Türkiye’nin BRICS Seçeneği

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan “Sovyet tehdidi”ni kullanarak Avrupalı devletlerin rızasını almış ve Batı Dünyası’nın liderliğini üstlenmiştir. Ancak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılması ve buna bağlı olarak Soğuk Savaş’ın son ermesi, ABD’nin sistem üzerindeki hegemonyasının farklılaşmasına neden olmuş ve rakipsiz kalan ABD, küresel bağlamdaki tek süper güç konumuna ulaşmıştır. Bu konum, 1990’lı yıllarda meydana gelen çatışmalarda, ABD’nin küresel barışı sağlayacak başlıca aktör olarak görülmesine yol açmış ve bu çerçevede Washington, dünyanın jandarması olarak değerlendirilmiştir.

Pax-Americana (Amerikan Barışı) anlayışıyla hareket eden ABD’nin küresel barışı sağlama misyonu, NATO aracılığıyla gerçekleştirilen Bosna ve Kosova müdahalelerinde görülmüş; söz konusu operasyonlar, uluslararası toplumun rızası ve hatta çağrısıyla gerçekleştirilmiştir. Uluslararası toplumun talepleri doğrultusunda gerçekleştirilen bu operasyonlar, ABD’ye “önleyici savaş” ve “insancıl müdahale” gibi kavramları hediye etmesi açısından oldukça önemlidir; çünkü Bosna ve Kosova örnekleri, ABD’nin ilerleyen yıllarda sistem üzerindeki statüsünü suiistimal ederek yaptığı operasyonlara meşruiyet kazandırmıştır. Nitekim 11 Eylül sonrasında ABD’nin Afganistan ve Irak’ta gerçekleştirdiği işgaller, eski başkanlardan George W. Bush tarafından ilan edilen Önleyici Savaş Doktrini çerçevesinde yürütülmüştür. Bu işgaller, küresel düzeydeki Amerikan hegemonyasının bir imparatorluk vizyonuna evirildiğini göstermiş ve tarih boyunca uluslararası sistemi tahakküm altına almak isteyen diğer devletler karşısında olduğu gibi, ABD karşısında da güç dengesi arayışları ortaya çıkmıştır.

Bahse konu olan arayışlar bağlamında dikkat çeken ilk durum, 11 Eylül’den önce kurulmuş olan Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) etkinliğidir. Temelleri 1996 yılında Çin Halk Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu’nun kendi aralarındaki sınır sorunlarını çözmek ve güvenlik konularında daha yakın işbirliği yapmak için başlattıkları bölgesel girişime dayanan ŞİÖ, başlangıçta Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımıyla Şanghay Beşlisi olarak kurulmuş ve Özbekistan’ın 2001 yılındaki üyeliğiyle Şanghay İşbirliği Örgütü adını almıştır. Dolayısıyla sınır ihtilaflarını çözmek amacıyla Çin’in öncülüğünde ve Rusya’nın yakın çevre politikasıyla uyumlu olarak kurulan ŞİÖ, ABD’nin Afganistan’ı işgalinin ardından sıklıkla gündeme gelen bir örgüt olmuş ve Asyalı olmayan bir gücün Orta Asya’da hâkimiyet kurmasına karşı, bir güç dengesi arayışı olarak yorumlanmıştır. Ancak bu noktadan hareket ederek örgüte gereğinden fazla anlam yüklemek doğru bir okuma olmayacaktır. Zira ŞİÖ, bölgesel bir arayış olup küresel bir model ortaya koyamamıştır; Bununla birlikte, örgütün öğrettiği mühim bir ders vardır ki; o da bölgesel düzeyde bile olsa, ABD’nin dengelenebilmesi için Pekin-Moskova ittifakının gerektiğidir. Bu doğrultuda ŞİÖ’nün kurulmasını takip eden yıllarda, küresel boyutta çok daha etkili olan bir örgüt olarak BRICS kurulmuş ve Pekin-Moskova ittifakının öncülüğünde, alternatif hegemonya inşasına yönelik devrim niteliğinde adımlar atılmıştır.

ABD’nin Küresel İmparatorluk Girişimi Karşısında Alternatif Hegemonya Arayışı: BRICS

2006 yılının Eylül ayında kurulan BRICS; Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan; ekonomik, sosyal, siyasi hedefleri bulunan bir örgüttür. İlk aşamada BRIC adıyla anılan bu örgüte, Güney Afrika 2011 yılında dahil olmuştur. Anlaşılacağı üzere BRICS ismi, üye ülkelerin İngilizce isimlerinin baş harflerinden gelmektedir (Brazil, Russia, India, China, South Africa).

Dünya nüfusunun yüzde 40’ına sahip olan BRICS’in ekonomik anlamda da büyük bir potansiyeli bulunmaktadır. Nitekim BRICS, 2015 yılından itibaren Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB) ve benzeri örgütleri nüfus ve ihracatta geride bırakmış ve ithalatta da Avrupa Birliği’nden sonra ikinci sıraya yerleşmiştir. Bu nedenle BRICS yapılanmasının küresel sistemi dönüştürebilme kapasitesine sahip olduğunu öne sürmek mümkündür.

Üstelik BRICS’in tesis ettiği ilişkiler, örgüte üye olan ülkelerle de sınırlı değildir. Örgüt, gelişmekte olan ülkelerle ticaret yapmakta ve onlara ekonomik yardımlarda bulunarak krediler açmaktadır. Örgüt, diğer devletlerle kurduğu bu ekonomik ilişkiler aracılığıyla siyasi ilişkilerini de geliştirmekte ve buna bağlı olarak yeni bir politik sistemi inşa etmektedir.

Görüldüğü üzere BRICS, Bretton Woods sisteminin kurulduğu dönemde, ABD’nin gelişmekte olan devletlere yaptığı ekonomik yardımların bir benzerini uygulamaktadır. Örgüt üyesi ülkelerin dünya ekonomisinde etkin bir rol oynamak istemeleri ve bu minvalde bir adım atarak BRICS Kalkınma Bankası’nı kurmaları da örgütün sistemsel hedeflerini yansıtmaktadır.[1] Zira bu bankanın kurulmasıyla, BRICS ülkelerinin dolara olan bağlılıklarının azaltılması hedeflenmiştir. Kuşkusuz bu hedef, örgütün Amerikan üstünlüğüne meydan okuması anlamına gelmekte ve sistemsel bir arayışı temsil etmektedir. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 25-27 Temmuz tarihlerinde Güney Afrika Cumhuriyeti’nın başkenti Johannesburg’ta gerçekleştirilmekte olan BRICS Liderler Zirvesi’ne davet edilmesi de oldukça önemlidir.

BRICS ve Türkiye

Bilindiği gibi Türkiye, algıladığı tehditler nedeniyle ABD’den hızla uzaklaşmakta ve çok yönlü bir dış politika uygulamaktadır. Türkiye’nin BRICS seçeneği üzerine düşünmesini gerektiren de bu çok yönlü dış politika anlayışıdır; çünkü Ankara, Washington’un bir vekalet savaşçısı olarak kullandığı terör örgütü Demokratik Birlik Partisi/Partiya Yekîtiya Demokrat (PYD) aracılığıyla, güneyinden kuşatıldığını görmüş ve Rusya-İran ikilisiyle ittifak kurarak Amerikan saldırganlığı karşısında bir güç dengesi oluşturma ihtiyacı duymuştur. Ankara-Moskova-Tahran üçlüsünün bu tutumu; Afganistan’ın işgali sonrasında ŞİÖ üyelerinin oluşturmaya çalıştıkları güç dengesiyle benzerlik göstermektedir. Bu sebeple ABD’nin küresel üstünlüğüne güvenerek dünyanın çeşitli coğrafyalarını şekillendirmeye yönelik uyguladığı politikaların, bölgesel düzeyde statükocu bir güç dengesi yaratığı ifade edilebilir. Bu  ittifaklar, bölgesel gelişmelerle sınırlı kalmamakta ve küresel seviyede de ABD üstünlüğü karşında gelişen revizyonist yönelimlerin önünü açmaktadır.

Yukarıda ifade edilen revizyonist yönelimler düşünüldüğünde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BRICS Liderler Zirvesi’ne davet edilmesinin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Nitekim bu davet, Ankara’nın yönelimlerinin Pekin ve Moskova tarafından ilgiyle takip edildiğini göstermektedir. Bu kapsamda Erdoğan’ın zirveye katılmak amacıyla söz konusu ülke ziyareti, sembolik düzeyde de olsa, kritik mesajlar içermektedir. Bu mesajların en önemlisi, Türkiye’nin ABD’ye de AB’ye de muhtaç olmadığını gözler önüne sermektedir. Gelinen aşamada üzerinde düşünülmesi gereken asıl soruysa, Türkiye’nin BRICS üyeliğinin mümkün olup olmadığıdır.

Türkiye’nin BRICS üyeliği henüz çok fazla konuşulmamasına rağmen; önümüzdeki süreçte bu seçeneğin daha sık tartışılacağını öngörmek mümkündür. Üstelik Türkiye’ye son dönemde ekonomi üzerinden yapılan operasyonlar da düşünüldüğünde, BRICS seçeneği daha cazip hale gelmektedir; çünkü dünya ekonomisinde yaklaşık yüzde 25’lik bir paya sahip olan bu örgütün Türkiye ekonomisine yapacağı katkı, göz ardı edilemeyecek boyuttadır.  Sonuç olarak ABD’nin hâkim olduğu dünya düzenine meydan okuyan BRICS, yeni bir dünyayı inşa etmeye çalışmaktadır. Elbette Türkiye’nin de bu yeni dünyadaki yerini alması, şaşırtıcı bir gelişme olmayacaktır.


[1] BRICS, http://brics6.itamaraty.gov.br/media2/press-releases/214-sixth-brics-summit-fortaleza-declaration, (Erişim Tarih: 18.07.2018).

Yazarın diğer yazıları