Suriye Satrancında Kimyasal Hamlesi

2010 yılında Ortadoğu’da esmeye başlayan “Arap Baharı” rüzgarı, 2011 yılında Suriye’de fırtınaya dönüşmüş ve ülkeyi iç savaşa sürüklemiştir. Suriye’de yaşanan çatışmalar ve iç savaş, 2017 yılına gelindiğinde ise “vekil savaşları”na dönüşmüştür. Bu vekil savaşlar ise her ne kadar literatürde yeni bir tartışma ve çalışma konusu olsa da teorik altyapısı Sun Tzu’ya kadar götürebilecek olan hibrit savaşlar üzerinden yürütülmektedir. Dolayısıyla, Suriye’de her ne kadar ülkenin çeşitli toplumsal katmanları ve rejim güçleri arasında cereyan eden bir savaştan bahsedilse de esasen başta Amerika Birleşik Devleti (ABD) ve Rusya Federasyonu olmak üzere, küresel ve bölgesel aktörlerin hibrit (melez) savaş araçlarıyla yürüttükleri bir vekalet savaşı (proxy war/piyonlarla savaş) ve buna bağlı olarak bölgesel ve uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden istikrarsızlığın hüküm sürdüğü bir tablodur. Bu kötü tablo 4 Nisan 2017 tarihinde Esed (rejim) güçlerinin, muhaliflerin etkin olduğu İdlib’in Han Şeyhun bölgesindeki sivil hedeflere yönelik kimyasal silah kullanımı ile daha da vahim bir boyuta ulaşmıştır.

Gerek savaş hukuku gerekse iç çatışma hukuku üzerinden bir tartışma yapıldığında mevcut rejimin bu hareketinin meşru veya hukukla örtüşen bir yanı olmadığı gibi insani değerler açısından da kabul edilemez bir hadise olduğu aşikardır. İnsanlık dışı olarak nitelendirilecek bu hadiseye yönelik uluslararası kamuoyunun büyük bir kısmı hemen ve doğrudan tepkisini dile getirmiştir. Bu gelişmeler üzerine ABD ise 7 Nisan 2017 tarihinde Suriye’deki Şinsar ve El Şayrat hava üslerine yönelik askeri bir operasyon gerçekleştirmiştir. ABD Başkanı Donald Trump’ın bizatihi emriyle başlatılan operasyon ile Akdeniz’deki ABD donanmasına ait savaş gemilerinden 60’a yakın Tomahawk Cruise füzesi kimyasal saldırıda kullanılan askeri hedefleri vurmuş ve Suriye meselesinde yeni bir dönem başlamıştır.

Gerek Suriye jeopolitiğinin gerekse bölgenin geleceğinin dizaynı açısından oldukça önemli olan bu gelişmenin okuması yapılırken, neden-sonuç ilişkisi ve hedef bağıntısının ortaya konulması gerekmektedir. Operasyonun görünür tek nedeni; Esed (rejim) güçlerinin sivillere yönelik kimyasal silah kullanımıdır. Her ne kadar Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ve Rus yetkililer tarafından yalanlansa da rejim güçlerinin kimyasal silah kullanımı uluslararası hukuk açısından da insani değerler açısından da kabul edilemez bir hadisedir. Saldırıda kullanılan “sarin gazi”, 1991 yılında Birleşmiş Milletler (BM) tarafından “kitle imha silahları” kategorisine alınmış; 13 Ocak 1993 tarihinde ise Paris’de BM Genel Sekreteri tarafından imzaya açılan ve 29 Nisan 1997 tarihinde yürürlüğe giren “Kimyasal Silahların Geliştirilmesinin, Üretiminin, Stoklanmasının ve Kullanımının Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşme” hükümlerine göre de bulundurulması dahi yasaklanmıştır.

Paris Konvansiyonu olarak ifade edilen Chemical Weapons Convention’a üye olan Suriye’nin kimyasal saldırıda bulunmasını meşrulaştıracak hiçbir argümanı bulunmamaktadır. Konu BM gündemine getirilmiş fakat Rusya’nın vetosundan dolayı herhangi bir karar alınması mümkün olmamıştır. Bu tıkanıklık üzerine ABD; herhangi bir uluslararası hukuk mekanizmasını işletmeksizin, tek taraflı müdahalesini gerçekleştirmiştir.

Trump yönetimi bu operasyon ile birden fazla mesaj vermeye çalışmış ve hedef ortaya koymuştur. Obama yönetiminin başarısız Suriye politikası hem ülkede krizin derinleşmesine hem de Rusya ve İran’ın nüfuzunu artırmasına sebebiyet teşkil etmiş; ABD’yi ise bu denklemde ikincil aktör konumuna getirmiştir. Rusya ile ilişkileri ve Rusya’ya bakışı iç kamuoyunda oldukça eleştirilen Trump ise, ABD’nin kırmızı çizgileri ve ulusal çıkarları üzerinden meşruiyet atfettiği bu operasyon ile bir yandan iç kamuoyuna diğer yandan ise uluslararası kamuoyuna mesaj vermiştir. İç kamuoyuna verdiği en önemli mesaj; “Rusya’nın etkisinde bir ABD Başkanı olmadığı” şeklindedir. Uluslararası kamuoyuna verdiği mesaj ise ABD’nin kırmızı çizgilerinin aşılması halinde, bölgesel ve uluslararası barışın tesisi ve ABD çıkarları için tek taraflı müdahalelerde bulunacağı şeklinde okunmalıdır. Böylece hem Başkan olarak kendi imajına hem de ABD’nin uluslararası imajına olumlu bir katkı sağlamaya çalışmıştır.

ABD’nin bu müdahalesinin Rusya’ya rağmen yapılması da bir diğer önemli husustur. Her ne kadar ABD, operasyon öncesi Rusya’da dahil olmak üzere bazı ülkelere bilgi verse de bu müdahale ile Rusya’nın da çıkarlarına dokunduğu aşikardır. Çünkü Esed güçlerini vurmak, dolaylı olarak müttefiki olan Rusya’yı vurmak demektir. Ayrıca vurulan üsler Rusya tarafından kullanılmakta ve İran’ın da paramiliter unsurlarını bu üsleri kullanarak ülkenin çeşitli bölgelerine naklettiği bilinmektedir. Böylece bu operasyon ile hem Suriye’nin askeri kapasitesi tahrip edilmiş hem de Rusya ve İran’ın ülkedeki harekat merkezlerinden birisi etkisizleştirilmiştir. Ancak vurulan hedefler arasında Rusya ve İran unsurlarının olmaması ABD’nin Rusya ve İran ile doğrudan çatışma niyetinde olmadığını göstermiştir.

Operasyon üzerinden verilen en net mesaj ise; ABD’nin uluslararası sistemdeki başat aktör iddiasından vazgeçmediği ve bu doğrultuda gereken stratejileri ve politikaları uygulamaktan çekinmeyeceğidir. Dolayısıyla Suriye üzerinden Ortadoğu jeopolitiğinin dizaynında ABD’nin etkisiz bir aktör olacağı beklentisi de boşa çıkarılmıştır.

Trump yönetiminin bu kararı, İngiltere başta olmak üzere Batı ülkeleri, İsrail ve Arap ülkeleri tarafından desteklenirken Rusya ve İran tarafından eleştirilmiştir. Bu bağlamda iki aktör Suriye’nin kimyasal silah kullanmadığını iddia etse de bu iddiayı doğrulayacak argüman bulmakta zorlanmaktadır. Rusya tepkisini bir aşama daha ileri götürerek BM’nin gündemine taşımış olup buradan bir sonuç alamamıştır. Rusya, meseleyi uluslararası hukuk boyutunda tartışmaya açmaya çalışmaktadır. ABD’nin “savaş ilanı” olmaksızın veya herhangi bir BM kararı olmaksızın Suriye’ye yönelik gerçekleştirdiği askeri müdahalenin uluslararası hukuk bağlamında meşru olmadığını ileri süren Rusya’nın, Esed yönetiminin hukuk dışı eylem ve katliamlarına sessiz kalması ise ayrı bir tartışma konusudur.

Operasyon ile gerek Suriye’de gerekse küresel sistemde “ben varım” mesajını veren ABD’nin bu müdahalesi sonrası Suriye’nin geleceğinin nasıl bir evrime tabi olacağı da önemli bir husustur. Bu bağlamda söz konusu askeri operasyon ile ABD, Suriye’nin geleceğinde belirleyici aktör olacağını ortaya koymuştur. Dolayısıyla Rusya, Türkiye, İran gibi aktörlerin ABD’yi daha fazla dikkate alması gerekmektedir. Oyun kartlarının yeniden dağıtıldığı Suriye’de aktörler değişmese de faktörler değişmiş gibi görünmektedir. Ancak bu operasyon ile Suriye’nin üçe bölünme riski daha da artmıştır. Böylesi bir riske karşı da bölge aktörlerinin dikkatli olması gerekmektedir.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Kadir Ertaç ÇELİK
Kadir Ertaç ÇELİK
ANKASAM ABD-Güvenlik Danışmanı

BİZİ TAKİP EDİN

3,030BeğenenlerBeğen
232TakipçiTakip Et
2,712TakipçiTakip Et
279AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz