Stratejik Ortaklıktan Stratejik Düşmanlığa Türk-Amerikan İlişkileri

Bu dillerde mevcuttur: English العربية Русский فارسی

Türk-Amerikan ilişkilerindeki kriz her geçen gün daha da derinleşiyor. Başlangıçta daha çok konjonktürel olarak değerlendirilen krizin aslında yapısal mahiyette olduğu ve bu gidişle taraflar açısından beraberinde radikal değişimlere yol açacağı, bu bağlamda eskilerinden çok daha farklı olduğu artık daha bir netlik kazanmış durumda. Yani ikili ilişkilerin geleceği açısından fazlasıyla kritik sayılabilecek bir dönemden geçiyoruz.

Bu köşede daha önce de bu mevzuyu birçok defa ele almış ve son yazılarımın birinde şu başlığı kullanmıştım: “Türk-Amerikan İlişkilerinde ‘İsim Sorunu’”. Söz konusu yazımdaki tespit cümlem ise aynen şöyleydi: “Nitekim ikili ilişkiler ‘dost’-‘düşman’ eksenli olarak adlandırılma sürecinde. Karşılıklı endişeler, tehdit algıları ve güven sorunu burada belirleyici olmaya devam ediyor.”

Peki, Türk-Amerikan ilişkilerindeki “isim sorunu” halen devam ediyor mu? Açıkçası artık hayır! Zira tanım her geçen gün “stratejik düşmanlığa” doğru bir seyir izliyor. Eğer ABD mevcut tavrını devam ettirir ise, 2000’li yılların başında temel kaygılarını oluşturan “Türkiye’yi Kaybetmek”, bir senaryo konusu olmaktan çıkacak ve bir realiteye dönüşecek.
Yani, ABD Başkanı Trump bir sabah uyandığında Türklerin: “Canın cehenneme Yanki, elveda NATO.” sürprizi ile karşılaşabilir. Ve Trump, muhtemelen bunu bir tweet ile öğrenecektir; zira anladığı dil ve yöntem bu!

Bu bağlamda ABD Başkanı Donald Trump’a Türkiye’den verilen tepkilerin dikkatlice takip edilmesinde fayda var. Dikkatlice bakıldığında Ankara’dan verilen; tam bir “mutabakat” ve “kararlılık” halini yansıtan bu mesajların şakasının olmadığı anlaşılacaktır. Bunun için ABD’nin Türkiye’ye bakarken kullandığı gözlüğü değiştirmesi gerekiyor elbette.

Zaten ABD’nin sorunu da buradan kaynaklanıyor. Yeni dünyaya ve Türkiye’ye eski alışkanlıkları içerisinde yaklaşmak. Oysa köprünün altından çok sular aktı. Her şey değişiyor; ittifaklar da…

Dolayısıyla Yeni Dünya Düzeni arayışı ve inşasının sadece ABD tekelinde olmadığını artık Washington’da oturanların anlaması gerekiyor. Artık onlar dünyanın “efendileri” değil. Tek kutuplu dünya inşa süreci 11 Eylül’den hemen iki ay sonra, 16 Kasım 2001’de sona erdi.

Türkiye’den ABD’ye: Tak Sepeti Koluna…

Bu noktada son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’ye verdiği şu mesaj oldukça önemli: “Biz göbeğimizden Amerika’ya bağlı değiliz. ABD, bu tavrını değiştirmez ise Türkiye gibi güçlü ve samimi bir ortağı kaybedeceğini de unutmamalı.”

