Suriye’nin Kuzeyinde “Bölge” Tartışması: Güvenli Bölge-Tampon Bölge-Tarafsız Bölge

Ortadoğu’nun kör düğümü halini alan Suriye jeopolitiği son dönemde yeniden karar alıcıların ve siyaset yapıcıların dikkatlerinin merkezine yerleşmiştir. Gerek bölgesel gerekse uluslararası dengeleri etkileme kapasitesi olan Suriye Krizi’nde son günlerdeki hareketliliğin ve meseleye yoğunlaşılmasının temelinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’ın söz konusu ülkeden askerlerini çekeceğine dair açıklama yapması yer almaktadır. Ancak mesele tek boyutlu ve sadece Washington’a endeksli bir hadiseden daha fazla komplike ve sofistikedir.  Çünkü Trump’ın söz konusu sosyal medya deklarasyonunun öncesinde Ankara’dan en üst düzeyde yapılan açıklama ile Suriye’deki terör örgütlerine yönelik bir harekatın yapılacağı açıklaması gelmiş, ardından ABD askerlerinin çekileceği ilan edilmiş, devam eden süreçte ise Rusya, İran, Esad rejimi ve terör örgütleri denklemi etkilemeye yönelik hamleler ve algı süreçlerini aktive etmişlerdir.

Bu karmaşanın ortasında daha önceki dönemlerde de zaman zaman dile getirilen “güvenli bölge” tartışması ABD tarafından tekrar başlatılmıştır. Rusya ve İran’ın mesafeli durduğu bu seçenek Türk karar alıcılar tarafından da birkaç kere hem dile getirilmiş hem de gerek ABD gerekse diğer devletlerin karar alıcılarıyla müzakere edilmiştir. Trump’ın güvenli bölge çıkışından sonra Ankara’nın “terör örgütü”, Washington’un ise “müttefik” olarak ele aldığı Partiya Yekitiya Demokrat/Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) silahlı kanadı Yekineyen Parastina Gel/Halk Koruma Birlikleri’nin (YPG) komuta ettiği Suriye Demokratik Güçleri (SDG) de “güvenli bölge” seçeneğinin hayata geçirilmesine destek vermeye hazır olduklarını açıklamıştır. Ancak bu noktada söz konusu aktörlerin güvenli bölgeden kasıtlarının ne olduğu ve kavramın doğru kullanılıp kullanılmadığının iyice analiz edilmesi gerekmektedir. Çünkü söz konusu kavram altında farklı stratejik sonuçları olacak projeksiyonların hayata geçirilmesi olasılık dışı değildir. Hatta ABD veya PYD-YPG terör örgütü kavram aldatmacasıyla yeni bir oyunun ilk perdesini sahneliyor olabilir. Dolayısıyla ilk olarak üç aktörün de bahse konu fikre yaklaşımı ve sundukları projeksiyonun incelenmesi gerekmektedir.

Trump’ın çekilme kararından sonra Türkiye’yi YPG-PYD noktasında tehdit etmesiyle gelişen sürecinde “güvenli bölge” tezini öne sürmesi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la da konuyu müzakere etmesi her iki devletin aynı noktada durduğunun bir işareti gibi algı oluştursa da Washington’daki karar alma mekanizmasının bütün sacayakları üzerinden meseleye bakılması gerekmektedir. Trump, Kürtler olarak ifade ettiği PYD-YPG terör yapılanmasını bölgedeki vekilleri ve müttefiki olarak görmekte ve söz konusu kartı her zaman koz olarak tutmaya çalışmaktadır. Kamuoyuna yansıyanlara göre Suriye’de 20 mil yani 32 km’lik bir derinlikte tesis edilmesi tartışılan güvenli bölge yaklaşık olarak 460 km’lik bir alanı kapsamaktadır. Burada ABD tarafının niyetinin tartışılması gerekmektedir. Çünkü güvenli bölge önerisinden önce Türkiye’yi tehdit eden Trump’ın vekil aktörü olan terör örgütlerini korumak, kazanımlarını muhafaza etmek, ABD’nin çıkarlarını gözetmek gibi hedefleri olan ve Türkiye’ye karşı bir tampon bölge ile Rusya ve İran’a karşı denge alanı oluşturmak niyetinde olduğu iddia edilebilir.

Başkan Trump’ın önerisine başta sıcak bakmayan ve olumsuz tepki gösteren PYD-YPG veya SDG, sonradan uluslararası güvenceler verilmesi kaydı şartıyla destek vereceğini ve üzerine düşenleri de yerine getireceğini beyan etmiştir. Meselenin bu boyutunda iki önemli noktanın irdelenmesi gerekmektedir. Dikkate değer ilk nokta; oluşturulması düşünülen güvenli bölgenin terör unsurlarından temizlenmesi amaç olmasına rağmen sahadaki varlığının meşruiyeti tartışmalı olan ve Türkiye tarafından terör örgütü olarak tanımlanan PYD-YPG’nin sürece müdahil olmaya çalışmasıdır. Böylece söz konusu terör organizasyonu meşruiyet noktasında uluslararası anlamda bir aşama daha kat etmiş olacaktır. Ayrıca diğer terör örgütlerinden kendisini ayrıştırarak legalite elde etmeye çalışacaktır. Diğer nokta ise uluslararası garanti konusudur. Bu bağlamda uluslararası garantinin muhtevası ne olacak ve kime karşı garanti verileceğidir. Göstergelerden mevzu bahis terör örgütünün garanti noktasında Türkiye’yi işaret ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca bölgenin tesisi ve sürdürülebilirliğinin uluslararası birtakım garantilerin işletilmesi yoluyla ilerleyen dönemde tarafsız devlet gibi bir statüye dönüştürülmesi de arzu ediliyor olabilir. Türkiye’nin bu riskleri ve aleyhte işleyecek bir planı kabul etmesinin olabilirliğinin tartışılmasının dahi absürt olacağı gerçeği ışığında yukarıdaki satırlarda yer alan güvenli bölge, tampon bölge ve askersizleştirilmiş bölge kavramlarına dair tanımlamalar yapıldıktan sonra Ankara’nın tercihi ve tutumunu izah edilebilir.

Yabancı literatürde “security zones”, “protected areas”, “safe havens” “safe areas” gibi kavramlarla ifade edilen güvenli bölgenin içeriğinin ortaya konulması hem teorik karmaşa ve uluslararası hukuk bakımından net ve somut bir düzenleme olmaması hem de pratikte farklı uygulamaların aynı adla ya da benzer uygulamaların farklı kavramlarla ifade edilmesinden ötürü oldukça zordur. O nedenle bir yandan doktrin diğer yandan da Bosna, Irak gibi örneklerden hareketle ve BM nezdinde yapılan tanıma göre; güvenli bölge askerden arındırılmış, sınırları belirlenmiş, sivil hal ve tarafsız askeri birlik ile insanı yardım organizasyonlarının yer aldığı alandır. Esasındaysa sivil halkı çatışan taraflardan veya bir devletin baskı ve şiddetinden korumak amacıyla tesis edilen alanlardır. Oldukça yüzeysel olan bu tanımla beraber güvenli bölge tesisi için gerekli şartlar, geçerli olacak hukuk kuralları, sorumluluk ve görev alanları gibi başlıkların ise içi doldurulamamaktadır. Güvenli bölgeden farklı olan askersizleştirilmiş bölge ise sadece çatışan tarafların değil barışı koruma güçlerinin de içerisinde yer almadığı bölge anlamına gelmektedir.

Politik anlaşmazlıklar ve çevresel faktörler gibi nedenlerden dolayı yüzölçümü değişebilen alanlar olarak tanımlanan tampon bölge, uluslararası ilişkiler bağlamında düşman iki güç arasında tarafsız ve genellikle askerden arındırılmış bölge olarak ele alınmaktadır. Böylesi bir uygulamayı harekete geçirmek ve tampon bölgeyi tesis edebilmek için genellikle söz konusu düşman taraflar arasında konuya ilişkin bir uluslararası anlaşma imza edilir. Kıbrıs ve Lübnan’da örnekleri görülen tampon bölgeler Birinci Dünya Savaşı öncesi Belçika örneğinde olduğu gibi tampon devletler de olabilir. Bu noktada belirtilmesi gereken husus söz konusu bölgede Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yetkilendirilmiş barışı koruma kuvvetlerinin yer alacağıdır. Ayrıca devletlerin devlet dışı aktörlerle mücadele sürecinde tek taraflı olarak ilan edilen tampon bölgeler de söz konusu olmaktadır.

Son dönemdeki tartışmalarda çok sık kullanılan üç kavrama dair genel tanımlar yapmak suretiyle çizilen çerçeveden hareketle Ankara’nın güvenli bölgeden kastının ne olduğu sorusuna cevap arandığında ilk olarak ifade edilmesi gereken meselenin tüm tarafları için kavramların uluslararası hukuk, teknik boyut veya yazındaki içeriklerinin bir önemi olmadığıdır. Her aktör esasında farklı gerekçeleri ve amaçları olan farklı statüleri işaret etmeye çalışmaktadır. Ancak Türkiye kavramların gerçek anlamlarına daha yakın bir anlayışla öneri sunmaktadır. Türkiye’nin güvenli bölge tezi; Suriyeli sivillerin çatışan tarafların ve rejimin baskı, şiddet ve zulmünden korunması amacıyla bir alan oluşturulması temeline dayanmaktadır. Ayrıca insani yardım sağlanması da amaç edinmektedir. Tabi olarak güvenli bölge uygulamasının başarıyla yürütülmesi için uluslararası toplum da üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Ancak Türkiye açısından ABD’nin önerisi kuşkulu bir duruma işaret etmektedir. PYD-YPG terör örgütünün talepleri ise kabul edilir olmaktan uzaktır. Çünkü Birinci Körfez Savaşı sonrasında Irak’ın kuzeyinde uçuşa yasak alan ve “Çekiç Güç” tecrübesini yaşayan Ankara aynı oyunun Suriye’nin kuzeyinde oynanmasına müsaade etmeyeceğinin sinyallerini vermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı’nın 2015 yılında Erdoğan’ın sosyal medyadaki bir paylaşımını yeniden paylaşması bunun göstergelerinden birisidir. Erdoğan’ın söz konusu “paylaşımında her ne pahasına olursa olsun bir terör koridoruna müsaade edilmeyeceği” ifadesi açık bir yer almaktadır. Dolayısıyla Ankara, yeni bir tezgâha “eyvallah” demeyeceğini ve terör örgütünü meşru aktör haline getirecek her türlü projeye karşı duracağını olması gerektiği gibi net olarak ortaya koymuştur. Ancak bölgedeki siyasi ve insani krizin çözülmesi için gerekli olan güvenli bölgenin oluşturulması suretiyle hem bölge terör unsurlarından arındırılacak hem de sivil halka yönelik insanlık dışı uygulamaların önüne geçilebilecektir.