Tarihsel Kodlarına Dönen Almanya ve “Türkiye Faktörü” (2)

Bu dillerde mevcuttur: English العربية Русский فارسی

Tarihsel Kodlarına Dönen Almanya ve “Rusya Faktörü” başlıklı yazımda da ifade ettiğim üzere, Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, yeni yol haritasında önceliğin “bağımsız ve güçlü Avrupa” olduğunu, ABD’den bağımsız hareket ederek çok taraflı dünya düzeninin korunmasına odaklanacaklarını söylüyor. Fakat ortada küçük bir sorun var: Almanya’nın bu politikaları uygulamaya sokabilmesi için gerçek manada özgür olması gerek. Peki, o zaman soralım: Almanya gerçekten özgür mü?

Açıkçası, değil! Dolayısıyla Almanya’nın tarihsel kodlarına dönüşü için öncelikle bağımsızlığını kazanması şart. Bunu doğrudan yapamayacağına göre, o zaman Almanya’nın bu kodlara dönüşü başlatmak ya da hızlandırmak suretiyle bu bağımsızlığı elde etmeye yönelik bir strateji izlemesi gerekiyor. Bu da Almanya’nın iki büyük politikasının başarılı olması ile çok yakından ilgili: “Batı’ya Doğru” ve “Doğu’ya Doğru” politikaları.

Almanya’nın “Batı’ya Doğru Politikası”nın en temel enstrümanı Avrupa Birliği (AB) olup burada Fransa Berlin açısından en kritik ortak/üye konumunda. Bu bağlamda aralarındaki işbirliği-görev dağılımı dikkatlerden kaçmamakta… ABD bunun farkında olduğu için bir taraftan AB’yi ön plana çıkartan tüm değerlere ve onu cazip kılan hususlara yönelik bir saldırı başlatmış görünüyor.

Bu mevzuyu biraz daha açmak gerekirse; 2008 ekonomik kriziyle birlikte AB’nin aslında ekonomi boyutuyla da gerçek manada bir güç olmadığı ortaya çıkartılırken, Arap Baharı ve özellikle de Suriye iç savaşıyla birlikte “AB Komşuluk Politikası”nın zafiyetleri, başarısızlıkları ortaya konulmuştur. ABD Başkanı Donald Trump’ın Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a fazlasıyla yakın-sıcak tavrının ise Fransa’yı önce Almanya, ardından da AB’den uzaklaştırmayı hedeflediği dikkatlerden kaçmıyor. Zira Fransa’nın olmadığı bir AB, Almanya açısından bir topal ördek olmanın ötesinde daha korkunç anlamlar taşımakta.

Almanya’nın Doğu’ya Doğru Politikası’nda ise iki ülke kilit durumda: Türkiye ve Rusya. Almanya bu iki ülke ile yakın bir ilişki kurmadan bırakın küresel anlamda bir güç merkezi olmayı, bölgesel bir güç olamayacağının ve bu bağlamda AB’yi daha fazla elinde tutamayacağının da farkında. Dolayısıyla Alman dış politikası açısından bu iki ülke vazgeçilemeyecek bir yere sahip. Nitekim Ukrayna-Kırım krizine kadar Rusya-Almanya arasındaki yakınlaşma bu anlamda oldukça dikkat çekici olmuştur. Almanya ve Rusya’nın ABD’ye karşı takip ettiği “örtülü gündem” her ne kadar şu an için dondurulmuş gibi gözükse de, her iki devlet bunu ilk fırsatta tekrar hayata geçirebileceklerine yönelik mesajlar vermeye devam ediyor.

Yeri gelmişken şu hususun da altını çizmekte fayda var. Bu politikanın mimarı büyük ölçüde Rusya olup, izlediği politikanın mantığı çok basit: Almanya üzerinden AB/Avrupa ile ilişkileri güçlendirmek, Almanya/AB’yi ABD’den daha bağımsız politikalar izlemeye teşvik etmek ve böylece hem AB/Avrupa hem de Batı dünyasını kendi içinde bölerek zayıflatmak!

Görüldüğü kadarıyla da bu ince politika büyük ölçüde hedefine ulaşmış durumda. Bu noktada SSCB’nin dağılırken iki Almanya’nın birleşmesine göz yummasının sadece ABD-Rusya arasında yeni bir tampon güç oluşmasını teşvik etmek değil; aynı zamanda, Sovyet sonrası dönemde ABD karşıtlığı üzerine yeni bir ittifakın, eksenin inşasının da temellerini atmak olduğu anlaşılıyor.

Ankara-Berlin Hattında “Çok Taraflı İttifak” Arayışı mı?

İdlib krizinin zirve yaptığı bir dönemde Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas iki günlüğüne Türkiye’ye geliyor. Peşinen söyleyeyim; bu ziyaretin gidişatı ya da olası sonuçları hakkında şu an için net bir değerlendirme yapamayacağım, zira bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde Alman Bakan Maas halen Türk hava sahasına girmiş değildi.

Fakat Alman Bakan’ın çantasında neler olduğu üç aşağı beş yukarı belli. Bakan Maas aslında bunu 27 Ağustos 2018 tarihinde Berlin’de gerçekleştirilen 16. Büyükelçiler Konferansı’nda açıklamıştı. Yeni dönemde Almanya’nın nasıl bir dış politika izleyeceğini ifade ederken Türkiye boyutuna da değinmiş, yeni Alman dış politikasının Türkiye vb. “yeni ortaklar”, “çok taraflı yeni bir ittifak” olmaksızın hayata geçirilemeyeceğini ifade etmişti.

Alman Dışişleri Bakanı Maas pek de haksız sayılmaz, zira Türkiye ve Almanya’yı işbirliğine zorlayan nedenler-faktörler üç aşağı beş yukarı aynı. Bunların başında ise hiç kuşkusuz ABD geliyor. ABD’nin mevcut politikaları dünyanın birçok ülkesinin olduğu gibi Türkiye ve Almanya’yı da rahatsız ediyor. ABD politikalarındaki belirsizlikler ciddi anlamda bir “Batı sorununa” yol açtığı gibi küresel bir felakete de işaret ediyor. Dolayısıyla gelinen aşamada ABD ile müttefik olmanın hiçbir şeyi (ABD saldırı dâhil) garanti etmediğinin netlik kazanması burada da oldukça önemli bir yere sahip.

Türkiye ve Almanya’nın çok kutuplu bir dünyayı benimsemiş olması da bir diğer önemli faktör. Her iki ülke de yeni dünya düzeninin çok kutupluluk üzerine inşa edilmesini ve kendilerinin de burada birer kutup olarak yer almasını hedefliyor. Dolayısıyla Almanya’nın ABD ile yeni bir güç mücadelesine hazırlık yaptığı bir ortamda ABD ile sorunlu Türkiye’yi kazanması oldukça önemli. Bundan ötürü Türkiye’nin mali, iktisadi ve siyasi boyutlarda bir kaosa sürüklenmesi, mevcut şartlar altında Berlin’in politikalarına, çıkarlarına uygun görünmüyor ve Ankara ile ABD sonrası yeni dünya düzeninin inşası noktasında “çok taraflı yeni bir ittifak” inşası noktasında birlikte hareket edebileceğiyle ilgili önemli mesajlar veriyor.

Bu mesajlar kendisini entelektüel seviyede de gösteriyor. “Dünyayı artık anlayamıyoruz. Dostlarıyla Yabancılaşan Almanya” adlı kitabıyla, Alman dış ve güvenlik politikaları hakkında yeni bir tartışma başlatan Alman tarihçi ve gazeteci yazar Christophvon Marschall bu noktada oldukça dikkat çekici değerlendirmelerde bulunuyor.

“ABD artık liberal düzenin garantörü değilse bu rolü Almanya’nın üstlenmesi gerekir” diyen Von Marschall, Berlin’in diğer ülkelere politika dikte edecek güçte olmadığını ancak güç dengelerindeki değişim sürecinde Almanya’nın liberal dünya düzeninin muhafazası için ekonomik gücüyle orantılı sorumluluklar üstlenmesi gerektiğini kaydediyor ve yeni bir ittifaka işaret ediyor. Bu ittifak içerisinde güçlü bir orduya sahip Türkiye ile her ne pahasına olursa olsun işbirliğinin Berlin açısından kaçınılmaz olduğunun da altını çiziyor ve “Erdoğan tartışmalarını” bir kenara koyalım diyor.

Dolayısıyla Almanya’nın buradaki tavrı Türkiye-ABD arasındaki krizi sona erdirmekten ziyade bunu kendisi açısından bir fırsata çevirmek suretiyle Türkiye’yi kazanmak olarak karşımıza çıkıyor. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın 5-6 Eylül 2018 tarihlerinde Türkiye’ye yönelik gerçekleştirdiği ziyareti bir de bu açılardan değerlendirmekte fayda var.

Kaynak Milli Gazete
Yazarın diğer yazıları