Trump’ın “Kudüs Bombası”

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, göreve geldiği günden bu yana en tartışmalı dış politika adımını attı. Bu adımı da uluslararası ilişkilerin en tartışmalı ve silahlı çatışmaya dönmesi en muhtemel sorunlarının başında gelen Filistin-İsrail anlaşmazlığı konusunda yaptı. Trump adımını söz konusu anlaşmazlığın hassas ve tartışmalı başlığı olan Kudüs konusunda attı: Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve Amerikan Büyükelçiliği’nin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınacağını açıkladı.

Amerikan başkanı; Kudüs’ün önemli bir maddesi olan Filistin-İsrail anlaşmazlığının çözümünde artık uluslararası hukuktan uzaklaşıldığını ve Yahudi yerleşimleri, Filistinli mültecilerin dönüşü, İsrail’in işgal öncesi sınırlara çekilmesi gibi konularda hukuktan, hukuki metinlerden ziyade siyasetin belirleyici unsur olabileceğini göstermiş oldu. Trump, uluslararası hukuka karşı gelen bu adımıyla Amerikan siyasi tarihi ve dünya siyasetinde bir ilke imza attı. Şu an sadece ABD, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımaktadır. Kudüs kararı ve gerekçeleri Trump’ın savunduğunun aksine uluslararası hukuktan uzaklaşması sebebiyle Filistin-İsrail sorununun çözümünde olumlu etkiye sahip olması çok zor bir ihtimaldir.

Bu adım, Filistin-İsrail sorununun çözümünde uluslararası hukuktan uzaklaşma sürecini hızlandırabilir. Bu karardan önce de başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK)’nın 242, 338 sayılı kararları olmak üzere uluslararası hukukun önemli kaynaklarına aykırı bir şekilde süreç ilerlemektedir ve Trump’ın son kararı ile ilgili hukuki metinlerin geçerliği ve uygulanabilirliği tehlikeye girmiştir. BMGK’nın çoğu kararı İsrail’i Kudüs de dahil işgal ettiği topraklardan çıkmaya çağırmaktadır. İsrail’in topraklarını genişlettiği 1967 savaşı öncesi sınırlarının kabulü ve çözümün buna göre olması gerektiği Konsey tarafından sıklıkla tekrarlanmaktadır. Yine İsrail’in askerî işgalle toprak kazanımına, ilhakına karşı çıkmaktadır.

Kudüs’ün statüsünü değiştirecek adımların atılması, yasadışı Yahudi yerleşimlerinin yapılması kabul edilemez nitelikte olarak ifade edilmektedir. Aynı zamanda İsrail’in bu sayılan faaliyetlerinin iki devletli çözümü tehdit eder nitelikte olduğuna dikkat çekilmektedir. Diğer yandan bahse konu karar İsrail’in müzakere masasına oturmasına ve müzakereleri devam ettirmesinde uluslararası hukuktan, yasal zeminden giderek uzaklaşmasına neden olabilir. Halihazırda Netanyahu yönetimi müzakerelere başlamak için İsrail’in Yahudi Devleti niteliğinin tanınmasını önkoşul olarak sunmaktadır. Ayrıca İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesinin ve Yahudi yerleşimlerinin durdurulmasının ancak müzakere aşamasında ele alacağını açıklayarak zeminin siyasete kayacağını göstermektedir.

Süreci siyasi ve hukuki olarak şekillendiren BMGK kararlarına, 1993 Oslo Andlaşması’na ve 2000 Camp David görüşmelerine ters olan İsrail’in bu talebi uluslararası hukukun merkeze alınmadığı bir çözümün hedeflendiğini göstermektedir. BMGK’nın 242 ve 338 sayılı kararlarını, “barış için toprak” ilkesini tehdit eder niteliktedir; Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkı gibi doğrudan sorunun diğer başlıklarında da hukukun uygulanmasını zora sokabilir. Hukuken Kudüs sorununun müzakerelerde, tarafların karşılıklı iradesi neticesinde çözülmesi gerekmektedir; fakat Trump’ın aldığı karar diğer başlıklarda da siyasi çözümün önünü açabilecek niteliktedir.

Trump’ın bu hayli tartışmalı ve İsrail dışında uluslararası kesimin tamamının tepkisini çeken kararını almasında iç politika ve dış politikaya dair birden fazla sebep bulunmaktadır. Öyle ki “Neden Şimdi?” sorusu sorulmaktadır. Kudüs’le ilgili kararını Trump göreve geldiğinde almamıştır. Haziran’da bu adımı atma fırsatı varken Kudüs’e büyükelçiliğin taşınması ile ilgili yasayı diğer Amerikan başkanları gibi 6 ay askıya almış ve yasanın uygulanmasını engellemiştir.

İç politikada Trump ve yakın çalışma ekibinin meşruluğunu tehdit eden gelişmeler yaşanmaktadır. Trump’ın ilk dönemini tamamlayamadan azledilebileceği yapılan yorumlar arasındadır. Başkanlık seçiminde Rusya ile işbirliği yapıldığına dair soruşturmada damadı ve İsrail-Filistin barış paketini hazırlamakta olan danışmanı Jared Kushner’ın da adının geçmesi yönetim için sıkıntı teşkil etmektedir. Böyle bir ortamda seçim vaatlerinden biri olan Kudüs’e elçiliğin taşınması kararını alarak eleştirilere ve baskılara karşı başta Yahudi lobisinin olmak üzere çeşitli grupların desteğini kazanmayı istemiştir. Aynı zamanda Kushner’ı ve hazırladığı planı öne çıkarmayı hedeflemiştir. Ayrıca Trump’ın “Kudüs bombası” bahse konu planın bir parçası ve adımı da olabilir.

Dış politikada ise bu adımla İsrail, somut ve bariz şekilde desteklenmiştir. Desteğin neden şimdi verildiği sorusu sorulmaktadır. Trump geçtiğimiz aylarda Amerikan Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşımadan önce İsrail-Filistin arasında barışın tesis edilmesini deneyeceğini ifade etmiş fakat bu yönde bir adım atmamıştır. İlgili girişimin ise 2018 yılının başında gelmesi, Beyaz Saray’ın barış planını bu dönemde açıklanması beklenmektedir. Trump’ın bu fikir değişikliği dış politikada çeşitli alanlarda değerlendirilebilir. Yeni barış planının ilk adımının atılması, Filistin’e baskı yapılarak müzakerelerin İsrail yanlısı koşullar çerçevesinde başlamasının ve sürecin ilerlemesinin kabul edilmesi, İsrail-Suudi Arabistan barışının önünün açılması, iki devletli çözüm yerine farklı alternatiflerin altının çizilmesi hedeflenmiş olabilir. Zaten ABD Başkanı Kudüs açıklamasında İsrail-Filistin sorununa yeni bir perspektifle bakmak gerektiğini savunmuştu.

“Neden şimdi?” sorusunun cevabı bölgesel konjonktüre göre de verilebilir. Filistin’i ekarte ederek yani Filistin-İsrail sorununun çözülmesini beklemeden İsrail’le Arap Devletleri’nin barış yapmasını, İran karşıtlığı üzerinden İsrail-Arap ilişkilerinin başlamasını hedef alan girişimler mevcuttur. Böyle bir çözüm çerçevesi neredeyse Filistin sorununun ortaya çıkmasından beri kullanılan paradigmanın değişmesi anlamına gelecektir. Bundan dolayı Trump’ın uç adımı Filistin’in, bölgenin ve uluslararası kamuoyunun muhtemel tabloya hazırlanmasını, alıştırılmasını da içermektedir. Özellikle Riyad’ın İsrailli yetkililerle temaslarda bulunmasına ve çeşitli alanlarda ilişkilerin çoktan başladığına dair yorumlar yapılmaktadır. Öte yandan bazı Arap liderlerinin de Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Filistin Otoritesi Lideri Mahmud Abbas’a İsrail ile müzakerelere başlaması ve en yüksek düzeyde istihbarat işbirliğinde bulunmasında baskı yaptıklarına dair çıkan haberler Filistin’in taviz vererek bu tabloya hazırlanması girişimleri olarak değerlendirilebilir.

Filistin’i ikincil plana düşürerek Orta Doğu’da barışı sağlama girişimleri ile doğrudan bağlantılı olarak Kudüs’ün başkent ilan edilmesiyle Trump, Filistin yönetimine uyguladığı baskıyı arttırmak istemiştir. Bugüne kadar kabul edilmiş uluslararası metinlerin ve kuralların neredeyse yok sayıldığı Kudüs kararı ile Ramallah’ın Riyad-Tel Aviv merkezli barış sürecini kabul etmesi istenmiştir.

Filistin’e Kudüs adımı kadar ses getirmeyen farklı bir başlık ile geçen ay da baskı yapılmak istenmiştir. FKÖ’nün Washington’daki ofisinin kapanması kararı alınmış fakat daha sonra bundan geri adım atılmıştır. Başta Abbas olmak üzere Filistin yönetiminin İsrail’in Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’nde yargılanmasına dair çağrıda bulunması ofisin kapatılmasının nedeni olarak gösterilmiştir. 2015 tarihli yasaya göre Filistinli yetkililer, İsrail’in UCM’de yargılanmasına dair girişimde bulunursa ya da bu girişimleri desteklerse FKÖ Washington’da temsile sahip olamayacaktır.

Sonuç olarak, Trump’ın bu adımının en büyük sonuçları Filistin-İsrail sorununda bugüne kadar elde edilmiş kazanımların –ki varsa– kaybedilmesi ve çözümde uluslararası hukukun zemin kaybetmesi olabilir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi’nin kararları, 1993 Oslo Andlaşmaları ve Camp David görüşmelerinin ihlal edildiği bir durum yaşanmaktadır. Kudüs; Filistin-İsrail sorununun nihaî aşamasında çözülecek olan yani son aşamada çözüme kavuşturulacak olan başlıktır. 1967 yılında işgal ettiği Doğu Kudüs’ten İsrail çekilmeye çağrılmaktadır.

Tel Aviv’in elini güçlendiren bu karar Filistin-İsrail uyuşmazlığının Kudüs’ün yanı sıra diğer başlıklarında da uluslararası hukuktan uzaklaşmasının önünü açabilecektir çünkü örneğin BMGK’nın kararlarını Trump dikkate almamıştır. İsrail’in Kudüs’ü ilhakı, yasa dışı Yahudi yerleşimleri ve kentin statüsünü bozan adımların zımnen kabulü ve uluslararası hukukun göz ardı edilmesi olarak yorumlanabilir.

Başta Filistin yönetimi olmak üzere uluslararası kesim Kudüs’teki İsrail politikalarının Filistin-İsrail anlaşmazlığını dini boyuta taşıyabileceğine dair uzun zamandır uyarılar yapmaktadır. Çözümde sözü geçen ve İsrail’in en önemli ve güçlü müttefiki ABD’nin bu adımı zaten gergin olan süreci geri dönülemez bir yola sokabilir. Şiddet olaylarını ya da silahlı mücadeleyi başlatabilir. Hamas’ın ve El-Fetih’in Filistinlileri tepki göstermeye çağırması, Hamas’ın yeni bir intifadanın başladığına dair açıklaması bölgede gerginliği arttırabilir, şiddeti tetikleyebilir. İkinci İntifada’nın İsrail’in eski lideri Ariel Şaron’ın Mescid-i Aksa’ya gitmesiyle başladığı unutulmamalıdır.

Kudüs kararı, uygulanmaya konulması durumunda Filistin-İsrail arasındaki müzakereleri çok büyük oranda etkileyebilir. Özellikle müzakerelerin temeli olan uluslararası hukuk kapsamındaki kararların yara alması, sürecin uluslararası hukuktan ziyade siyasete göre şekillenmesine neden olacaktır. ABD’nin Kudüs’ü başkent olarak tanıması ve büyükelçiliğini buraya taşıması İsrail’in Kudüs üzerindeki tezlerini kuvvetlendirecek ve Tel Aviv’in taviz vermesini neredeyse imkânsız hale getirecektir. İsrail’in Kudüs üzerindeki egemenliği tezi kuvvetlenecektir. Buradaki yasadışı Yahudi yerleşimlerinin açıkça veya zımnen kabul edilmesi anlamına gelecektir. Cenevre Sözleşmesi gibi uluslararası hukukun temel belgeleri işgal altında gerçekleşen statü değişimlerini yasadışı ilan etmektedir.

Trump açıklamasında iki devletli çözümü desteklediğini ifade etmiştir. Diğer yandan Trump’ın kullandığı dile dikkat etmek gerekmektedir. Kudüs’ü bölünmez başkent olarak tanımamıştır; bu ifadeyi kullanmamıştır. Dolaylı olarak Kudüs’ün bölünebildiği ve Doğu Kudüs’ün Filistin devletinin başkenti olacağı yorumu çıkabilir. Kudüs’ün ve İsrail’in egemenliğinin nihaî statü görüşmelerinde çözülmesi gerektiğini kaydetmiştir.

Diğer yandan açıklaması İsrail’in Doğu Kudüs ilhakının tanınması anlamına da gelebilir. Şu an kullanılan dil üzerinden tahmin yürütülmektedir. Kudüs başkent olarak kabul edilerek buradaki siyaset de kabul edilmiştir. Şöyle ki; İsrail’in ilhakı, kentin statüsüne zarar veren girişimleri, Yahudi yerleşimleri de kabul edilmiştir. Yani bölünmez başkent ifadesini kullanmasa bile Trump bu son adımıyla iki devletli çözümü tehlikeye atmıştır; zira Filistin Doğu Kudüs’ü başkenti olarak kabul etmektedir. Trump’ın bu ses getiren, diplomatik teamüllerle açıklanmada ve anlaşılmada zorlanan adımlar atması kendisini ve kadrosunu sorgulatmaktadır.

ABD gibi süper güçlüğe oynayan veya bu durumunu korumaya çalışan bir ülkenin sonraki adımları düşünmeden böyle bir adım atma ihtimali azdır. Örneğin, Hamas’ın yeni intifada çağrısı yapması normaldir. Washington, böylelikle şiddete başvurabilecek olan Hamas’ı Filistin siyasi sahnesinden ve Filistin-İsrail görüşmelerinden uzak tutmayı amaçlamış olabilir. Diğer yandan kısa vadeli çıkarlar uğruna Beyaz Saray’ın söz konusu adımı atması ABD’nin siyasi sisteminde sorun yaşadığını göstermektedir. Trump, Amerikan başkanları arasında en tartışmalı isim olduğunu bir kez daha göstermiş; önceki hiçbir Amerikan başkanının yapmadığını yapmıştır. Amerikan siyasetinin dışına çıkmıştır.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Dr. Ceren GÜRSELER
Dr. Ceren GÜRSELER
2003 yılında Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden onur decesiyle mezun oldu. Yüksek lisans derecesini 2006 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "The Islamic Rhetoric of the Palestine Liberation Organization (Filistin Kurtuluş Örgütü'nün İslami Söylemi)" başlıklı teziyle aldı. Doktorasını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "Afrika Örf ve Adet Hukukunda Self-Determinasyon Hakkı" başlıklı teziyle 2015 yılında tamamladı. Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Devletler Hukuku Anabilim Dalı'nda yardımcı doçent olarak görev yapmaktadır. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde Afrika ve Arap Ülkeleri Araştırmacısı, Ankara Üniversitesi Afrika Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde Dış İlişkiler Uzmanı, Çankaya Belediyesi'nde Dış İlişkiler Uzmanı olarak çalışmıştır. Afrika ülkeleri siyaseti, Afrika siyaseti, Filistin sorunu, self-determinasyon, siyasal İslam, uluslararası hukuk, terörizm ve Afrikalı-Amerikan çalışmaları başlıca araştırma ve çalışma alanları arasındadır.

BİZİ TAKİP EDİN

3,024BeğenenlerBeğen
231TakipçiTakip Et
2,719TakipçiTakip Et
278AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz