Türkiye-Almanya Yakınlaşması: Sistem İçi ve Sistemler Arası Bir Hesaplaşma

Gerek Siyaset Bilimi’nde gerekse Uluslararası İlişkiler’de analiz yöntemi olarak sıkça başvurulan yaklaşımlardan biri olan “sistem yaklaşımı”, uluslararası politikayı sistem merkezli bir bakış açısıyla devletler arası ilişkiler üzerinden okumaya çalışmaktadır. Söz konusu yaklaşımın öncü isimlerinden Morton Kaplan’a göre sistem; kendilerine özgü tanımlanabilen davranışsal düzenlilikler ile dış çevreden ayrılan ve aralarında ilişkiler bulunan değişkenler dizisidir. Bu tanım üzerinden bir okuma yapıldığında, uluslararası politik ilişkilerde sistemlerin varlığının reddedilemez bir durum olduğu aşikardır. Siyasi Tarih okumalarında da uluslararası yapıda “güç dengesi sistemi” ve “iki kutuplu sistem” kavramlarının sıkça kullanıldığı görülmektedir. Dolayısıyla uluslararası ilişkileri; aktörler tarafından dizayn edilen bir veya birden fazla sistemin bulunduğu yapı olarak tanımlamak mümkündür.

“1648 Westfalya Düzeni”nden sonra ulus-devletin uluslararası ilişkilerin biricik ve yegâne aktörü olarak kabul edilmesiyle birlikte, devlet merkezli yaklaşımlar da aktörlerin yapıdan; yani sistemden bağımsız olmadıklarını büyük ölçüde kabul etmişlerdir. Yapı/sistem kimilerine göre ana belirleyici parametreyken kimilerine göre de karar süreçlerinde belirleyici faktörlerden bir tanesidir. Netice olarak sistemin veya sistem merkezli değişkenlerin analizlerde birim olarak ele alınmaması, yapılan değerlendirmelerde birtakım boşluklar veya yanılgıları beraberinde getirebilir.

Son dönemde Türkiye ile Almanya arasında gelişen yakınlaşma, sistem merkezli bir yaklaşım çerçevesinde değerlendirildiğindeyse hem sistem içi hem de sistemler arası restleşmeler ve hesaplamaların yaşandığı iddia edilebilir. Bu noktada Türkiye ve Almanya’nın hangi sistemin parçası olduğunu tespit etmek öncelik teşkil etmektedir. Bahse konu tespit için Birinci Dünya Savaşı dönemi veri olarak kullanılabilir. Söz konusu dönemde Türkiye ve Almanya arasındaki ilişkiler hakkında bir sistem tanımı üzerinden yorum yapmak mümkün olmasa da tarafların aynı eksende hareket ettikleri ve müttefik oldukları bilinmektedir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında tesis edilen uluslararası sistemin başarısızlığıysa, kısa bir süre sonra yeni bir dünya savaşını beraberinde getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında tesis edilen iki kutuplu uluslararası sistemde de Türkiye ve Almanya’nın aynı blok içerisinde yer aldıkları görülmüştür.

Demokrasi ve insan hakları gibi politik kavramlar ile kapitalizm ve liberalizmin temel belirleyici olduğu Batı sisteminin parçası olan Türkiye ve Almanya’nın ötekilerinin başındaysa, Doğu Bloku’nun lideri olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) gelmiştir. İdeolojik tanımlamalar ve değerler üzerinden ayrıştırılan iki farklı sistem, 1990’ların başına kadar varlığını muhafaza etmiş; söz konusu tarihteyse, SSCB ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla tek kutuplu bir hal almıştır. Bahse konu olan tek kutuplu sistem, başat aktör olan Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) liderliğinde, 2000’li yıllara kadar başarılı bir biçimde varlığını korumuştur. Ancak 2000’li yıllara gelindiğinde, sistemde tıkanmalar ve sorunlar baş göstermiş; özellikle de 11 Eylül Saldırıları sonrasında sistem sorgulaması, tüm aktörlerin dış politika ajandalarının öncelikli maddeleri arasında yer almaya başlamıştır. Dönüşen ve değişen dinamikler hem ABD’yi hem de diğer aktörleri birtakım tercihlere zorlamış ve bu noktada Türkiye ile Almanya da kendi pozisyonlarını belirlemeye yönelmiştir.

Türk karar alıcılar açısından Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu sistemi sona ermiş olup gerek sistem gerekse Türkiye farklı bir görünüm kazanmıştır. Bu nedenle de dış politikada daha bağımsız ve otonom hareket etme eğilimleri gelişmiştir. Bu süreçte Amerikalı karar alıcıların Türkiye’yi ve bölgeyi eski kodları üzerinden okumaları da ilişkilerin seyrini olumsuz yönde etkilemiştir. Bu gelişmeler doğrultusunda Türkiye, bir yandan Batı Dünyası içerisindeki rolü ve konumunu revize etmeye çalışmakta; diğer yandan da Batı dışında var olan veya inşa edilmeye çalışılan sistem süreçlerine dahil olacak adımlar atmaktadır. Bu noktada Rusya ile ilişkiler geliştirilmekte Şangay sürecine dahil olunmaya çalışılmakta, BRICS ile temaslar kurulmakta ve Batı’ya alternatif bir meydan okuma gerçekleştiren Çin ile ortak projelerde (Kuşak-Yol Projesi gibi) çeşitli roller üstlenilmektedir. Batı sisteminin lideri ABD ise Türkiye’nin bu süreçteki tercihleri karşısında, agresif bir dış politikayla karşılık vermekte ve ilişkileri iyice gerginleştirmektedir. Türkiye açısından Batı sisteminin kurumsal anlamda önem arz eden ayakları olan Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü-North Atlantic Treaty Organization (NATO) ve Avrupa Birliği (AB) de eski işlevini veya önemini yitirmeye başlamıştır.

Meseleye Almanya perspektifinden bakıldığındaysa hem Birinci Dünya Savaşı hem de İkinci Dünya Savaşı öncesinde mevcut statükoya veya sisteme meydan okuyarak revizyonist girişimlerde bulunan; fakat her iki meydan okumada da başarısız olan bir aktörün edilgen bir rolde Batı sisteminde yer aldığı görülmektedir. Ancak modern uluslararası ilişkiler öncesi dönemde veya Kıta Avrupası’nın başat rol üstlendiği dönemlerde merkezi öneme haiz olan bu aktör, kendisine dikte edilen rolü oynamaya çok istekli görünmemektedir. Soğuk Savaş sonrasında dönem dönem NATO’nun son dönemde de AB’nin içsel dinamikleri üzerinden başlayan sistemsel çözülmelerin Trump Amerikası’nın politik tercihleriyle birleşmesi, Almanya için yeni arayışları da beraberinde getirmiştir. Bu minvalde hem ekonomik hem de politik meseleler başta olmak üzere, güvenliğin ve çıkarların maksimizasyonu bağlamında ulus-üstü yapılardan (AB) veya uluslararası örgütlenmelerden (NATO) ziyade, otonom devlet olarak münhasıran bir yetki ve otorite tesis etme isteğinin söz konusu olduğu ifade edilebilir. Bu istek ve iradenin yansıması olarak Almanya, dış politikada kendi inisiyatifiyle girişimlerde bulunmaya başlamıştır. Bu sürecin aktive edilmesinin temelinde, Trump yönetimin ekonomik merkezli agresif dış politika anlayışı yer almaktadır. Bilindiği üzere ABD; gümrük vergileri, ihracat-ithalat dengesine yönelik girişimler, NATO ve diğer uluslararası örgütlerdeki ekonomik maliyetler ve İran’a uygulanacak yaptırımlar gibi konularda Almanya’dan farklı bir görüşe sahiptir. Üstelik Almanya’ya karşı maliyeti ağır taktik hamlelerinde de bulunmaktadır.

Yukarıda genel hatlarıyla çerçevesi çizilmeye çalışılan ilişki sarmalının son önemli ayağı da Rusya Federasyonu faktörüdür. Türkiye’nin ABD veya Batı’ya karşı Batı içerisindeki farklı aktörlerle ve Batı dışında Rusya ile yakınlaşma eğilimlerinin olduğu dönemde, iki aktörün aynı sisteme entegre olmasını engelleme potansiyeli bulunan yapısal problemlerin varlığı; küresel bir aktör olmaya çalışan Almanya için Türkiye ile yakınlaşmayı vesile kılacak şartların olgunlaşması anlamına gelebilir. İki ülke arasında yerinden edilmiş kişiler meselesi, ortak bir sorun olarak ele alınırken; kısa bir süre öncesine kadar sorunlu olan ilişkiler, özellikle de ABD’nin etkisiyle (Trump’ın iki aktöre karşı uyguladığı ötekileştirici politikalar, hedef aktörlerin yakınlaşması ve direnç noktası oluşturmasını gündeme getirmiştir.) düzelmeye başlamıştır.

Bu bağlamda Avrupa’nın hem konvansiyonel güvenliği hem de ekonomik güvenliği noktasında hayati önem arz eden Türkiye-Almanya yakınlaşmasının somutlaşması durumunda, Türkiye ve(ya) Almanya’nın Rusya’dan vazgeçme olasılığı tartışmaya açılabilir. Bu tespiti destekleyen dört argüman bulunmaktadır.

  1. Tarihin hiçbir evresinde Türkiye-Almanya-Rusya eksenli bir sistemsel birlik oluşturamamıştır.
  2. Her üç aktörün de doğal yayılma alanları iç içedir. Bu nedenle söz konusu devletlerin rekabeti kaçınılmazdır. Rekabet halinde işbirliğinin varlığı reddedilir bir durum olmamakla birlikte, Türkiye-Almanya-Rusya üçlüsünün rekabetten ziyade çatışma riskini bünyesinde barındırdığını iddia etmek yersiz değildir.
  3. Türkiye, dış politikasının temel saç ayaklarından olan denge politikası bağlamında Batı’ya karşı Batı içerisindeki dengeleri ve Batı-Doğu dengesini gözeten bir anlayışa sahiptir. Bir başka deyişle Türkiye, dış politikada hem sistem içerisindeki dengeleri gözetmekte hem de sistemleri birbirine karşı denge unsuru olarak kullanmaktadır. Nitekim Türkiye-Almanya yakınlaşması, Batı içerisinde Rusya’ya karşı da bir dengenin inşa edilebileceği anlamına gelmektedir.
  4. Yukarıda bahsedilen üç tarihsel argümana ek olarak Türkiye’nin Suriye Krizi sürecinde İran ve Rusya ile kurmaya çalıştığı eksen, İdlib ve Suriye’nin geleceği noktasında tıkanmıştır. Almanya ile olan temasların da bu dönemde ivme kazanması tesadüf değildir.

Sonuç itibarıyla Türkiye ile Almanya arasında yeni bir ilişkinin tesisi için öngörülerde bulunmanın erken olduğu ifade edilebilir. Ancak günümüzde söz konusu yakınlaşmanın en fazla etkileyeceği aktörün Rusya olduğu gerçeğinden hareketle, iki aktörün de bir yandan sistem içi diğer yandan sistemler arası bir hesaplaşma üzerinden yeni bir meydan okumaya girişeceklerinin sinyallerini görmek mümkündür. Bu süreci olumsuz etkileyecek husus ise Almanya ve Türkiye’nin ortak amaç ve hedeflerden ziyade, ortak ötekiler üzerinden bir yakınlaşma yaşamasıdır. Dolayısıyla ötekilerin tercihlerinde bir değişiklik olması halinde, Türkiye-Almanya ekseni başlamadan sona erecek bir macera olabilir.

Yazarın diğer yazıları