Yeni Türkiye’nin Uyanışı ve İran’ın Şii Direnişi

Son yıllarda yaşanan Türkiye-İran rekabeti, aslında günümüze özgü olmayıp, tarihsel, toplumsal, siyasal ve hatta kimlik çatışması boyutunda bir arka plana sahiptir. İki ülke arasındaki bu tarihi rekabeti sadece Türkler ve Farslar bağlamında değerlendirmek de doğru olmayacaktır. Zira, Haçlı seferlerinden bu yana İran’ın takındığı tavır, genel anlamda İslam dünyasına karşı olmuştur. İran (Fatimiler), Haçlılara karşı mücadeleye girmediği gibi, daha çok Vatikan’ın yanında yer almıştır. Bu duruş, Haçlı seferleri sonrası Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu dönemlerinde de devam etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu dönemine genel itibariyle bakıldığında Osmanlı’nın Batı’ya yönelik seferlerinin İran tarafından baltalanmaya çalışıldığı görülmektedir.

Nitekim Osmanlı’nın Batı seferleri, İran’ın “Sünni İslam Dünyası’na yönelik geliştirdiği savaş” pratiğiyle karşılık bulmuş ve Osmanlı uzunca bir süre sırtını İran’a yaslayamamıştır.  İran’ın bu mevcut tutumu, Osmanlı’yı arkasını güvence altına almaya yönelik tedbirlere itmiştir. Bu bağlamda Osmanlı, Çaldıran Savaşı (1514) savaşı ile Şah İsmail liderliğindeki Safevi’nin batıl Şii anlayışını zail etmeye karar vermiştir. Osmanlı’nın uyanışı ve ileri hamlesiyle elde ettiği Status quo, 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla garanti altına alınmıştır. Anlaşmadan sonra İran, Osmanlı’yı geriletmeye çabalarına devam etmiş ve işbirliği ortakları konusunda hiçbir ayrım gözetmeksizin Sünni İslam Dünyası’na karşı savaş pratiğini yükseltmiştir. Günümüzde ise Osmanlı ve İran’ın halefleri olan Türkiye ve İran İslam Cumhuriyeti, eski coğrafya üzerinde tarihsel kimlikleri doğrultusunda yeni politik okumalar yapmakta ve gelecek yüzyılın inşasında merkez güç olmak adına kendi stratejik vizyonlarını geliştirmektedirler.

1979 İslam Devrimi sonrası İran, kökeni Safevilere kadar uzanan ve İran milli kimliğini radikal Şii anlayışıyla ile özdeşleştiren paradigmayı (Acem milliyetçiliği) Ortadoğu coğrafyasında güçlü bir şekilde kullanmaya başlamıştır. Aslında İran’ın dış politikasında uygulamaya koyduğu İslam-İslam değil, İran-İran ya da Pers-Pers politikasıdır. İran, “İslam” ile “Pers” kimliğini kamufle etmeye çalışmıştır. Diğer taraftan Ortadoğu’ya uzun bir dönem sırtını dönen Türkiye, 1980’li yılların ortasından itibaren Turgut Özal hükümetiyle birlikte Ortadoğu açılımını gerçekleştirmiş, fakat “yeni Osmanlıcılık” suçlamaları İran’dan çok, bizzat Türkiye’den yükselmiş ve dört yüzyıl önce İran’ı sınırlarında kalmaya zorlayan düşünce, yerini “kendisini misak-ı milli sınırlarına hapseden” düşünceye bırakmıştır. Tarihsel hafıza kaybı yaşayan Türkiye, İran’ın bölgedeki Şii unsurlara maddi, lojistik, ideolojik ve söylemsel desteğini içeren devrim ihracı politikalarını seyretmek zorunda kalmış ve yakın döneme kadar Ortadoğu sahnesine geri dönememiştir.

Nitekim Türkiye, geçen süre zarfında İran’ın Ortadoğu’da oluşturduğu Şii eksenini, “Fırat Kalkanı Operasyonu” ile başlayan ileri hamlesiyle yok etmeye karar vermiştir. İran, Mehdi’nin gelişinin büyük bir savaşla hızlandırılabileceğini düşünmekte ve Şii direniş politikalarıyla Suriye, Irak, Yemen başta olmak üzere Ortadoğu’yu ateş çemberi altına almaktadır. Türkiye’nin sınır ötesi operasyonu her ne kadar İran’ın mevcut yayılma haritasıyla kıyaslandığında sınırlı kalsa da bu operasyon daha çok sembolik öneme sahip bir mesaj niteliği taşımaktadır. Bu mesaj; Türkiye’nin özellikle İran’ın bölgedeki yayılmacılığına karşı artık bölgede seyirci kalmayan denklem belirleyici güç olduğunu ve ittifakları başkaları tarafından belirlenen değil, ileri hamleler sonrasında elde edeceği kazanımla yeni ittifakların merkez gücü olacağını tüm dünyaya duyurmaktadır.

Tarihten aldığı toplumsal ve siyasi kimliğini yeniden hatırlayan Türkiye, doğal nüfuz alanını oluşturan eski coğrafyasını yeniden kazanmak için sınırlı da olsa ileri hamlesini gerçekleştirmiş ve taşıdığı sembolik mesaj nedeniyle İran cephesinden yeni Osmanlıcılık suçlamaları gelmeye başlamıştır. İran, bir taraftan kendisini uluslararası arenada “barış elçisi” olarak takdim ederken diğer taraftan da bölgedeki şiddet ve ayrılıkçılığın temel nüvesini oluşturmaktadır. Türkiye’nin İran’ın nükleer meselesini barışçıl bulduğu ve uyuşmazlıkların çözümü ilkesi kapsamında Batı ile arabuluculuk yapmaya çalıştığı 2006-2010 yılları arası dönemde İran’ın, özellikle 2010 yılında NATO Füze Kalkanını Projesinin onaylanması sonrası Türkiye’yi hedef tahtasına yerleştirdiği unutulmamalıdır. İran, Türkiye’nin bölgedeki sınırlı etkinliğine rağmen Türkiye’ye yönelik yüksek seviyede tehdit algılamasına ve tetik konuma geçmesine karşılık Türkiye, İran’ın bölgedeki güçlü yayılmacılığına rağmen İran’a yönelik oldukça düşük seviyede tehdit algılamaktadır. Türkiye’nin İran’ın yayılmacılığı karşısında sesini yükseltmeye başlaması, diğer bir ifadeyle Türkiye’nin normalleşmesi ve bu doğrultuda İran’ı bölgede sınırlayacak ittifak girişimlerinde bulunması, yeni Türkiye’nin uyanışına işaret etmektedir. Toplumsal ve milli hafızasını yanına alan Türkiye hem içeride hem de dışarıda gerçekleştirdiği ileri hamleleriyle yeni yüzyılın inşasında merkez ülke ve uluslararası arenada ise küresel güç olma yolunda ilerlemektedir.

Türkiye, dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girmeyi öngören 2023 hedefine, “güç ve adalet” temalı 2053 hedefine ve daha sonra ise Selçuklu ve Osmanlı’nın ulaştığı seviyeye yeniden ulaşmayı öngören 2071 hedefine ulaşmak için cumhurbaşkanlığı sistemiyle süreci hızlandırmaya karar vermiştir. Küresel ve bölgesel düzeyde dinamiklerin derinden sarsılmaya başladığı ve büyük konjonktürel dönüşümlerin gerçekleştiği bir dönemde Türkiye’nin hem iç siyasette hem de dış politikada gerçekleştirdiği ileri hamlesi gelecek yüzyılın inşasında Türkiye’yi avantajlı bir konuma yükseltmektedir.

Türkiye, küresel güç olmayı hedefleyen stratejik vizyonlarını hayata geçirebilmek adına iç siyasetteki dönüşüme ek olarak dış politikada ilk olarak Şii karşıtı koalisyonu, savunma alanında yapılacak ittifak anlaşmalarıyla bağdaşık hale getirmeli ve bu savunma ittifakının merkez gücü olmalıdır. Savunma paktının merkez gücü Türkiye, İran’ın yükseltmeye çalıştığı İslam iç savaşı konusunda Sünni blok ülkelerini itidalli ve vakarlı olma konusunda uyarmalı ve bölgede İran’ı geriletecek bu ileri hamlenin koordinasyon merkezi olmalıdır. Bu doğrultuda İran’ın yeni yüzyılın inşasında Lübnan, Suriye, Irak, Körfez ülkeleri ve Yemen’e uzanan coğrafyada Şii hilali oluşturma hedefinin önüne geçilmelidir.

Türkiye’nin 2071 hedefi, uluslararası hukuk normları çerçevesinde kendisini anlaşmayla sınırlandıran yeni dünya düzeni içerisinde, ancak yumuşak güç bağlamında Selçuklu ve Osmanlı’nın ekonomik ve siyasal etkinlik kapasitesine vurgu yapmaktadır. Diğer taraftan İran’ın 630 yılındaki Sasani İmparatorluğu sınırlarına ulaşmayı hedefleyen revizyonist ve yayılmacı paradigması (Şii hilali), uluslararası hukuk normları başta olmak üzere, savaş hukuku, insan hakları ve diğer insani değerler dizisini hiçe sayan ve bölgeyi sert güç vasıtasıyla yakıp yıkan bir anlayışa tekabül etmektedir. İran’ın Türkiye’ye yönelik ithamları, gerçekte karşılığını bulmazken, Türkiye’nin uzunca bir dönem İran’ın yıkıcı paradigmasına karşılık itidalli ve vakarlı bir duruş sergilediği göz önüne alınmalıdır. Yeni Türkiye’nin uyanışı, normalleşmesi ve 2071 hedeflerine yönelik küresel güç olma yolunda atacağı adımlar, İran’ı bölgede sınırlandıracak yeni bir bölgesel düzen ve statüko oluşturulacağının göstergesidir.

1514 Çaldıran Savaşı ile başlayan süreç, 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla garanti altına alınmış ve uzun vadede İran’ı sınırlandıran, Osmanlı’nın ise avantajlı olduğu bir statüko yaratmıştı. Günümüzde ise 24 Ağustos 2016 tarihinde Fırat Kalkanı Operasyonu ile başlayan Türkiye’nin ileri hamlesi, 2071 hedefleri doğrultusunda elde edilecek kazanımlar sonrası kurulacak savunma veya bölgesel ittifakları ile garanti altına alınıp uzun vadede İran’ı sınırlandıran yeni bir bölgesel düzen yaratacak ve bu durum Türkiye’nin küresel güç olmasının önünü açacaktır.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Cenk TAMER
Cenk TAMER
ANKASAM Ortadoğu Uzmanı

BİZİ TAKİP EDİN

3,030BeğenenlerBeğen
232TakipçiTakip Et
2,712TakipçiTakip Et
279AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz