Türk-Amerikan İlişkilerinde Normalleşme

Türk-Amerikan ilişkilerinin, tarih boyunca inişli-çıkışlı bir seyir izlediği herkesin malumudur. Bununla birlikte, son dönemde ortaya çıkan krizlerin, ikili ilişkilerde geri döndürülemez hasarlar yarattığı pek çok uzmanın paylaştığı bir görüştür. Bu görüşler haksız değildir. Çünkü, devam eden pek çok sorun olmakla birlikte, temelde yatan sorun ABD’nin Ortadoğu politikasının Türkiye’nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla örtüşmüyor olmasıdır.

Hatırlamak gerekir ki, Türk-Amerikan ittifakının kurulduğu günden bugüne, bu ittifakın en önemli bileşeni Ortadoğu bölgesindeki ortaklık olmuştur. Günümüzde bu bölge, uzun ve sarsıcı bir türbülanstan geçerken ve iki ülke de zorlu güvenlik sorunlarıyla karşılaşırken ortak politikaların üretilememesi, ilişkileri derinden etkilemiştir. Ancak, son dönemde yaşanan bazı gelişmeler, her iki müttefikin birbirine olan ihtiyacını artırmakta ve bu ihtiyaca yanıt olarak, ikili ilişkilerin normalleştirilmesi yönünde birtakım adımlar atılmaktadır.

Normalleşmeden Türkiye’nin beklentisi çok açıktır. ABD’nin, müttefiklik hukuku gereği, Türkiye’nin çıkarlarını da gözeten bir Ortadoğu politikası izlemesi beklenmektedir. Bu, tüm çıkarların uyumlu olması anlamına gelmez ama en azından Türkiye’nin tehdit olarak gördüğü terör örgütlerine açıkça destek vermek kabul edilebilir bir durum değildir.

İki ülke arasındaki krizin nedeni Türkiye’nin varoluşsal güvenlik sorunlarına ilişkin olduğu için Ankara, normalleşme sürecine son derece ihtiyatlı yaklaşmaktadır. ABD yönetiminin uzunca bir süredir bir yandan Türkiye’nin Suriye’deki hassasiyetlerini dikkate alan adımları atmakta istekli görünmesi ama diğer yandan sürekli olarak oyalama taktiklerine başvurması bu ihtiyatın bir diğer nedenidir. Suriye’den asker çekme kararında, aynı durum gözlenmektedir. Türkiye’nin memnuniyetle karşıladığı bu kararın ardından süreci sulandıran birtakım açıklamalar gelmektedir. Dolayısıyla sözünü ettiğimiz normalleşme süreci halen belirsizlikler taşımaktadır.

Söz konusu belirsizliklerin kısa vadede ortadan kalkması kolay değildir. Suriye’de siyasal çözüm sürecinin öne çıkmış olması tüm bölgesel ve küresel aktörlerin pozisyonlarını gözden geçirmesini gerektirmektedir. Siyasi çözümün kısa ve kolay olması beklenmemelidir. Bununla birlikte, Türk-Amerikan ilişkilerindeki normalleşmenin orta ve uzun vadede ne oranda başarılı olabileceğini tartışabilmek için birtakım veriler bulunmaktadır.

Bu noktada en belirleyici husus ABD’nin Ortadoğu stratejisinde yaşanan değişimdir. Trump, her ne kadar popülist ve tutarsız bir lider olarak görünse de göreve geldiği günden bu yana izlediği Ortadoğu politikasında belirli bir iç tutarlılık bulunmaktadır. Bir başka deyişle, Trump yönetiminin Ortadoğu stratejisinin temel nitelikleri, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğine dair anlamlı bir analiz yapmamızı mümkün kılmaktadır.

Birincisi, Trump’ın dış politika tercihlerine yön veren en önemli motivasyon ekonomidir. Bu nedenle Trump, müdahaleci bir yaklaşıma sahip değildir. Bu elbette ABD’nin bölge politikalarından kendisini izole etmesi anlamına gelmemektedir. Bu yaklaşım, bölgesel sorunların çözümü noktasında Amerikan askerlerinin mümkün olduğu kadar az kullanılması ve askeri harcamaların azaltılması yönünde bir stratejidir.

Trump, selefi Barack Obama’nın, özellikle ikinci döneminde uyguladığı, çatışma alanlarında yerel aktörlere aktif destek verme biçimindeki stratejiyi -daha doğru bir ifadeyle vekaleten savaş stratejisini- terk etme eğilimindedir. Obama’nın ilk döneminde gündeme gelen, bölgesel güvenlik ve istikrarın sağlanmasında sorumluluğu bölgedeki müttefiklerine devretme biçimindeki “geriden liderlik” (leading from behind) stratejisi Trump için daha caziptir.

Trump’ın Suriye’den asker çekme kararlılığı ve DEAŞ’la mücadelede Türkiye’nin katkısının bekleniyor olması bu durumu doğrulamaktadır. Asker çekme süreci henüz netleşmemiş olsa da bu karardan vazgeçilmesi, en azından şimdilik uzak bir ihtimaldir. Bu gelişme, yarattığı risklere rağmen, Türkiye’nin güvenliğine uzun vadede olumlu yansıyacaktır.

İkincisi, Trump Ortadoğu’yu ülkesinin askeri endüstrisi için bir pazar olarak görmektedir. Müttefik olarak tanımladığı bölge ülkeleriyle işbirliğinin ve bu ülkelere verilen desteğin karşılığı olarak başta silahlar olmak üzere Amerikan ürünlerine yönelik bir talep oluşması arzu edilmektedir. Bu anlayışın en bariz örneği, Trump’ın göreve gelmesinin ardından ilk yurtdışı ziyaretinde, Suudi Arabistan’da yüklü silah satım antlaşmaları imzalamasıdır.

Bu durumu tersinden okumak gerekirse, Trump, kendisine para kazandırmayan ittifak ilişkilerine şüpheyle bakmaktadır. Bu bağlamda, ABD’nin Suriye’de izlediği politikalar Ankara’yı Washington’dan uzaklaştırarak Moskova’ya yaklaştırmıştır. Türkiye acil savunma ihtiyaçlarından biri olan hava savunma sistemlerini Rusya’dan satın almayı tercih etmiştir. Trump’ın penceresinden bakılacak olursa şunu söylemek mümkündür: Suriye’de izlenen strateji ABD askeri endüstrisine pazar kayıpları yaşatmakta, bu kayıplar Rusya’nın hanesine yazılmaktadır.

Kısacası Trump’ın Suriye’den asker çekme kararıyla aynı günlerde ABD Dışişleri Bakanlığının Türkiye’ye Patriot satışına onay vermesi tesadüf değildir. Biraz daha geri gidilecek olursa, Türk Akım Projesi’nin açılış töreni için Türkiye’ye gelen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ziyaretiyle aynı günlerde Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İbrahim Kalın’ın Türkiye’nin Patriot füzeleri alabileceğini açıklamış olması da tesadüf değildir.

Üçüncüsü, ABD’nin, müttefiklerini kendisinden silah satın almaya ikna edebilmesi için bu ülkelerin bir düşmana ya da tehdide ihtiyacı bulunmaktadır. Bu noktada İran’ı uluslararası toplumdan izole etmeye yönelik politikalar dikkat çekmektedir. Amerikan yönetimi, İran’ı Ortadoğu’daki müttefiklerini bir araya getirebilen, hatta Arap ülkelerini İsrail’le işbirliğine yönlendiren ortak bir tehdit olarak inşa etmektedir.

Bu politika gereği ABD, İran’ın bölgedeki yayılmasından endişe duyan devletlere silah satmaya devam etmekte ve İran karşıtlığı üzerinden bu devletleri kendi saflarında bütünleştirmektedir. Üstelik bu strateji, kısa vadeli bir stratejiye benzememektedir. Arap NATO’su olarak adlandırılan Ortadoğu Stratejik İttifakı önerisi, her ne kadar başarı şansı düşük olsa da ABD’nin bu politikasını bir savunma ve güvenlik yapılanması yoluyla kurumsal bir zemine taşımak istediğini göstermektedir.

Türkiye, İran’ı açık bir tehdit olarak görmese de bölgede artan İran askeri etkinliğinden endişe duymaktadır. Aslına bakılırsa Türkiye’nin Suriye’de izlediği stratejinin önemli hedeflerinden biri de bu ülkedeki İran etkinliğini dengelemektir. Amerikan yönetimi, Türkiye’nin bu hassasiyetini pekiştirmek isteyecektir. Nitekim, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun söylediği üzere, DEAŞ’ın yenilmesinden sonra ABD’nin sıradaki görevi Suriye’deki İran postallarını temizlemektir. Suriye’den asker çekilmesi sonrasında Amerikan yönetimi, Türkiye’den Suriye’deki İran etkinliğinin dengelenmesi gibi bir beklenti içine girebilir. Ayrıca, ABD İran’a karşı yaptırımlarında Türkiye’nin desteğini talep edebilir. Bu gelişmelerse Türkiye açısından birtakım riskleri beraberinde getirebilir.

ABD’nin Ortadoğu politikasında belirgin olan bu üç temel strateji, çeşitli dış politika çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu açıdan İsrail’in güvenliği, enerji arzı güvenliği, Rusya’nın dengelenmesi vb. çıkarlar sayılabilir. Ancak burada önemli olan, ABD’nin bu hedeflere ulaşmak için, negatif maliyetleri müttefiklerine ödetmek isteyen bir strateji izliyor olduğudur. Dolayısıyla, ABD’nin Ortadoğu politikası, Trump’ın yönetim tarzından kaynaklanan keyfilikler söz konusu olsa da belirli bir iç tutarlılığa sahiptir.

Türk-Amerikan ilişkilerindeki normalleşmenin geleceğini de bu açıdan değerlendirmek gerekir. Kısa vadede, ikili ilişkiler pek çok risk ve belirsizlik taşımaktadır. ABD, Suriye’den çekiliyor olsa da süreci PYD/YPG’nin en az zarar göreceği şekilde yürütmek istemektedir. Askerlerini çekerken, Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirmeyi, Rusya’ya daha fazla alan açarak İran’ı sınırlandırmayı hedeflemektedir. Bu gibi pek çok husus Türkiye açısından önemli sorunlar yaratmaktadır. Ancak uzun vadede bakıldığında Türk-Amerikan ilişkilerinden kaynaklanan risk ve belirsizlikler daha az değildir.

Washington yönetimi, yeni Ortadoğu stratejisinde Ankara’yı yanına çekmek istemektedir ama bu süreç Türkiye’nin Ortadoğu’daki kazanımlarına zarar verebilecek niteliktedir. Çünkü bu Amerikan stratejisi Türkiye’yi Ortadoğu’daki kutuplaşmada taraf olmaya zorlayabilecek bir potansiyele sahiptir. Türkiye, Ortadoğu’da devam eden kutuplaşmalarda taraf olmak yerine dengeleyici bir rol oynamak arzusundadır. ABD’yle ilişkilerini normalleştirmek ve Rusya’yla kurulan işbirliğini sürdürmek Türkiye için aynı oranda önemli ve değerlidir. Ortadoğu’daki tüm aktörlerle ilişkilerini ve diyaloğunu korumak da Türkiye açısından önemli bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla Türkiye, ABD’yle ilişkilerini normalleştirirken son derece hassas bir diplomasi yürütmek durumundadır.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Dr. Öğr. Üyesi Emre OZAN
Dr. Öğr. Üyesi Emre OZAN
ANKASAM Türk Dış Politikası ve Uluslararası Güvenlik Danışmanı

BİZİ TAKİP EDİN

3,028BeğenenlerBeğen
232TakipçiTakip Et
2,717TakipçiTakip Et
279AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz