Türk-Amerikan İlişkilerinde Boşanmadan Nikah Tazelemeye

Tarihsel açıdan Türk-Amerikan ilişkileri her zaman inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. İki ülke arasındaki ilişkilerin en önemli özelliğinin zikzaklı bir hal içerisinde bulunduğu tespitinden hareketle; bugünkü Türk-Amerikan ilişkilerinin kopma noktasından yakınlaşma sürecine girmesi pek şaşırtıcı değildir.

Zira 13 Şubat 2018 tarihinde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’a yaptığı ziyaretten önce: “Amerika’yla ilişkileri ya düzelteceğiz ya da bu ilişkiler tamamen bozulacak.” şeklinde açıklama yapmışken; 3 gün sonra ABD’li mevkidaşıyla yaptığı görüşme sonrası iki ülke ilişkilerinde normalleşme konusunda anlaşmaya vardıklarını açıklaması, Türk-Amerikan ilişkilerinde kopma noktasında yapılan U dönüşü olarak değerlendirilebilir. Bu anlamda bir metaforla açıklamak gerekirse söz konusu iki ülke ilişkileri boşanma aşamasından nikah tazeleme noktasına gelmiştir.

İlişkilerde Kırılma Noktaları

Türk-Amerikan ilişkilerinin sürekli inişli çıkışlı bir seyir takip etmesinin en önemli müsebbibi, iki ülke ilişkilerindeki eşit olmayan statü sorunu olmuştur. 1947 Truman Doktrini’yle başlayan ve 1952 Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyeliğiyle tescillenen Türk-Amerikan müttefikliği, bugüne kadar hiçbir zaman eşit iki aktör ilişkilerini içermemiştir.

Türkiye her zaman için ABD, Batı ve NATO’nun çıkarlarını kendi çıkarıyla özdeşleştiren taraf olmuştur. Soğuk Savaş’tan günümüze kadar gelen süreçte ABD, Balkanlardan Ortadoğu ve Kafkasya-Orta Asya’ya kadar Türkiye’yi stratejik çıkarlarını gerçekleştirmede ortak olarak kullanmış ve ilişkileri “stratejik ortaklık” biçiminde tanımlamıştır.

Türkiye de çıkarları örtüştüğü müddetçe özellikle stratejik ortaklık ilişkilerinden istifade ederek; bölgesel etkinliğini arttırma politikası izlemiştir. Bu çerçevede Soğuk Savaş sonrası 1990’lı yıllarda söz konusu iki ülke çıkarları örtüştüğü için Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya-Orta Asya’da Türkiye ile ABD ortak hareket edebilmiştir. 2011 yılında patlak veren Arap Baharı sürecine kadar çıkarların Ortadoğu özelinde örtüştüğünü ve ABD’nin Türkiye’yi Müslüman Ortadoğu’da model bir ülke nezdinde desteklediğini söylemek mümkündür. Ancak bahsi geçen iki ülke çıkarları,  Arap Baharı süreciyle birlikte çatışmaya başlamıştır. Bu bağlamda 2011 Suriye Krizi, iki ülke ilişkilerinde bir kırılma noktasını teşkil etmektedir.

Türk-Amerikan ilişkilerine tarihsel anlamda bakıldığında; aynen 2011 Suriye Krizi gibi çeşitli kırılma noktaları ön plana çıkmaktadır. Özellikle 1964 yılında Türkiye’nin garantör ülke olarak Kıbrıs’a müdahale kararı almasına ABD’nin karşı çıkması ve Johnson mektubu olayı, 1974 Kıbrıs Müdahalesi ve ABD’nin 1975 yılında müttefiki Türkiye’ye ambargo uygulaması ile bu olay karşısında Türkiye’nin İncirlik Üssü’nden yapılan uçuşları yasaklama kararı iki ülke ilişkilerindeki derin kırılma noktaları şeklinde tarihsel hafızada yerini muhafaza etmiştir. 2000’li yıllarda ise 1 Mart 2003 tarihli tezkere olayı, bununla birlikte ABD’nin çuval hadisesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’ni (TSK) aşağılayıcı bir biçimde cezalandırması ilişkilerde unutulmayacak bir kırılmanın ve krizin yaşanmasına neden olmuştur. Son olarak ABD’nin Suriye Krizi’nde Türkiye’yi yalnız bırakması ve ardından müttefik olarak Türkiye yerine bir terör örgütü olan Demokratik Birlik Partisi’ni (PYD) tercih etmesi, iki ülke ilişkilerini günümüz itibariyle kopma noktasına getirmiştir.

 İlişkilerin Temel Niteliğinin Dönüşümü

Tüm bunların ötesinde Suriye Krizi bağlamında Türk-Amerikan ilişkilerinin niteliği ve çerçevesi dönüşmeye başlamıştır. Artık iki ülke ilişkileri ne Soğuk Savaş dönemi ne de 1990’lı yıllardaki gibi tek taraflı müttefiklik ilişkisini yansıtmaktadır. Çünkü Türkiye, çıkarları peşinde koşan ve süper güç ABD’yle stratejik bölgesel güç düzeyinde eşit statüde olacak aktör ilişkilerini tercih eden bir noktaya gelmiştir. Zira başta ABD olmak üzere Batı’nın kabullenemediği ve kabullenmekte zorlandığı 2000’li yılların temel kırılma noktası da bahsedilen eşit statüdeki ilişkilerin kurulması hususu olmuştur. Zira Yeni Türkiye, ABD ve Batı’yla olan ilişkilerinde kendi çıkarlarını öncelemediği ve tek taraflı bir niteliğe sahip olduğu için kendini kabul ettirmede zorluk çekmektedir. Ancak Türkiye, Suriye Krizi kapsamında tarihsel müttefiki ABD’yle olan çıkarlarının çatışması durumunda Rusya’yla denge politikası izleme kabiliyetini gösterebilmiştir. Asıl olarak Türkiye’nin jeopolitik konumu çok boyutlu dış politikayı empoze etmektedir.  Jeopolitik konumuyla çelişen biçimde Türkiye, Soğuk Savaş döneminde NATO bloğuna katılarak; tek yönlü ve Batı odaklı dış politika izlemek zorunda kalmıştır.

Oysa 2000’li yıllarda Türkiye, Latin Amerika’dan Ortadoğu ve Çin’e kadar çok boyutlu dış politika izleme performansını gösterebilmiştir. Ancak 2011 yılında Arap Baharı sürecinde gelişen Suriye Krizi’nde yeniden ABD’yle müttefik olarak hareket eden ve tüm politikasını ona bağlayan Ankara, söz konusu krizde Washington’ın devlet politikasını değiştirmesiyle yalnız kalmış ve bu durum Türk dış politikasını tıkanma noktasına getirmiştir. 2011 yılından 2016’ya kadar bocalayan Türk dış politikası, nihayetinde tekrar jeopolitik konumuna uygun biçimde çok boyutluluğa geri dönebilmiştir.

Türkiye çok boyutlu dış politika izlemesi sayesinde Rusya’yla anlaşarak Ağustos 2016 tarihinde Suriye’de Fırat Kalkanı Harekâtı’nı gerçekleştirilebilmiş ve böylece Ocak 2017 tarihinde Astana ekseni oluşmuştur. Haziran 2017 tarihinde Katar Krizi esnasında çok taraflı diplomasiyle oyun bozucu olarak öne çıkan Türkiye, ardından 25 Eylül 2017 tarihinde Kuzey Irak Referandumu’nda Barzani’ye karşı Bağdat ve Tahran’la ittifak yaparak; yeniden oyun bozucu bir rol oynamıştır. Hatta Aralık 2017 tarihinde Türkiye, Kudüs diplomasisinde izlediği çok boyutlu dış politikayla uluslararası muhalefet ve dünya kamuoyunun liderliğini üstlenerek küresel diplomasi izleyen bir ülke konumuna yükselmiş; böylece süper güç ABD’nin uluslararası alanda yalnız kalmasında kritik bir rol üstlendiği görülmüştür. İşte Türkiye’nin jeopolitik konumu gereği çok boyutlu dış politika izlemesi, başarılı diplomasi ataklarını beraberinde getirmiştir.

Çok boyutlu Dış Politika ve Denge Politikası

Suriye Krizi’nde Türkiye, 2016 yılından itibaren çıkarların çatışması nedeniyle ABD’ye karşı denge politikasının icabı olarak Rusya’yla yakınlaşarak çıkarlarını gerçekleştirme olanağı bulmuştur. Nitekim Türkiye’nin Rusya’yla yakınlaşması, Suriye’de Ağustos 2016 tarihinde Fırat Kalkanı ve Ocak 2018 tarihinde Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirmesine imkân sağlamıştır. Türkiye’nin Suriye Krizi’nde 2016 yılından itibaren izlediği çok boyutlu denge politikası, küresel ve bölgesel aktörleri de politikalarını dönüştürmeye sevk etmiştir. Nitekim Rusya ve ABD, askeri operasyonlarla sahada varlığını inşa eden Türkiye’yle birlikte politika geliştirme noktasına gelmiştir. Rusya ile Ocak 2017 tarihinde Astana Süreci kapsamında aynı doğrultuda hareket eden Türkiye, Zeytin Dalı Harekatı sonrası ABD’yi de kendisiyle ortak çalışma noktasına getirmiştir.

Nitekim Türkiye’nin bir yandan Zeytin Dalı Harekâtını gerçekleştirirken öte yandan zorlayıcı bir diplomasi izleyerek Münbiç’e yönelik bir askeri harekât yapacağını dillendirmesi, Amerikalı diplomatların Ankara güzergahında hareket etmelerini sağlamış; üst düzey yetkililerin peşi sıra Türk karar mercilerini ziyaret etmesine neden olmuştur. Öncelikle Amerikan Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral H. R. McMaster, Ankara’da 10-11 Şubat tarihleri arasında Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü ve Türk dış politikasının en etkili aktörlerinden olan İbrahim Kalın’la görüşmelerde bulunmuş; iki ülke ilişkilerinin uzun vadeli stratejik ortaklığına vurgu yapılmıştır. Ardından ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson hem Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hem de Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’yla görüşmüş ve iki ülke ilişkilerinde ortak çalışma grubunun kurulmasına varacak derecede ilişkilerin normalleşmesi ve yeniden dizayn edilmesinde karar kılınmıştır. Burada ABD’nin uzun yıllar müttefiklik ilişkilerine sahip olduğu Türkiye’yi kaybetme noktasına geldiğinin farkına varması, artık Yeni Türkiye’yle karşı karşıya olduğunu görmesi ve bu olguyu kabul etmek zorunda olduğunu anlamasının etkili olduğu ileri sürülebilir.

Çin Faktörü

ABD’nin Suriye Krizi’nde Türkiye’yle birlikte hareket etme noktasına gelmesini sağlayan en önemli nedenlerden biri Çin faktörüdür. 12 Şubat tarihinde Çin’in Suriye sürecine aktif katılım göstereceğini ilan etmesine müteakip Suriye’de Rusya-Çin ekseni karşısında zayıf düşürebileceği ve buna karşılık Türkiye’yle dengeleme yoluna gidebileceği için Washington’ın Ankara’ya yaklaştığı düşünülmektedir. Çünkü Çin’in “Suriye Krizi’nde artık aktif rol almanın zamanı gelmiştir.” yönündeki açıklaması, dengeleri değiştirecek bir hamle olma özelliğini barındırmaktadır. Ayrıca Rusya’yla birlikte Suriye Krizi’ne müdahil olması ülkedeki dengelerin ötesinde bölgesel dengeleri dahi değiştirecek bir etkendir. Bunun da ötesinde Çin’in artık bölgesel krizlerde aktif rol alma politikasına yönelmesi, küresel politikadaki mücadeleye yeni bir boyut kazandırmaktadır. Bunun anlamı ABD ile Çin arasındaki küresel politikadaki örtülü mücadelenin, artık alenen ve quid pro quo (kısasa kısas, göze göz, dişe diş) politikası çerçevesinde yürütüleceği bir aşamaya gelmiş olmasıdır.

Bu anlamda Çin’in söz konusu hamlesi, özellikle 18 Aralık 2017 tarihinde yayımlanan Amerikan ulusal güvenlik strateji belgesi ya da Trump Doktrini’nde ABD’nin Çin ve Rusya’yı kendisine tehdit olarak ilan etmesine karşılık bir cevap niteliği taşımaktadır. Çin’in Suriye Krizi’ne müdahil olmasının başlangıçta Türk-Amerikan ilişkilerine olumlu yansıdığı ve ABD’yi Türkiye’ye yakınlaştıran bir faktör olduğu söylenebilir. Bundan sonraki süreçte Türkiye’nin yine çok boyutlu dış politika izlemeye devam ederek; Suriye’deki çıkarlarını ABD, Çin ve Rusya’yla denge politikası izleyerek gerçekleştirebileceği ve opsiyonlarının artacağı ileri sürülebilir. Zira Türkiye, Çin’in Suriye Krizi’ne müdahil olmasıyla birlikte ülkedeki politikalarını gerçekleştirmek amacıyla Çin’i hem Rusya hem de ABD’ye karşı denge unsuru olarak kullanma olanağına sahip olacaktır. Böylece Türkiye, Çin kartını kullanarak Suriye’de Rusya’nın kendisine alan açmasını ve ABD’nin PYD/YPG konusunda Türkiye’yle birlikte çalışmasını sağlayabilir.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Doç. Dr. Muharrem EKŞİ
Doç. Dr. Muharrem EKŞİ
ANKASAM Kamu Diplomasisi Danışmanı

BİZİ TAKİP EDİN

2,967BeğenenlerBeğen
217TakipçiTakip Et
2,352TakipçiTakip Et
266AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz