Türkiye-AB Zirvesi Sonrası AB’nin Zaman Kazanma Taktikleri

25 Temmuz 2017 tarihinde Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında bir zirve toplantısı gerçekleştirilmiştir. Toplantıya Türk tarafını temsilen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve AB Bakanı Ömer Çelik katılırken, AB tarafında ise Avrupa Birliği Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini ile AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Johannes Hahn hazır bulunmuştur. Toplantı sonrası yapılan açıklamalar, her iki tarafın da kendi pozisyonunu koruma konusunda özen gösterdiğini ve birbirlerinden olan beklentilerini dile getirdiklerini göstermiştir. Bununla birlikte AB’nin Türkiye ile Almanya arasında son günlerde yaşanan gerginliğin, Türkiye’nin AB ile olan ilişkilerine yansımaması adına özellikle çaba gösterdiği gözlemlenmiştir. Kısa vadede bu durum, AB’ye yoğun mülteci akınını önlemek amacıyla taktiksel manada geliştirilen bir tavır olarak değerlendirilebilir. Nitekim Alman Bakan’ın sarf ettiği“Türkiye bizi mülteci kartıyla tehdit edemez çünkü birçoğunun geleceğini zannetmiyorum.” sözleri, AB’nin oyalama stratejisi izlediğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Toplantıda Türk tarafının dile getirdiği vize serbestisi ve yeni müzakere başlığı açılması gibi konular, AB tarafından sırasıyla Terörle Mücadele Kanunu ve Kıbrıs gibi meseleler bahane edilerek reddedilmiştir. Ayrıca AB; gözaltılar, demokrasi ve insan hakları gibi konularda Türkiye’den ilerleme beklediğini belirtmiştir. Göz önünde bulundurulmalıdır ki; Türkiye’nin AB’den talep ettiği 23.fasıl “yargı ve temel haklar” ile 24.fasıl “adalet özgürlük ve güvenlik”, AB’nin istekleriyle benzerlikler gösteren bir niteliğe haizdir. Bu bağlamda, Türkiye’nin eline AB’nin samimiyetini ölçme konusunda iyi bir fırsat geçmiştir. Bunun nedeni, Türkiye’nin kendisine yöneltilen eleştirilere yanıt olarak AB’ye “beni eğer bu konularda eleştiriyorsan gel masaya oturalım nerelerde açık var bulalım.” şeklinde bir öneride bulunmuş olmasıdır. Tüm bunlara karşılık AB; samimiyetten tamamen uzak bir şekilde, müzakere başlıklarının açılamayacağını belirtmiştir. Üstelik vize serbestisi konusu ile ilgili çözümün Terörle Mücadele Kanunu’nda değişiklik yapılmasından geçtiği vurgulanmıştır.

Burada hemen bir parantez açıp şunu söylemek yerinde olacaktır; 11 Eylül Saldırıları ve Paris’teki terör eylemleri sonrasında AB, yeni bir terör konsepti çerçevesinde Terörle Mücadele Yasası’nda değişikliğe gitmiştir. Değişiklik müzakereleri sırasında bazı üyeler, yapılan düzenlemenin temel insan haklarıyla çeliştiği doğrultusunda eleştirilerde bulunmuştur. AB’nin Türkiye’ye bu konuda ciddi uyarılar yaptığı göz önüne alınırsa, AB üyeleri tarafından aynı yönde eleştirilmesi, politikalarındaki keyfiliğe işaret etmektedir. Bu konuya değinilmesinin sebebi; AB’nin Terörle Mücadele alanında yaptığı yeni düzenlenmenin giriş kısmı okunduğunda, Türkiye’nin Terörle Mücadele Yasası’na nazaran daha ağır yaptırımları olan bir metinle karşı karşıya kalınmasıdır. Bu açıdan Türkiye’nin bu konuda yapması gereken, vize serbestisini elde etme sürecinde 72 kriter arasında yer alan terörle mücadele kapsamındaki değişikliklerin AB düzenlemeleri ile uyumlaştırılıp uyumlaştırılamayacağı konusunu masaya yatırmasıdır. Böylece AB’nin vize serbestisi konusundaki samimiyeti yeniden test edilebilecektir.

Fakat mevcut durumda terör örgütlerinin Türkiye’nin çevresinde kümelendiği de göz önünde bulundurulursa, terörle mücadele meselesinde etkinliği arttıracak hassas bir düzenleme söz konusu olabilir.

Türkiye-AB Zirvesi’nin basında farklı yansımaları olmuştur. Federica Mogheri, üye ülkelerin Türkiye-AB ilişkileri kapsamında takınılan tavrın sertleştirilmesine yönelik önerilerine karşı çıktığı görülmüş olup, zirve sonrasında hem Mogherini hem de Hahn Türkiye ile diyalog yollarının açık kalmasına özellikle vurgu yapmıştır. Fakat daha büyük bir krizin Türkiye-AB ilişkileri geleceğinde kendine yer bulacağı aşikârdır. 16 Nisan’da Türkiye’de gerçekleşen referandum sonrası AB’deki bazı yetkililer, yeni anayasanın AB kriterlerini karşılamayacağını söylemişlerdir. Bu açıklamayı yapan AB yetkilileri yeni anayasa değişikliğinin güçler ayrılığı ilkesini yerine getirmediği görüşünde ısrarcı olmalarının yanında, Türkiye’yi bu nedenle eleştirmişlerdir.

Sonuç olarak; AB Ülkeleri ile olan ikili ilişkiler ve AB topluluğuyla olan diyaloğumuz bizi daha dinamik bir dış politika yürütmeye mecbur bırakmaktadır. Fakat göze çarpan önemli bir ayrıntı şudur ki; bu süreçte AB, mültecilerin göçünü engellemek açısından süre kazanmaya çalışmaktadır. Sınırlar açılsa dahi Suriye’den göçen kişilerin Avrupa’ya gelmek istemeyeceğini düşünen AB, Suriyelileri Türkiye’de yerleşik hayata geçmeye teşvik etmektedir. Nitekim Türkiye’ye Suriyelilere çalışma izni verilmesi yönünde yapılan baskı; Yunanistan, Almanya ve İsveç’e yapılmamış olup, söz konusu ülkelerde 2015 yılından beri bulunan mülteciler, halen kamplarda kötü koşullara maruz kalarak yaşamlarını sürdürmektelerdir. AB tarafından verilen sözlerin yerine getirilmemesinin yanında; Suriyelileri misafir etmenin bedeli de her geçen gün artmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin sırtındaki yükün AB tarafından paylaşılmak istenmediği görülmektedir. Böyle bir dönemde Türkiye’nin dikkatli olması gerekmektedir

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Doç. Dr. Nuri KORKMAZ
Doç. Dr. Nuri KORKMAZ
ANKASAM Avrupa Birliği ve Balkanlar Danışmanı

BİZİ TAKİP EDİN

3,026BeğenenlerBeğen
231TakipçiTakip Et
2,719TakipçiTakip Et
278AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz