Tarihi Çarpıtarak Siyasallaştırmak: 24 Nisan ve Batı Dünyası’nın Yaklaşımı

Ermeniler tarafından 24 Nisan’ın sözde “soykırım günü” ilan edilmesiyle yaratılan suni tarihe katılan devletlerin sayısı her geçen gün artmaktadır. Ermenilerin yanı sıra başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere birçok Batılı ülkenin parlamentolarında aldıkları kararlarla 24 Nisan’ı sözde “Soykırımı Anma Günü” olarak kabul ettikleri görülmektedir. Son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 24 Nisan gününü sözde “Ermeni Soykırımı’nı Anma Günü” olarak tanıdıklarını açıklaması ve benzer bir şekilde 11 Nisan 2019 tarihinde İtalya Parlamentosu’nda sözde Ermeni Soykırımı’nı resmi olarak tanıyan önergenin kabul edilmesi, yaratılan bu yapay tarihe Batı Dünyası’nda yoğun bir ilgi olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Bu bağlamda Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM), Batılı ülkelerin 24 Nisan tutumlarını tartışmaya açarak alanının önde gelen uzman ve akademisyenlerinin görüşlerini dikkatlerinize sunmaktadır.

Prof. Dr. Seyit SERTÇELİK (Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu Üyesi)

Prof. Dr. Seyit Sertçelik, Ermenilerin dünya kamuoyunu aldatmaya yeltenip, Türklerin “soykırım” yaptığı propagandasını işlediklerini belirtti. Sertçelik, “Açıkçası soykırım iddiaları, Ermeni ırkçılarının tarihsel sorumluluklarının gizlenmesine yönelik çabadan başka bir şey değildir. Zira Rus arşivleri ve Ermeni kaynakları incelendiğinde, Birinci Dünya Savaşı sırasında bölgede yaşayan Türklerin ve Kürtlerin çok büyük kayıplar verdiği anlaşılmaktadır.  Rusların işgal ettiği bölgede yaşayan Müslümanların bir bölümünün Rus işgaline uğramayan Türk topraklarına göç ettikleri de bilinmektedir. Savaşın yaşandığı bölgelerde, Müslüman nüfusunun Ermenilerden fazla olduğu dikkate alındığında, buradan Anadolu’nun iç kesimlerine doğru zorunlu bir göç yaşandığı anlaşılmaktadır.” dedi.

Hem Türklerin ve Kürtlerin hem de Ermenilerin yaşadıkları toprakları bırakıp göç etmek zorunda kaldıklarını belirten Sertçelik, “İklim şartlarının olumsuzluğu, açlık ve bulaşıcı hastalıkların yaygınlığı düşünüldüğünde, Ermeniler kadar Türklerin de zarar gördüğü ifade edilebilir. Hatta nüfus yoğunluğu açısından değerlendirildiğinde, Türklerin kayıplarının çok daha fazla olduğu da belirtilebilir. Dolayısıyla sahte bir tarih yaratılmasının ve Batı Dünyası’nın buna inanmasının arkasında Türk düşmanlığı yer almaktadır.” açıklamasında bulundu.

Prof. Dr. Refik TURAN (Türk Tarih Kurumu Başkanı)

Prof. Dr. Refik Turan, günümüzde Ermeni Sorunu olarak adlandırılan olayın, Sevk ve İskân Kanunu çerçevesinde, Ermeniler ile Müslüman Türk ahalisinin bir arada yaşayamayacağı gerçeği göz önünde bulundurularak alınmış bir tedbir olduğunu ifade etti. Turan, “Olay, günümüzde tek boyutlu bir şekilde değerlendirilemez. Bilimsel boyutunun yanı sıra siyasi ve propaganda boyutu da vardır. Yaşanmamış olaylar, yaşanmış gibi gösterilerek bir algı yönetimi yapılmaktadır. Mesele, özellikle diaspora Ermenilerinin öncüsü olduğu şekliyle propaganda boyutu taşımaktadır. Bir diğer boyutu da dini boyuttur. Olayı soykırım şeklinde nitelendirenler, Hıristiyan ülkelerdir. Ayrıca günümüzde varlığından bahsedemeyeceğimiz; lakin geçmişte yaşanmış olan terör boyutu da vardır. Nitekim Hayastani Azatagrut’yan Hay Gaghtni Banak/Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu (ASALA) tarafından birçok diplomatımız şehit edilmiştir. Dolayısıyla mesele çok boyutludur.” yorumunu yaptı.

Başta Ermeniler olmak üzere birçok ülke tarafından olayların çarptırıldığını ve konunun sadece Ermenilere ait olmadığını söyleyen Turan, “Sorun, çok sayıda devletin dahil olduğu bir şekle bürünmüştür. Bu çerçevede olay, Türkiye’ye karşı kullanılan siyasi, sosyal ve ideolojik nitelikteki bir silah durumundadır.” dedi.

Batının iki ana kola ayrılmış bir yapı olarak var olduğunu belirten Turan, “Siyaset ve medeniyet açısından iki ana kol üzerinde gelişen yapı, Türkiye’yi kontrol edilebilir bir noktaya getirmek için farklı hamleler denemektedir. Söz konusu hamlelerin başında, Ermeni Meselesi’ni soykırım olarak tanımak gelmektedir. Şüphesiz Ankara’nın günümüzde izlediği Suriye ve Doğu Akdeniz politikaları ile 24 Nisan konusunda alınan kararlar da ilişkilidir. Batı, ısrarcı olduğu konularda Türkiye’yi zorlamaktadır. Ankara ise Batı’nın isteklerine karşı çıkmaktadır. Neticede Türkiye, yaratılan suni gündemlerle meşgul edilmeye çalışılmaktadır.” değerlendirmesinde bulundu.

Prof. Dr. İbrahim Ethem ATNUR (ANKASAM Tarih Çalışmaları Danışmanı/Atatürk Üniversitesi-Tarih)

Prof. Dr. İbrahim Ethem Atnur, Türkiye’nin hinterlandında veya gönül coğrafyasında birtakım emelleri olan Batılı devletlerin, dönem dönem Ermeni kartını kullanma yolunu tercih ettiklerini belirtti. Atnur, “Bu bağlamda son dönemde, Türkiye’nin Batı’dan bağımsız hareket etmesinden, özellikle de Suriye merkezli gelişmelerden dolayı Fransa ve ABD gibi çeşitli aktörler, 24 Nisan tarihini ve dolayısıyla Ermeni Sorunu’nu gündeme taşımaya başladılar. Bunun devamının da geleceği anlaşılmaktadır. Ermeni Meselesi’nin diğer devletlerin siyasi arenasında gündeme gelmesinin bir başka sebebi de bahse konu olan ülkelerdeki Ermeni seçmenler ve Ermeni lobi gruplarıdır. Dolayısıyla konunun gündeme taşınması, akademik endişelerden ziyade politik menfaatlerden kaynaklanmaktadır. Yani olay son derece siyasidir.” şeklinde konuştu.

Atnur, son yıllarda Batılı devletlerde yükselişe geçen aşırı sağ ve İslamofobinin Ermeni Meselesi üzerinde kendini gösterdiğini belirterek, “Ermeni lobileri, radikalizmin yükselişinden kendi menfaatleri doğrultusunda faydalanırken; siyasetçiler de oy devşirme adına bu durumdan azami fayda sağlamaya çalışmaktadır. Zira Ermeni Sorunu’nun Hristiyanlık boyutu da önemlidir. Nitekim Ermeni tarafı; ‘Biz en eski Hristiyan halklardan biriyiz ve Müslüman Türkler bundan dolayı bizi yok ettiler.’ şeklinde propaganda yapmaktadır. Asırlarca huzur içerisinde yaşamış Türkler ile Ermenileri çatıştıranların başında gelen Hristiyan misyonerler de meseleye dini boyut ekleyen bir diğer unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Misyonerlerin Birinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında Ermeni toplumuna ulaştırılması için kiliselerden yardım topladığı unutulmamalıdır. Neticede konu, Müslüman-Hristiyan çatışmasına çekilmekte ve böylece Ermeni iddiaları ciddi destek bulmaktadır.” dedi.

Türkiye’nin akademik alanda ve lobicilik faaliyetlerinde yeteri kadar etkili olmadığı yorumunda da bulunan Atnur, “Son yıllarda Türkiye’de konuya dair bilimsel yayınlarda artış yaşansa da bunun yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Ancak eskiye nazaran elimizin daha güçlü olduğunu da ifade edebiliriz. Ermeni tarafının lobicilik faaliyetlerine milyonlarca dolar harcadığı düşünülürse, Türklerin, bu alana önem vermesi yerinde olacaktır. Nitekim Azerbaycan’ın daha ziyade Karabağ ve Hocalı katliamları bağlamında yürüttüğü lobicilik faaliyetlerinin, özellikle de Batı’da Ermeni tarafını zor duruma düşürmeye başladığı görülmektedir.” yorumunda bulundu.

Prof. Dr. Temuçin Faik ERTAN (Ankara Üniversitesi-Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü)

Prof. Dr. Temuçin Faik Ertan, soykırım söyleminin Osmanlı Devleti’ni arkadan vuranların kullandığı düzmece bir tabir olduğunu ifade etti. Ertan, “1915 yılının Mayıs ayında çıkarılan Sevk ve İskân Kanunu çerçevesinde Ermeniler, bölge halkının güvenliği için göç ettirilmişlerdir. Göç esnasında bazı Ermeniler, münferit hatalardan dolayı hayatlarını kaybetmiştir. Ermeniler, buna dayanarak soykırım söylemini kullanmışlardır. Ancak ortada herhangi bir soykırımın olmadığı açıktır.” cümleleriyle soykırım iddialarının mesnetsiz olduğunu vurguladı.

Batılı ülkelerin, Ermeni Meselesi’nde Türkiye’nin hassasiyetini bildiklerini belirten Ertan, “Batılı devletler, Türkiye’yi sıkıştırıp, birtakım siyasi ve ekonomik imtiyaz elde etme çabasına girmişlerdir. Nitekim Batı Dünyası’nın önde gelen devletleri tarafından konu, her yıl aynı bahanelerle  gündeme taşınmaktadır. Neticede biz de her yıl tekrar tekrar kendimizi anlatmak zorunda kalmaktayız. Anlaşılacağı gibi, bu konuda onları ikna etmek mümkün olmayacaktır. Çünkü Türkiye olaya tarihsel olarak bakmaktadır. Batılılar ise siyasi ve ekonomik çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Bu ortamda Türkiye’nin Batı Dünyası’nı ikna etmek için çaba harcamasının bir anlamı yoktur. Zaten hukukta iddiayı ortaya atan taraf, savını kanıtlama yükümlülüğüne haizdir. İddiayı ortaya atan karşı taraf olduğu için, bunu ispatlaması gereken de onlardır.” şeklinde konuştu.

Alev KILIÇ (Emekli Büyükelçi)

Emekli Büyükelçi Alev Kılıç, sözde Ermeni Soykırımı’nın Ermenilerin ve onları destekleyen kişilerin Türkiye aleyhine ortaya çıkardıkları bir kavram olduğunu dile getirdi. Kılıç, “İddia edilenlere göre yüzlerce Ermeni entelektüeli İstanbul’da tutuklanarak sürgüne gönderildi ve orada öldürüldü. 1915 yılında başlayan ve 1923 yılına kadar devam eden bu süreç soykırım olarak nitelendirildi. Oysa gerçekler, iddialardan tamamen farklıdır. Ermeniler tarafından yaratılan sahte tarih, realitenin çok dışındadır.” açıklamasında bulundu.

Ermenilerin, geçmişte tutuklandıklarını ama daha sonra 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nde yer alan Ermeni Yasası’yla (İtilaf Devletlerinin savaş esirleri ile Ermeni tutukluları İstanbul’da toplanacak ve koşulsuz olarak İtilaf Devletleri’ne teslim
edilecektir.) serbest bırakıldıklarını söyleyen Kılıç, “Türkiye’de kalan Ermeniler ise Anadolu’nun çeşitli yerlerine sürgüne gönderildiler. Ermeniler tarafından öne sürülen yüzlerce insanın tutuklanıp öldürülmesi olayının özünü de bu konu oluşturmaktadır. Kendilerini haklı çıkarmak için sahte bir tarih uydurdular ve kanıt olarak da bunları sundular.” dedi.

Soykırım iddialarının tek taraflı olduğunu ve tarihin çarptırılarak anlatıldığını dile getiren Kılıç, “İddiaların arkasında Türk ve Türkiye düşmanlığının olduğu açıktır. Tarihe bakıldığında görülmektedir ki;1877-1978 Osmanlı-Rus Savaşı’yla (93 Harbi) Kars ve Ardahan’ı almış olan Rusya Çarlığı, 1914 yılında Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girmesinin ardından Erzurum’a doğru ilerlemiştir. Rusları durdurma görevi 3.Ordu’ya verilmiş; ancak daha sonra yürütmeyi Enver Paşa devralmış ve ne yazık ki bahsi geçen dönemde Sarıkamış Faciası yaşanmıştır. Bu esnada Osmanlı Devleti içerisinde yaşayan Ermeniler ise hava şartlarını ve yol durumunu çok iyi bildikleri için Ruslara yardım etmiştir. Yaşanan gelişmeler sonrasında da Sevk ve İskân Kanunu çıkartılmış ve Ermeni nüfusun ülkenin başka yerlerine gönderileceği belirtilmiştir. Dolayısıyla planlı bir biçimde öldürme veya soykırım mevzubahis değildir.” yorumunu yaptı.

Başta ABD olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin 24 Nisan tarihini “Soykırımı Anma Günü” ilan etmesine ilişkin Kılıç, “İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar, Anadolu’daki işgal sürecinde en büyük desteği Ermenilerden aldılar. Bu aktörlerin belirtilen dönemde Ermenilere verdikleri vaatler vardır. Verilen bu vaatleri yerine getirememiş olmanın  sorumluluğunu taşıdıkları için birçok ülke tarafından 24 Nisan, ‘soykırımı anma günü’ olarak ilan edildi. ABD ise Ermenilerin, Osmanlı içinde elit tebaada yer almalarını sağlamayı misyon edinmişti. Bundan dolayı Washington yönetimi de aynı sorumluluk duygusu içerisindedir.” şeklinde konuştu.

İrfan Sapmaz (Gazeteci- CNN Türk Haber Koordinatörü)

Gazeteci İrfan Sapmaz, Ankara’nın kendi tezlerini uluslararası kamuoyuna anlatmakta yetersiz kaldığını belirterek, “Türkiye, 24 Nisan nedeniyle her yıl, özellikle de Batılı ülkelerin gündeminde oluyor. Batı tarafından 24 Nisan’a ilişkin yapılan açıklamalarla ve alınan kararlarla yapay bir gündem oluşturuluyor. Böylece Ankara’nın üzerinde baskı yaratılmaya çalışılıyor. Baskının da etkisiyle Türkiye, kendini dünya kamuoyuna tam olarak anlatamıyor. Türk yetkililerin yaptığı açıklamalar, uluslararası arenada yetersiz kalıyor.” dedi.

Türkiye’nin güçlü lobicilik faaliyetlerinin bulunmadığını belirten Sapmaz, “Ermeni ya da Yahudi diasporası gibi güçlü bir yapılanma kuramamış olmamız, lobicilik faaliyetlerimizin zayıf olduğunun göstergesidir. Türkiye, kendisine yönelik bir saldırı olmadan harekete geçmiyor. Azerbaycan’da yaşanan Hocalı Katliamı’nı dünyaya ilk kez duyuran ve katliam sırasında orada bulunan bir gazeteci olarak, hala Hocalı’yı dünyaya anlatamamış olmanın üzüntüsünü yaşamaktayım. Yalnızca Hocalı değil; diğer kardeş ülkelerde gerçekleştirilen katliamları da dünyaya anlatabilmiş değiliz.” açıklamasında bulundu.

Türkiye’nin lobicilik faaliyetlerinin gelişmemesinin bütçeden kaynaklandığını öne süren Sapmaz, “Yurt dışında, özellikle de ABD ve Batılı ülkelerde gerçekleştirilen lobicilik faaliyetlerinin tamamına ciddi bütçeler ayrılıyor. Türkiye’nin lobicilik faaliyetlerine yeterli bütçeyi ayırmadığı kanaatindeyim.” yorumunu yaptı.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

BİZİ TAKİP EDİN

3,006BeğenenlerBeğen
226TakipçiTakip Et
2,475TakipçiTakip Et
267AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz