Türk-Amerikan İlişkilerinde Üç Kritik Mevzu

Türk-Amerikan ilişkilerinin bıçak sırtı gittiği bir dönemden geçtiğimize cümle alem şahit. Bu hususta en ufak bir tereddüt yok. Ne de olsa ikili ilişkiler tarihinde çok sayıda yaşanmış kriz örnekleri var. Ve burada, sorunun tam da merkezinde PYD/YGP/SDG/PKK terör örgütünün öncelikli olarak yer aldığını sağır sultan bile biliyor. Arzu edenler buna PJAK’ı da ekleyebilir, çünkü bir süre sonra bu terör örgütü de sıralamadaki yerini alacak gibi…

Dolayısıyla, Türk-Amerikan ilişkilerinde SOS veren öncelikli sorun PYD/YGP/SDG/PKK olarak karşımıza çıkıyor. Biz buna “seviyeli ilişkide” tarafların etrafında dönüp dolaştıkları “uzatılmış sorun” da diyebiliriz.

Bunun temelinde her ne kadar terör tanımı noktasında taraflar arasında yaşanan görüş ayrılıkları yatıyor gibi görünse de, aslında sorun daha büyük. Sorun; Soğuk Savaş sonrası dönemde Türk-Amerikan ilişkilerine yeni bir tanım ve ad getirilememesinden kaynaklanıyor. Bu da bizi doğrudan doğruya iki ülke arasındaki çıkar çatışmalarına ve bu bağlamda yürütülen örtülü mücadeleye götürüyor.

Bundan ötürü, Türkiye ve ABD her ne kadar şekil şartları itibarıyla “müttefik” gibi görünse de, saha çok farklı şeyler söylüyor ve bundan dolayı Türkiye çok rahatlıkla müttefiklik ilişkilerinin çatı adresi olan NATO üzerinden riskli ülke olarak ilan edilip, ucu müdahaleye kadar uzanan bir tehdit diline kadar varabiliyor.

Kriz Büyük, Öncüler Bunun En Temel Göstergesi…

Evet, Türk-Amerikan ilişkileri fazlasıyla hassas bir dönemden geçiyor. İkili ilişkiler tarihinde “kırılganlığın” bu kadar net olduğu ikinci bir örnek yok. Çünkü Türkiye bugüne kadar müttefiki ABD tarafından bu kadar net bir şekilde hedef alınmış değildi.

Sorun, en temelde bir beka mevzuu, dolayısıyla “güvenlik” olarak değerlendiriliyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ABD’ye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15-17 Mayıs tarihli ziyareti öncesi gidişleri, bu hassasiyetin bunun en temel göstergesi olarak kabul ediliyor. Nitekim ilgili haberlere baktığımızda bunu daha net bir şekilde anlayabiliyoruz. Bu noktada Ankara’nın Amerikalı muhataplarına Erdoğan-Trump zirvesi öncesi doğrudan doğruya şu hususları iletmeye çalıştığını görüyoruz:

1) Rakka operasyonu merkezli PYD/YPG mevzuu ve bu kapsamda ABD’nin planına karşı Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içindeki Arap unsurlar ve ABD kuvvetleri ile birlikte Rakka’ya Tel Abyad üzerinden operasyon önerisi;

2) Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) elebaşı Fetullah Gülen’in iadesi meselesi;

3) Sincar ve Karaçok dağına yapılan operasyonlar, bunun ABD nezdinde yol açtığı tepki ve “yanlış anlaşılmalara” yönelik yerinde açıklamalar;

4) Münbiç noktasındaki kararlılık, Irak’ta Musul-Kerkük merkezli yaşanan son gelişmeler, PKK terör örgütü ve “Dicle Kalkanı Operasyonu”;

5) Rusya ile Moskova-Astana süreci, Türkiye-Rusya-İran arasında üçlü garantörlük süreci, çatışmasızlık bölgeler mutabakatı,  çok kutuplu bir dünya düzeninin tesisi ve Türkiye’nin bu bağlamda dengeye-çok boyutluluğa dayalı bölgesel ittifak arayışlarındaki kararlılık.

“Mayıs 2003 Krizi” Tekerrür Eder mi?

Açıkçası, fazlasıyla mümkün. Taraflar bunu büyük bir olasılık olarak gördükleri için önce güvenlik bürokrasisi ağırlıklı bir ön görüşmeyi kabullenmiş görünüyorlar. Zira taraflar duruşlarındaki kararlılığı devam ettirmek istiyorlar. Öyle bir kararlılık ki, bir Türk-Amerikan savaşıyla ilgili senaryoları fazlasıyla gündeme taşımış durumda. Özellikle de ABD’li askerlerin sınırın hemen ötesinde PYD/YPG’li teröristlerle bayrak sallaması ve sonrasında gerçekleşen operasyon sonrası…

Bir diğer mevzu ise, tarafların ortaya koyduğu talepler/tezler noktasında yaşadıkları geri adım atma sıkıntısı. Çünkü bu geri adım başlı başına bir taviz olarak kabul edilecek. Tavizi veren ilk taraf ise, haliyle krizde büyük ölçüde kaybeden taraf olmuş olacak.

Mevzuyu biraz daha açmak gerekir ise, yukarıdaki maddeler aslında tek bir şeye işaret ediyor: Kaybetmekte olan ABD Türkiye’nin güçlenmesini istemiyor ve “Güçlü İstanbul Yürüyüşü”nün önünü kesmek için elindeki tüm araçları sonuna kadar korumak ve kullanmak istiyor. Dolayısıyla buradaki temel mevzu çatışan iki hayati proje: “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) ve Türk-İslam dünyasını merkez alan “Büyük Türkiye Projesi” (BTP). Bu durumda iki projenin mücadelesi söz konusu: Ya ABD’nin BOP’u kazanacak ya da Yükselen Güç Türkiye’nin Misak-ı Milli Projesi.

Nitekim yukarıda sıralanan maddelerde iki temel coğrafya hep ön plana çıkıyor: kuzey Irak ve Kuzey Suriye ve Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alan bu bölgeler üzerinde iki devletin inşası: 1) BOP Kürdistan’ı; 2) BOP Selefi Devleti (Projede Sünni Arap Devleti olarak zikredilen).

Bu da bizi Türk-Amerikan ilişkilerinde üç kritik mevzuya götürüyor: 1) Terör örgütleri ile mücadele ve bu kapsamda Türkiye’nin ortaya koyduğu listenin/taleplerin kabulü; 2) Misak-ı Milli sınırlarının dikkate alınması ve “Büyük Türkiye Projesi”nin kabulü; 3) Yeni dünya düzeninde yeni bir Türk-Amerikan ilişkilerinin tanımının yapılması ve adının konulması.

ABD “Yeni Türkiye” Gerçeğini Anlamak ve Kabul Etmek Zorunda!

ABD’nin Türkiye algısı değişmedikçe ve “Yeni Türkiye”yi anlamaktan uzak tutumu varlığını korudukça, Türk-Amerikan ilişkilerindeki krizin daha da derinleşmesi ve genişlemesi kaçınılmaz olmaya devam edecektir. Düne kadar Türkiye’nin gücünü küçümseyen Amerika’nın artık şunu görmesi lazım: Köprünün altından çok sular aktı.

Peki, ABD/Trump açısından bu mümkün mü? Balkon konuşmasına bakılırsa “evet”; sınıra bakılırsa “hayır”.

O yüzden Türk heyeti şimdiden sınırda çekilmiş bazı fotoğraf ve videoları ABD’li muhataplarının önüne koymaya başlamış durumdalar. Bakalım Trump bunu gördüğünde nasıl bir tepki verecek? Putin gibi “haberim yoktu, inceleteyim mi” diyecek yoksa Merkel’e yaptığı türden bir tepki mi verecek. Ama şimdiden söyleyelim: Türkiye Almanya’ya benzemez!

Bundan ötürü, kanaatim, taraflar 15-17 Mayıs’ta bir orta yol bulmaya çalışacak gibi. ABD Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamaz. Ama bu yeterli bir koz/gerekçe değil. Bunu güçlendirmek lazım! Nitekim Ankara da bunu yaptı, yapmaya da devam ediyor. Örneğin, Trump öncesi Hindistan, Rusya ve Çin ziyaretleri gerçekleştirildi (Yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye orada yer alacak mesajı). Tabi bir de Sincar ve Karaçok operasyonlarını gerçekleştirdi, hem de ABD’ye rağmen. Daha ne diyeyim…

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

BİZİ TAKİP EDİN

3,026BeğenenlerBeğen
231TakipçiTakip Et
2,718TakipçiTakip Et
278AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz