Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri ve Doğu Akdeniz’de Artan Gerginlik

Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinde bu yılın ilk aylarından bu yana bazı olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmeler öncelikle Türkiye’nin Avrupa ülkeleriyle ikili ilişkilerinde ortaya çıkan normalleşme süreciyle başlamıştır. 2017 yılında Türkiye’de gerçekleşen referandumun yanı sıra başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde yapılan genel seçimler ikili ilişkilerin gerilmesine neden olmuştur. Seçimler öncesinde siyasi liderlerin söylemlerini sertleştirmeleri genellikle siyasi kaygıları yansıtan normal bir gelişme olarak yorumlanmalıdır. Nitekim seçim süreçlerinin sona ermesiyle birlikte taraflar ortak çıkarları doğrultusunda diyaloglarını güçlendirme yoluna gitmişlerdir.

26 Mart 2018 tarihinde ise AB Dönem Başkanı Bulgaristan’ın ev sahipliğinde bir zirve düzenlenmiştir. Bu zirvede Türkiye-AB ilişkilerindeki başlıca sorunlar masaya yatırılmıştır. Gündemi belirleyen temel meselelerden biri taraflar arasındaki ekonomik ilişkiler olmuştur. Ekonomik ilişkilerin canlandırılması, ticari ortaklığın geliştirilmesi ve Gümrük Birliği Antlaşması’nın gözden geçirilmesi gibi hedefler Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin yeniden ısınmasını sağlayan başlıca etkenlerdir. Bu yıl içerisinde gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gerekse Başbakan Binali Yıldırım’ın Avrupalı liderlerle gerçekleştirdikleri zirveler de bu açıdan önemlidir.

Bir diğer gündem maddesi olan mülteci sorununda 2016 yılında varılan mutabakatın sorumluluklarını yerine getirme noktasında olumlu gelişmelerin yaşandığı haberlere yansımaktadır. Türkiye’nin bu anlaşma gereği sağlaması gereken 72 koşuldan 65’ini yerine getirdiği, geri kalan 7 koşula ilişkin AB’ye yeni bir teklif sunulduğu ve bu teklifin AB tarafından olumlu karşılandığı ifade edilmektedir. Diğer yandan AB’nin daha önce taahhüt ettiği 3 milyar avroluk desteğe ek 3 milyar avroluk bütçe onaylanmıştır. Bu gelişmelerin ardından vize muafiyeti konusunda olumlu bir adımın atılacağı yönünde beklentiler de artmıştır.

Görüldüğü üzere 2018 yılında Türkiye-AB ilişkilerine pozitif bir gündemin hâkim olacağı söylenebilir. Ancak bu yakınlaşma dolayısıyla müzakere sürecinde bir ilerleme beklememek gerekir. İlişkilerdeki normalleşme pragmatik bir işbirliğini yansıtmaktadır. Nitekim Türkiye ile AB, Varna’da gerçekleşen zirvede bütünleşme sürecinde olan iki aktörden ziyade ortak sorunlar etrafında bir araya gelmiş iki dış politika aktörü görüntüsü çizmişlerdir. Taraflar yaşadıkları çıkar farklılıkları üzerinden çatışmacı bir ilişki kurmak yerine bu farklılıkları bir kenarda tutarak işbirliğinin mümkün olduğu konularda çözüm odaklı bir ilişki kurmaktadır. Son yıllarda taraflar arasındaki gerginlikler düşünüldüğünde bu gelişme kuşkusuz olumlu sonuçlar doğuracaktır ancak bu olumlu beklentilerin önünde hala çok önemli engeller bulunmaktadır. Bu engellerin başında Doğu Akdeniz’de artan gerilim gelmektedir.

Türkiye-AB ilişkilerindeki olumlu sürece koşut olarak Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın birtakım girişimleri dikkat çekmektedir. Rum yönetimi tek taraflı olarak ilan ettiği münhasır ekonomik bölgesinde uzun bir süredir uluslararası petrol şirketlerine sondaj ruhsatları vermektedir. Sondaj çalışmalarının devam ettiği de bilinmektedir. Şubat ayında üçüncü parselde sondaj yapmak için harekete geçen İtalyan ENI şirketinin gemileri Türk donanması tarafından engellenmiş ve bu durum taraflar arasında gerginliğe neden olmuştur.

Yaşanan olaya yönelik ilk tepki AB’den gelmiş, Türkiye’ye iyi komşuluk ilişkilerine zarar verecek adımlardan uzak durması yönünde çağrı yapılmıştır. Türkiye-AB zirvesi öncesinde yaşanan gerilim Rum Yönetimi açısından iki hedefi yansıtmaktadır. Birincisi Rum Yönetimi, sondaj faaliyetlerinde Türkiye ile yaşadığı sorunda Batılı aktörlerin desteğini elde etmeye çalışmaktadır. Bir AB üyesi olarak en güçlü desteği AB’den almaktadır. Dolayısıyla Türkiye-AB ilişkilerindeki normalleşme Rum Yönetimi için son derece rahatsız edici bir gelişmedir. Yaratılan gerilimi Türkiye-AB yakınlaşmasının önüne geçme girişimi olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.

İkincisi Rum Yönetimi Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de karşılaştığı sorunları bir fırsat olarak görmektedir. Türkiye’nin son yıllarda İsrail ve Mısır ile yaşadığı sorunlardan istifade ederek bu ülkelerle münhasır ekonomik bölge anlaşmaları imzalanmıştır. Diğer yandan Suriye’de devam eden iç savaş Türkiye açısından önemli güvenlik sorunları yaratmaktadır. Yaşanan son gerilim Zeytin Dalı Operasyonu devam ederken ortaya çıkmış ve bir oldubitti yaratılmak istenmiştir.

Rum Yönetimi ile sorunlar devam ederken Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki gerginlik de artmaktadır. Kardak Sorunu’nun yeniden gündeme getirilmesi, ırkçı Altın Şafak Partisi’nin bir gösterisinde Türk bayrağının yakılması, iki Yunan askerinin Türk sınırını geçtikleri için tutuklanmaları vb. gelişmeler yaşanan gerginliklerden sadece bazılarıdır.

Rum Yönetimi ve Yunanistan ile artan gerilim, Türkiye’nin içinde bulunduğu zorlu güvenlik ortamından istifade ederek Türkiye’yi uluslararası toplumda yalnızlaştırma ile ikilinin AB ve ABD gibi uluslararası aktörleri yanlarına çekme hedefini yansıtmaktadır.

Türkiye açısından bakıldığında dört konuya dikkat çekmek gerekmektedir. Birincisi Rum yönetiminin bir oldubittiyle Doğu Akdeniz’deki iddialarını Türkiye’ye kabul ettirmesi mümkün değildir. Her şeyden önce Rum yönetimi böyle bir yeteneğe sahip değildir. Nitekim Rum Hükümeti’nin söz konusu girişimleri Rum medyası tarafından da alaycı bir dille eleştirilmiştir.

İkincisi Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ciddi bölgesel güvenlik sorunları devam ederken herhangi bir oldubittiyi kabulleneceğini düşünmek bile gerçekçi değildir. Doğu Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarının kullanımı ve paylaşımı sorunu sadece kendi dinamikleriyle ele alabilecekleri bir sorun değildir. Dolayısıyla tek taraflı girişimler Türkiye ve KKTC’nin sadece ekonomik çıkarları için bir tehdit yaratmamaktadır. Bu durum, Doğu Akdeniz ve Levant bölgesinin güvenliği ile istikrarını olumsuz etkileyecek; bölgesel gerginlikleri ise daha da derinleştirecektir.

Üçüncüsü Rum yönetiminin girişimleri Türkiye-AB ilişkilerindeki normalleşmeyi derinden etkilemeyecektir. Daha önce de ifade edildiği gibi Türkiye ile AB arasındaki yakınlaşma müzakere sürecinin ilerlemesi, bütünleşmeye hız verilmesi gibi beklentileri zaten güçlendirmemiştir. Bu yakınlaşma her iki tarafın pratik ihtiyaçlarından kaynaklanan pragmatik bir süreci yansıtmaktadır. Süreçte Türkiye ile AB arasındaki işbirliği arayışından ziyade AB üyesi devletler ile Türkiye arasındaki siyasal ve ekonomik işbirliği ihtiyacı belirleyicidir. Dolayısıyla müzakere sürecini tıkayan başlıca aktör olan Rum yönetiminin eline yeni bir koz geçmiş değildir. Çünkü AB içerisinde Rum yönetiminin siyasi çıkarlarından daha belirleyici hedefler bu yeni süreci başlatmış durumdadır.

Dördüncüsü, ABD’nin yeni Ortadoğu politikası bölgede yeni bir sürece girildiğini göstermektedir. ABD’nin İran’la imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesi, İsrail Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması ve İsrail’in Filistin halkına yönelik saldırılarının artması bölgede yeni sorunlar yaratmaktadır. ABD’nin bölgedeki gerilimi artıran politikalarına karşı Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasında belirli bir fikir birliği bulunmaktadır. Bu durum Türkiye ile AB’nin lider devletleri arasında siyasal bir işbirliğini gündeme getirmektedir.

Bütün bu süreçlere bakıldığında Yunanistan ve Rum yönetiminin Türkiye ile gerilimi tırmandırma stratejisi Türkiye-AB arasındaki yeni süreci olumsuz etkileyebilecek potansiyel bir sorun olarak ortaya çıkmıştır ancak Doğu Akdeniz’deki yeni dinamikler değerlendirildiğinde Türkiye ile Avrupalı güçler arasındaki normalleşmenin süreceğini ifade etmek mümkündür.

Yazarın diğer yazıları