Transatlantik İlişkilerinde Yük Paylaşımı Sorunu ve Küresel Güç Dengeleri

Transatlantik güvenlik ilişkilerinde yük paylaşımı sorunu uzun bir süredir varlığını sürdürmekte ve zaman zaman gündemin üst sıralarına yükselmektedir. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump bu konuyu göreve geldiği günden bu yana çeşitli vesilelerle dile getirmiştir. Temmuz ayında gerçekleşen Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) zirvesinde Trump, Twitter üzerinden yayınladığı mesajlarla konuyu yeniden gündeme taşımıştır. Bu bağlamda ülkesinin Avrupa savunması için para harcadığını; fakat Avrupa ile olan ticaretinde milyarlar kaybettiğini ifade etmiştir.

Yük paylaşımı sorunu hangi müttefikin savunmaya ne kadar para harcadığı ve ittifaka ne oranda katkı yaptığıyla sınırlı bir sorun değildir. Bu mesele ittifakın üzerine oturduğu temelleri ilgilendirmektedir. Esasında NATO’nun savunma harcamasına dair yükünü her zaman ABD üstlenmiştir. Çünkü NATO, Avrupa’nın güvenliğini sağlamak amacıyla ABD tarafından kurulmuş bir savunma örgütüdür. Bir başka deyişle ABD’nin Avrupalı müttefiklerinin güvenliğini sağlama; dolayısıyla savunma maliyetlerini önemli ölçüde üstlenme taahhüdünü temsil etmektedir.

ABD’nin vermiş olduğu güvenlik garantileri elbette karşılıksız değildir. Bahsi geçen devlet bu fedakarlığına karşın müttefiklerinin siyasal sadakatini ve aynı zamanda uluslararası ekonomik düzende Amerikan hegemonyasının kabulünü talep etmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan yıkımla ayrılan Avrupa ülkelerinin bu uzlaşıyı kabul etmekten başka şansı olmamıştır. Bununla birlikte başka seçenekleri olmasa da Avrupalılar bu alışverişten kârlı çıkmıştır. Çünkü savaş sonrası toparlanma süreci büyük ölçüde ABD’nin katkısıyla gerçekleşmiştir. ABD ile Avrupa arasındaki bu siyasi uzlaşı, Avrupa’nın daha az savunma harcaması yaparak kaynaklarını ekonomik kalkınmaya yöneltmesine izin vermiştir.

Anlaşılacağı üzere Atlantik’in iki yakası arasında dengesiz yük paylaşımı başlı başına bir sorun değildir. ABD Avrupalı müttefiklerinden yeterli siyasi ve ekonomik desteği bulamadığı zaman bu sorunu gündeme getirmektedir. Bu açıdan ilk kriz 1970’li yıllarda yaşanmıştır. Bu tarihlerde Transatlantik ilişkilerindeki siyasi uzlaşı hasar görmüştür. ABD’nin ekonomik ve ticari üstünlüğünün aşınması, savaş sonrasında toparlanan Avrupa’nın uluslararası ticarette ABD’ye rakip olması, Bretton Woods sisteminin çökmesi, Soğuk Savaş’taki yumuşama, devam eden Vietnam Savaşı, petrol krizleri sonrasında ABD’nin ilgisinin Ortadoğu’ya kayması gibi gelişmeler Transatlantik güvenlik düzeninde ilk anlaşmazlıkları ortaya çıkarmıştır. Bu gelişmelerin sonucunda yük paylaşımı sorunu da gündeme gelmiştir. Ayrıca 1970 yılı itibariyle Avrupalı NATO üyelerinin toplam savunma harcamasının ABD savunma harcamasının sadece %45’i kadar olduğu ifade edilebilecektir.

1970’li yılların sonlarına gelindiğinde yük paylaşımı sorunu bir ölçüde aşılmış olacaktır. Nitekim 1980 yılında Avrupalı NATO üyelerinin toplam savunma harcaması ABD’nin harcamasının %76’sına çıkmıştır. Bu artışta üç gelişme belirleyici olmuştur. Birincisi; Sovyetler Birliği’nin askeri harcamalarını arttırarak doğrudan Batı Avrupa’yı tehdit eden orta menzilli balistik füzeleri devreye sokmasıdır. İkincisi; Vietnam Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte ABD’nin harcamalarında düşüş yaşanmış olmasıdır. Ayrıca ABD’nin güvenlik algılamasında Avrupa’nın önemi azalmaya başlamış ve 1970’li yıllar boyunca söz konusu devlet Avrupalı müttefiklerini kendi güvenlikleri için daha fazla maliyet üstlenmeye çağırmıştır. Üçüncüsü; Avrupa ülkelerinin petrol krizlerinin ardından nispeten istikrarlı bir büyüme sağlamalarıdır.

Günümüze dönüldüğündeyse şu şekilde bir tabloyla karşılaşılmaktadır: Uzun bir süredir zaten yüksek olmayan Avrupa savunma harcamaları 2008 küresel finans krizi sonrasında büyük bir düşüş yaşamıştır; ancak 2014 sonrasında artış eğiliminin olduğu kaydedilmektedir. Üstelik bu artışın devam etmesi beklenmektedir. Dolayısıyla durum Trump’ın iddia ettiği kadar vahim değildir. Avrupa devletleri savunma harcaması taahhütlerini tam olarak yerine getirmeseler de hedeflerine yaklaşmayı başarmıştır. Buna ilaveten son birkaç yıldır bahsi geçen devletleri savunma için daha fazla bütçe ayırmaya zorlayan nedenler, 1980’li yıllarda Avrupa savunma harcamalarını arttıran üç etken ile büyük ölçüde benzerlik taşımaktadır.

Birincisi, 1980’li yıllarda ortaya çıkan orta menzilli füzeler krizine benzer şekilde 2014 sonrasında Ukrayna-Kırım krizi bağlamında, Rusya kaynaklı bir tehdit algılaması ortaya çıkmıştır. Özellikle Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarındaki artış büyük ölçüde bu konuyla alakalıdır. Bu kapsama giren ülkeler, konvansiyonel askeri güçlerini modernize etmeye yönelik harcamalarını arttırmıştır. Batı Avrupa ülkelerinde ise mülteci krizine ve terör olaylarına bir tepki olarak artan harcamalar söz konusudur. Akdeniz’in güneyinden kaynaklanan istikrarsızlık bu ülkeleri sivil savunma, emniyet güçleri, istihbarat gibi alanlarda harcamalarını arttırmaya zorlamaktadır. Özetle 2014 sonrası görülen savunma harcaması artışının nedenlerinden ilki Avrupa’nın tehdit algısındaki artıştır.

İkincisi, ABD kendi savunma harcamalarını Avrupa dışındaki bölgelere yönlendirmektedir. 1970’li yıllarda yük paylaşımı alanında yaşanan sorun büyük ölçüde ABD’nin Vietnam Savaşı için yüklü harcamalar gerçekleştirmesinden kaynaklanmıştır. Bu savaş sırasında Avrupalı müttefiklerinden yeterince destek alamamış olması ABD’nin Avrupa güvenliği için harcama yapma motivasyonunu azaltmış ve ABD Hükümeti Avrupalı müttefiklerini daha fazla harcamaya teşvik etmiştir. Günümüzdeyse ABD’nin Ortadoğu’daki savunma harcamaları büyük bir artış göstermiş; ancak 11 Eylül sonrası süreçte Avrupalı devletler söz konusu devlete yeterli desteği göstermemiştir. Bu kapsamda ABD’nin Avrupa için savunma harcaması yapmak istememesi ve yük paylaşımı sorununu gündemde tutması, Ortadoğu’da ve diğer coğrafyalarda Avrupa’nın desteğini alamamış olmasıyla ilişkilidir. Dolayısıyla ABD ile Avrupa arasında güvenlik politikası alanında görülen derin farklılaşma Avrupa’yı kendi güvenliği için daha fazla harcamaya zorlamaktadır.

Üçüncüsü, 1970’li yıllarda Avrupa savunma harcamalarındaki düşüş petrol krizleriyle ve diğer ekonomik bunalımlarla ilişkili olmuştur. Bu sorunlar atlatıldıkça harcamalar artış göstermiştir. Buna benzer şekilde 2008 küresel finans krizi sonrasında Avrupa devletleri toparlanmaya başladıkça savunma harcamaları artış eğilimi göstermiştir.

2014 sonrasında Avrupa devletlerinin savunma harcamalarındaki artış yük paylaşımı sorununun bir derece giderilmesini sağlayabilir. Nitekim bu sorun Transatlantik ilişkilerinde uzun bir geçmişe sahiptir ve yaşanan tüm anlaşmazlıklara rağmen ABD ve Avrupa güvenilir müttefikler olmaya devam etmişlerdir. Günümüzde yaşanan sorunun da konjonktürel olduğu ve artış eğilimi gösteren Avrupa savunma harcamalarının bu sorunu tedricen ortadan kaldıracağı iddia edilebilir. Ancak yük paylaşımı sorunu kendi başına bir güvenlik sorunu değildir. Bu çerçevede Transatlantik ilişkilerindeki siyasal uzlaşmazlıkları ifade etmenin bir yolu olduğu belirtilmelidir. Bu sorunun aşılması Avrupa’nın daha fazla harcamasına değil diğer alanlardaki anlaşmazlıkların giderilmesine bağlıdır. Günümüzde uluslararası dengelerde görülen bazı gelişmelere bakıldığında yük paylaşımı sorununun aslında derin bir krize işaret ettiği iddia edilebilecektir.

Birincisi, NATO’nun genişlemesi sürecinde görüldüğü üzere ABD Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin Rusya kaynaklı tehdit algılarına yanıt vererek önemli bir savunma maliyeti üstlenmektedir. Ancak bu coğrafya Avrupa Birliği’nin özellikle Almanya’nın ekonomik hegemonya alanına dönüşmüştür. ABD’nin bakış açısına göre Orta ve Doğu Avrupa’da güvenlik maliyetlerini kendisi üstlenmekte; ancak ekonomik faydayı Almanya elde etmektedir. Dolayısıyla Trump yönetiminin dış ticaret politikalarında Avrupa’yı cezalandırma arzusu dikkat çekmektedir.

İkincisi, Transatlantik güvenlik ilişkilerinde geçmişte yaşanan sorunların çözümünü sağlayan en önemli unsur, ortak tehdit algılamaları olmuştur. Yukarıda bahsedilen 1970’li yıllardaki sorunun aşılmasını sağlayan başlıca etken ortak bir tehdit olarak görülen Sovyetler Birliği’nin varlığıdır. Doksanlı yıllarda da güvenlik alanında belli bir uzlaşı sağlanmıştır. Ancak 11 Eylül sonrasında tehdit algılamaları ve güvenlik politikaları giderek farklılaşmıştır. Bu kapsamda küresel terörizm ve Ortadoğu’daki istikrarsızlık ortak bir tehdit olarak görülebilir; fakat bu sorunlarla mücadelede çok ciddi bir yaklaşım farklılığı bulunmaktadır. Ayrıca Ukrayna-Kırım krizi bağlamında Rusya da ortak bir tehdit mahiyetinde görülebilecektir; ancak Rusya’nın düşmanlığının hiçbir kazanç sağlamadığı artık anlaşılmıştır. Hem Batı Avrupa ülkeleri hem de ABD Rusya’yı tehdit sıralamalarında artık arka sıralara itmek istemektedir. Ayrıca Avrupa savunma harcamalarındaki artışa yakından bakıldığında, Batı Avrupa ülkelerinin Rusya tehdidine yanıt vermek için değil güneydeki istikrarsızlıklara yanıt vermek maksadıyla çabaladıkları görülmektedir. Diğer taraftan Trump ise Avrupalıların Rusya ile olan rekabetin maliyetlerine katılmamaları sonucunda bu rekabetin ülkesine faydalı olmadığını düşünmektedir.

Üçüncüsü, Avrupa kıtası ABD dış politikasının ilgi alanından büyük ölçüde çıkmıştır. Aslına bakılırsa bahsi geçen devlet dünyanın giderek çok kutuplu bir düzene geçtiğini kabullenmekte ve en güçlü rakip olarak Çin’i görmektedir. Ancak Trump bu çok kutuplu düzende bazı kutupları yanına çekerek dengeleme siyaseti izlemek yerine tek başına hareket etmeyi tercih etmektedir. Bunun bir nedeni Trump’ın kişiliğinde aranabilecek olup bir başka önemli etkense Çin ile süren rekabetin büyük ölçüde ekonomik bir içeriğe sahip olmasıdır. Mevzu bahis rekabette Avrupa, yararlı bir ortak mahiyetinde görülmemekte; aksine ticari bir rakip olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla Avrupa ile arasındaki ticarette verdiği açıklar ABD’yi kaygılandırmakta ve alınan korumacı önlemler noktasında Avrupalı müttefiklere herhangi bir istisna tanınmamaktadır.

Dördüncüsü, ABD’nin bu yaklaşımı Avrupa’yı yeni arayışlara yöneltmektedir. Bu açıdan dikkat çeken gelişme Almanya-Fransa ortaklığının Avrupa bütünleşmesine yeniden hız verme arayışlarıdır. Bu henüz söylem düzeyinde kalan bir arayıştır. Buna ilaveten Avrupa güvenliğinin ABD’ye bağımlılığı giderek büyüyen bir sorun haline gelmektedir. Çünkü ABD güvenilir bir müttefik olmaktan çıkmaktadır. Diğer yandan 2008 yılındaki finansal krizin bir tekrarının daha yaşanmaması adına daha fazla bütünleşme ihtiyacı kendisini göstermektedir. Avrupa’nın lokomotif ülkesi konumundaki Almanya’nın ve onunla birlikte hareket eden Fransa’nın küresel ekonomideki ve güvenlik alanındaki belirsizlikler karşısında Avrupa bütünleşmesini yeniden canlandırma dışında bir seçenekleri yoktur. Varoluşsal krizlerle karşılaşan Avrupa Birliği (AB) için bu kolay bir süreç değildir ve başarılı olunacağının da garantisi yoktur. Ancak AB’nin kazanımları olmaksızın hem Almanya hem de Fransa küresel bir aktör haline gelemeyeceklerinin farkındadır.

Beşincisi, Avrupa ülkeleri çok kutuplu düzende üstünlük sahibi bir konuma haiz değildir. Bu nedenle Avrupa küresel bir aktör olacaksa bütünleşmekle kalmamalı aynı zamanda dengeleri ustalıklı bir şekilde kullanmalıdır. ABD ile artan sorunlar karşısında Rusya ile başlayan yakınlaşma bu açıdan dikkat çekicidir. Örneğin; ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımlar en çok Avrupalı şirketleri olumsuz yönde etkilemiş; buna karşın yaptırımlara karşı çıkan Rusya ve Türkiye ile işbirliği arayışı ortaya çıkmıştır. ABD ile kriz yaşayan Türkiye’ye Avrupa’dan gelen destek mesajları da bu açıdan oldukça önemlidir. Türkiye ile Rusya’nın son yıllarda gerçekleştirdiği işbirliğine Avrupa’nın da katılması uzak bir ihtimal değildir. Elbette bu işbirliği süreci kalıcı değil geçici süreçler olarak da kabul edilebilir. Ancak Almanya ve Fransa Transatlantik ilişkilerinin derinliğine ve kurumsallığına güvenmektense pragmatik bir dış politika kimliği geliştirme eğilimindedir.

Transatlantik güvenlik ilişkilerinde yaşanan bütün bu derin uzlaşmazlıklar tamamıyla Trump’ın keyfi dış politika kararlarına bağlanabilir ve konjonktürel gelişmeler şeklinde değerlendirilebilir. Bu durumda buraya kadar söylenenler spekülasyondan öteye geçmeyecektir. Fakat uluslararası sistemde varlığını her geçen gün daha güçlü şekilde hissettiren ve konjonktürel olmayan yapısal bir dönüşüm söz konusudur. Bu dönüşüm çok kutupluluk yönünde olup; tüm küresel aktörler de bu sistem içerisinde pozisyonunu güçlendirmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla Transatlantik ilişkilerindeki güvenlik bağlarının dinamikleri de değişmektedir. Oysa NATO tam anlamıyla iki kutuplu düzenin dinamiklerini yansıtan bir örgüttür. Bir blok lideri ile onun hegemonyasında bulunan müttefikler arasındaki güvenlik ilişkisini güçlü bir kurumsal yapı içerisinde tesis eden bu örgütün çok kutuplu düzenin ihtiyaçlarına yanıt verip vermeyeceği tartışmalıdır. Çünkü çok kutuplu bir düzende kalıcı ve uzun süreli ittifaklardansa geçici ve pragmatik ittifaklar ön plana çıkmaktadır. Bu konunun geniş bir kuramsal tartışmayı beraberinde getirebileceği düşünülebilir. Dolayısıyla bu tartışmaya girmeden son söz olarak şu söylenebilir: NATO’nun yük paylaşımı sorunu Transatlantik güvenlik ilişkisindeki derin krizin yansımalarından sadece biridir ve bu kriz uluslararası sistemdeki yapısal dönüşümle ilgilidir. Ancak Atlantik’in iki yakasındaki müttefikler bu dönüşüme ortak bir yanıt verme iradesine en azından şimdilik sahip değillerdir.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Dr. Öğr. Üyesi Emre OZAN
Dr. Öğr. Üyesi Emre OZAN
ANKASAM Türk Dış Politikası ve Uluslararası Güvenlik Danışmanı

BİZİ TAKİP EDİN

2,729BeğeniBeğen
47TakipçiTakip Et
1,645TakipçiTakip Et
137AboneAbone Ol

ÖNE ÇIKANLAR

Macaristan’ın Doğu Açılımı: Türkiye ve Türk Dünyası ile Gelişen İlişkiler

Son yıllarda Macaristan, dış politikasında önemli açılımlarda bulunmuştur. Avrupa Birliği’yle (AB) sorunları derinleşen Budapeşte, birlikten...

Washington’un PYD’yi Meşrulaştırma Girişimi

6 Kasım 2018 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer, terör...

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz