeki Batı burjuvazisi ile kurduğu ortaklıklar yoluyla büyümeye yönelmiş; kolay birikim yapmanın yolu olarak Batı sanayisinin montajcılığını, ticari açıdan da Batı’da üretilen ürünlerin satışının Türkiye temsilciliğini üstlenmeyi uygun görmüştür. Yani, alt yapıda Türkiye kapitalizminin geç kalmışlığının ve bağımlılığının ürettiği “eklemlenmeci yönelim”, üst yapıda ise zihniyet ve siyasi tercih açısından Batı’ya şartlanma ve ne pahasına olursa olsun Batı siyasal sistemine yamanma eğilimi beslemiştir.

15 Temmuz 2016’da Fethullah Gülen taraftarlarının askeri darbe girişimiyle doruk noktasına ulaşan son birkaç yıldaki gelişmeler, Türkiye’nin Batılı bağlaşıklarıyla olan ilişkilerini sorgulamasına yol açmış görünmektedir. Türkiye’nin BOP’da eşbaşkanlık üstlenmesi ve görev almasından itibaren, süreç içerisinde yanlış izlenen ve kurgulanan dış politikalar bir yana bırakılmış olsa bile, bu projenin uygulanmasının doğal sonuçları Türkiye’nin hem sınır içi hem de sınır dışı güvenliğini ve ulusal bütünlüğünü ciddi biçimde tehdit etmiştir. Bu dönem boyunca, Türkiye’nin coğrafi olarak kendisine uzak birkaç Kuzey Afrika ülkesi de dâhil olmak üzere, Ortadoğu bölgesinde sınır komşusu olduğu devletlerle ilişkileri bozulmuş, sınırları dışında yaşanan çatışmaların yarattığı kargaşa ve güvenlik sorunları Türkiye’nin sınırları içerisine de etki ederek yükselen bir terör ve şiddet sarmalına yol açmıştır. Üstelik sayıları milyonları bulan göçmenler sorunuyla da ilgilenilmek zorunda kalınmıştır. Tüm bu gelişmeler Türkiye’nin yakıcı gündemini oluştururken, ülkenin ulusal çıkarlarına ve ilan ettiği kırmızı çizgilere Batılı bağlaşıklarınca ne anlayış ne de saygı gösterildiği gözlenmiştir. Yıllardır Türkiye’nin iç güvenliğini ve ulusal bütünlüğünü tehdit eden PKK terör örgütünün Suriye uzantısı olan YPG, ABD tarafından açıkça desteklenmiş ve NATO’nun ikinci büyük kara gücüne sahip ülkesi Türkiye’ye tercih edilmiştir. Ayrıca YPG, ABD’nin Suriye’deki kara gücü olarak değerlendirilmiştir. Türkiye’nin Batılı bağlaşıklarıyla ulusal çıkarlarının çatıştığı böylesi bir konjonktürde, Rus savaş uçağının Türk uçaklarınca düşürülmesi ve Türk-Rus siyasi ilişkilerinin gerginleşmesi, Batılı bağlaşıklarınca sıkıştırılan Türkiye’nin denge sağlamak için alternatif bir güçle işbirliğine yönelmesini o dönem için engellemiştir.

Belirtilen sıkışmışlığın hem dönüm hem de tepe noktası 15 Temmuz darbe girişimi olmuştur. Bu darbe girişimi, Türkiye ile Rusya ilişkilerinin düzeltilmesi için çabalarının yoğunlaştığı ve devlet ve ordu kademelerinden Gülencilerin temizleneceği bilgisinin yayıldığı bir döneme denk gelmiştir. Darbe girişimine ilk tepki veren ülkelerin başında Rusya yer almış; Fethullah Gülen’i ülkesinde barındırıp, Türkiye’ye iadesi konusunda işleri ağırdan alan ABD’nin darbe girişimini kınaması ise ikna edici olmamıştır. Başarıya ulaşamayan bu darbe girişimiyle beraber Türkiye, NATO’ya üye olmasından bu yana ordu ve devlet kademelerine sızmış olan, günümüzde de Gülen cemaatiyle organik bağı açıkça anlaşılan Amerikancı, Batıcı derin yapıları ortaya çıkarma ve devlet aygıtından büyük oranda söküp atma fırsatını yakalamıştır.

Bu noktadan sonra Türkiye, Rusya ile ilişkilerini hızla düzeltmeye yönelmiş, böylece Suriye konusunda iki ülke arasında anlaşma ve koordinasyon sağlanmış ve Türkiye, Suriye’nin kuzeyine operasyon yapma olanağını elde etmiştir. Böylece, ABD başta olmak üzere Türkiye’nin Batılı bağlaşıklarının açıkça destekledikleri YPG aracılığıyla Akdeniz’e uzanan bir Kürt koridoru oluşturma planına, Avrasya’nın iki önemli ülkesinin anlaşması sonucu ve Türkiye’nin başlattığı Fırat Kalkanı Operasyonu’yla şu an için set çekilmiş görünmektedir. Ayrıca Türkiye, Rusya ile ilişkileri düzeltmesinin ardından son dönemde İran ve Irak Merkezi Hükümeti ile, yani Ortadoğu’daki komşularıyla sorunlarını çözmek ve Suriye sorununu konuşmak için girişimlerde bulunmuştur. Suriye rejiminin baş destekçisi olan Rusya ile ilişkiler düzeltildiğinden ve Suriye’de oluşacak herhangi bir boşluğun IŞİD dışında bir Kürt koridoru tarafından doldurabileceğinden (böyle bir olasılığın da Türkiye’nin ulusal bütünlük ve güvenliğini doğrudan tehdit etmesinden dolayı), Türkiye’nin zaman içerisinde Suriye rejimiyle iletişime geçmesi beklenebilir.

Giderek gerilen Türkiye-ABD ilişkilerinin 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişiminden sonra söz düellosuna dönüştüğü görülmüştür. Artık Türk siyasetinin en yetkili ağızlarından ABD’ye yönelik eleştirel söylemler açıkça dile getirilmektedir. Türkiye’nin Rusya ile anlaşarak Suriye’nin kuzeyine silahlı kuvvetlerini sokması ve sahada başarılı sonuçlar alması ile ABD’nin kara gücü olarak gördüğü ve parlattığı YPG’nin yapabileceklerinin sınırını ortaya çıkmış ve hatta ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin zora girdiğinin sinyalleri verilmeye başlanmıştır. Fırat Kalkanı Operasyonu’nun sahada başarılı sonuçlar almaya başlamasından ve Rusya desteğiyle Suriye rejiminin alan kazanmasından sonra henüz koltuğuna oturmamış ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın Dışişleri Bakanı adayı, “Türkiye’yi yeniden kazanmaları gerektiği” yönünde açıklamalarda bulunmuştur. Trump yönetiminin başa geçmesinden sonra ABD’nin, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını açıktan çiğneme yönündeki politikalarını gözden geçirip geçirmeyeceğini zaman gösterecektir. Ancak Türkiye’nin karşılaştığı yıkıcı sorunlar karşısında, ABD başta olmak üzere Batılı bağlaşıklarının şu ana kadarki tutumlarına bakıldığında “Türkiye’nin böyle dostları varken, düşmana ihtiyacı yok” yönündeki görüş geçerli gözükmektedir.

Anlaşılan odur ki, kapitalizm ve sosyalizm arasında küresel çaplı bir mücadelenin gerçekleştiği dönemde, Sovyetler Birliği’ni güney kuşakta tutmak ve Sovyetlerin daha güneye/güneybatıya ilerlemesini önlemek için bir cephe ülkesi olarak düşünülen Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü, o dönem için gerekli görülmekteydi. Oysa Soğuk Savaş sonrası dönemde sınırlar yeniden çizilirken, Atlantik Bloğu için Türkiye’nin bütünlüğü ve mevcut büyüklüğü, Avrasya’yı küreselleşme süreci içerisinde Batı kapitalizmine eklemlemeye çalışan emperyalist odaklar açısından işleri zorlaştırıcı bir unsur olarak görülmüştür. Yani Atlantik güçlerinin Batılı emperyalizm kuşağına çevre ekonomileri eklemlemesi ve bu süreçte oyunbozan rejimleri dize getirmesi sürecinde Batı’nın bağlaşığı olarak gördüğü Türkiye’den (konumu ve gerçekleştirilen işbirliği sayesinde) yararlandığı ortaya çıkmış ancak bir yandan da Batı bu bağlaşığını yıpratmaktan geri kalmamıştır. Tarihsel tecrübelerin de ispatladığı gibi Türkiye, Batı emperyalizminin üzerinde yarattığı baskıdan Avrasya güçleriyle işbirliğine yönelerek kurtulabilmektedir.

Ancak yine tarihsel tecrübelerin gösterdiği bir gerçek daha vardır: Emperyalizm olgusu yalnızca Batılı güçlere özgü bir olgu değildir. Doğulu ya da Avrasyalı güçler de bu tür hırslara sahiptir. Dolayısıyla, Batı’ya şartlanmadan ya da eklemlenmeden kurtulmak isteyen Türkiye, önceki yaptığının tam tersini yaparak Doğulu ya da Avrasyalı bir başka emperyal güce şartlanma ya da eklemlenme yoluna gitmemelidir. Zaten Türkiye’nin herhangi bir odağa şartlanma ya da eklemlenme yolunu seçmesi, Türk halkının tarihsel mirasına, emperyalizmle mücadele sonucu sonucu kurulan cumhuriyet yönetimine, Türkiye’nin potansiyeline ve mevcut gücüne uygun düşmemektedir. Türkiye günümüzde orta büyüklükte bir güç sayılmaktadır ve küresel olayları yönlendirme gücünün oldukça uzağındadır. Ancak mevcut coğrafi konumu, potansiyeli, ekonomik büyüklüğü ve ulusal gücüyle; küresel güç mücadelesinde rakip kamplar arasında hangisine yönelirse dengeyi onun lehine etkileyebilecek bir ülke konumundadır. Bu da Türkiye’yi küresel güçler açısından önemli kılmaktadır. Bu doğrultuda Özcan Yeniçeri, herhangi bir ülke ya da çıkar birliği ile ilişkileri geliştirmek için diğerlerini inkâr ya da ihmal etmenin küresel gerçeklere uygun düşmediğini söylemektedir. Yeniçeri’ye göre, Türkiye’nin önünde sonsuz seçenek bulunmaktadır. Türkiye’nin çıkarları için farklı seçenekler önerilebilirse de, herhangi bir bağlaşıklık, birlik ya da işbirliği Türkiye açısından tek çıkar yol, tarihi zorunluluk ya da mecburiyet biçiminde ifade edilemez.[11] Dolayısıyla Soğuk Savaş döneminden bu yana Türkiye’nin içerisinde bulunduğu Atlantik bağlaşıklığı (yani NATO üyeliği) ve  yılan hikâyesine dönen AB’ye üyelik süreci (yani Batı’ya şartlanma ve eklemlenme yönelimi), ülkenin ulusal çıkarlarına zararlı olmaya başladığı aşamada vazgeçilmez sayılamaz. Türkiye’nin ulusal çıkarları Avrasya güçleriyle işbirliğini gerektiriyorsa, uçsuz bucaksız Avrasya’da Türkiye’nin kendi potansiyelini gerçekleştirebileceği pek çok fırsat bulunabilir.

Henüz niteliksel dönüşümünü gerçekleştiremese de niceliksel olarak belli bir büyüklüğe ulaşan Türk ekonomisi, Avrasya’da Doğu ile daha çok işbirliği yaparak gelişebileceğinin sinyallerini vermektedir. Bir açıdan, Batı’ya eklemlenme sürecinin Türk ekonomisi üzerinde kısıtlayıcı bir etki yarattığı ve bağımlılığa yol açtığı söylenebilir. Gümrük birliği içinde olmasına rağmen AB içerisinde yer almayan Türkiye, AB kararları doğrultusunda ekonomisini düzenlemek zorunda kalmakta ve gümrük birliğinin kısıtlamaları nedeniyle de birlik dışı ülkelerle potansiyel ekonomik ilişkilerini en üst seviyede gerçekleştirememektedir. Ayrıca ABD dahil olmak üzere Batı ile geliştirilen ekonomik ilişkiler, Türkiye’de beklenilen seviyede bir sanayii sermayesi akışı, teknolojik yatırım ve transferler sağlamamış, aksine bu durum Batı’da geliştirilen ürünlerin montajcılığına dayalı bir ekonomiyi kemikleştirmiştir. Türkiye, ulusal güvenliği açısından son derece önem taşıyan birtakım silahları parayla satın almak istediğinde dahi kendisine bu silahlar verilmediğinden, bunları kendi çabalarıyla üretmeye çabalamış ve gerekli teknolojiye sahip olmaya başlamıştır. İhtiyaç duyulan silahlar konusunda Atlantik ülkelerinden farklı olarak Rusya ve Çin gibi ülkeler, Türkiye’ye teknoloji transferi ve ortak üretim konularında çeşitli seçenekler sunmaktadır. Ancak Türkiye’ye silah sağlayan Batılı bağlaşıkların NATO üyeliği çerçevesinde Türkiye’ye yaptığı baskılar sonucunda söz konusu projeler hayata geçirilememiştir. Ayrıca son yıllarda Rusya ve Çin ile yapılan dış ticaret, uzun yıllar boyunca Türkiye’nin en çok dış ticaret yaptığı çoğu Avrupa ülkeleriyle olan ticaret hacminin bile önüne geçmiş görünmektedir. Yani, Türk ekonomisi artık Avrasya ve Asya ülkeleriyle yaptığı ticaretle ivme kazanmaktadır. Kısacası Türkiye ne pahasına olursa olsun ‘’Batı’ya eklemlenmecilik’’ten ve şartlanmadan kurtulduğu taktirde, Türkiye’nin gerçekleştirebileceği pek çok şey bulunmaktadır ve Avrasya da Türkiye’ye bu konuda geniş olanaklar sunmaktadır.


[1] Suat İlhan, Türklerin Jeopolitiği ve Avrasyacılık, 3. B., Ankara, Bilgi Yayınevi, 2006, 173.

[2] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, 72. B., İstanbul, Küre Yayınları, 2011, 69-70.

[3] Ahmet Davutoğlu, a.g.e., 71.

[4] Büşra Ersanlı, “Türkiye’nin Dış İlişkilerinde Türkçülük ve Avrasya”, Bağımsızlıklarının 10. Yılında Türk Cumhuriyetleri, (Der.) Emine GÜRSOY-NASKALİ – Erdal ŞAHİN, Haarlem, SOTA, 2002, 151.

[5] Anıl Çeçen, Türkiye ve Avrasya, 1.B., Ankara, Fark Yayınları, 2006, 435.

[6] Mehmet Seyfettin Erol, “Türkiye’nin AB Sürecinde Avrasya Politikası: Niçin ve Nasıl Bir İşbirliği?”,  Avrasya Dosyası, C. 10, S. 2, (Yaz, 2004), 36.

[7] Bu bağlamda kimi yazarlar; Türkiye’de, 19. yüzyıldaki Batıcılık düşüncesinin sürmekte olduğunu, ABD ile stratejik bağlaşıklığa ve AB’ne üyeliğe ağırlık vermenin mevcut dış siyasette Avrasya ve Orta Asya’nın geri planda kalmasına yol açtığını, Türkiye’nin eski İmparatorluk sınırları içerisindeki ülkelerle ilişkilerini geliştirmek isteyen bir Avrupa devleti gibi göründüğünü söylemektedir. Fatih Akgül, Rusya ve Türkiye’de Avrasyacılık, 1.B., İstanbul, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2009, 225-226.

[8] İdris Bal, “Soğuk Savaş Sonrasında Türkiye’nin Uluslararası İlişkilerde Model Olarak Yükselişi ve Amerikan Onayı”, Avrasya Etüdleri, S. 18, (Sonbahar-Kış, 2000), 129-130.

[9] İdris Bal, “Soğuk Savaş Sonrasında Türkiye’nin Uluslararası İlişkilerde Model Olarak Yükselişi ve Amerikan Onayı”, a.g.m., 128.

[10] Y. İ. Urazova, “Türkiye ile Orta Asya’nın ve Kafkasya’nın Yeni Türki Devletleri Arasındaki Ekonomik İlişkilerin Durumu ve Perspektifleri”, Türkiye ve Rusya, (Der.) Gülten Kazgan – Natalya Ulçenko, 1.B., İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003, 219.

[11] Özcan YENİÇERİ, “Çatışan ve Örtüşen Stratejiler Odağında Avrasyacılık ve Türkiye”, Asyavrupa, S. 1, (Aralık, 2004), 18-19.

Önceki İçerikBM Güvenlik Konseyi’nin 2334 Sayılı Kararı Nasıl Yorumlanabilir?
Sonraki İçerikFilipinler, Çin ve ABD
Dr. Demirhan Fahri ERDEM
Demirhan Fahri Erdem, 09.09.1974 tarihinde İskenderun/Hatay’da doğdu. İlk, Orta ve Lise öğrenimini İskenderun’da tamamladı. 1992 yılında başladığı Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Kamu Yönetimi bölümünden 1996 yılında mezun oldu. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’ndeki yüksek lisans eğitimini “Türkiye’de 1945-1950 Dönemi Çok Partili Siyasal Hayata Geçiş ve Din” adlı teziyle 2001 yılında; Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde başladığı Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi doktorasını da, “Korporatizm ve Türkiye’de Tek Parti Yönetimi (1930-1945)” adlı teziyle 2008 yılında tamamladı. 1997 yılından bu yana Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde çalışmaktadır. Türk siyasal hayatı, siyasal akımlar ve siyaset kuramıyla ilgilenmektedir. Attilâ İlhan’ın siyasal görüşleri, Sultan Galiyev’in kuram ve stratejisi, Antonio Gramsci’nin düşünceleri ve faşizm karşıtı mücadelesi, Dünyada ve Türkiye’de Avrasya olgusu üzerine akademik çalışmaları bulunmaktadır. Siyaset Bilimi, Türk Siyasal Hayatı, Siyaset Teorisi, Siyaset Sosyolojisi, Uygarlık Tarihi, Dünyada ve Türkiye'de Korporatizm, Dünyada ve Türkiye'de Avrasyacılık derslerini vermektedir.