ABD’ye verilen bu mesajın öz Türkçesi şu: “Biz size değil, siz bize göbekten bağımlısınız; Kafkaslar, Balkanlar, Karadeniz, Ortadoğu, Hazar, Orta Asya, kısacası Osmanlı-Selçuklu coğrafyası noktasında. Bunu, bizi kaybettikten sonra daha net anlayacaksınız. Biz Türkiye olarak iktisadi-mali krizi atlatabiliriz ama siz Türkiye’nin yerine bir başka gücü stratejik ortağınız/müttefikiniz olarak bu coğrafyaya oturtamazsınız. Nitekim bunu denediniz ama başaramadınız; “BOP Kürdistanı” denemeleriniz elinizde patladı. Diğer projeleriniz de bizi kaybettikten sonra başta Türk-İslam coğrafyası olmak üzere, dünyanın her bir yerinde elinizde birer birer patlayacaktır.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu mesajı Afrika’dan verdiğini de bu vesileyle belirtelim. ABD’li “dostlarımız” söz konusu mesajın “zamanlaması” ve “yeri” konusunda eminim biraz kafa yoracaklar ve bunun ne anlama geldiğini çok kısa bir zaman dilimi içinde çözeceklerdir. Dolayısıyla, burada ABD’nin tepkilerinden ziyade Türkiye’nin ortaya koyduğu tepki ve bu bağlamda alacağı kararlar elbette daha önemli. Zira ABD’nin ne istediği belli; belli olmayan Türkiye’nin buna nasıl bir cevap vereceği.

Türkiye ABD’ye Göre Niçin Daha Rahat?

Türkiye’nin vereceği karar sadece Türk-Amerikan ilişkilerinin seyri açısından değil, “Yeni Yalta Düzeni”nin geleceği açısından da önemli. Çünkü Türkiye’nin kararı inşa halindeki yeni uluslararası sistemin “yönünü”, “adını” ve “adresini” büyük ölçüde belirleme kapasitesine sahip. ABD’nin öfkesi, tepkisi ve pek tabi ki çaresizliğinin altında yatan neden de bu. Buna karşılık Türkiye bir takım endişelere sahip olmakla birlikte, ABD’ye kıyasla daha rahat. Nasıl ve neden mi? Sıralayalım…
Öncelikle, Türkiye artık Batı’nın ve bu bağlamda ABD’nin eski gücüne sahip olmadığının farkında. Batı, dünyanın yeni hasta adamı ve çöküş psikolojisine girmiş durumda.

Yani: 1. Türkiye’nin karşısında yekpare bir Batı yok. En temelde ABD, AB-Almanya ve İngiltere olmak üzere üçe bölünmüş durumda; 2. Dolayısıyla ABD artık Batı üzerindeki liderliğini de kaybetmiş bir güç durumunda; 3. Daha da ötesi, Batı’nın kendi içinde eş zamanlı olarak bir “bağımsızlık” ve “güç mücadelesi” başlamış durumda. (ABD-Almanya/AB-İngiltere arasındaki ilişkilere bu perspektiften bakmakta fayda var. Özellikle Almanya’nın AB üzerinden ABD’ye karşı yürüttüğü mücadele bu bağlamda değerlendirilebilir); 4. Batı’daki bu üç güç merkezi açısından Türkiye ile işbirliği kendi gelecekleri açısından oldukça önemli; 5. Dolayısıyla Batı’nın geleceği bu noktada büyük ölçüde Türkiye’ye, onun yapacağı tercihe bağlı.
Benzer durum, “Türkiye-Yükselen Doğu” açısından da geçerli. Şöyle ki… Eğer “Yükselen Doğu” Türkiye’yi kaybederse, Batı karşısındaki mücadeleleri de büyük ölçüde darbe alacaktır. Türkiye’yi kaybetmek, onlar açısından domino bir etkiye yol açacaktır. Çünkü Türkiye’nin kaybı beraberinde İran’ın, İran’ın kaybı Rusya’nın, Rusya’nın kaybı ise Çin’in kaybetmesi ile eşdeğer olacaktır.

Bundan ötürü en azından Rusya ve Çin Türkiye’nin yanında konuşlanmak mecburiyetindedir. İran ise tüm güçlere karşı; gerek “Çöküşteki Batı” gerekse de “Yükselişteki Doğu” bağlamında Türkiye ile birlikte hareket etmek zorundadır. Bu husus, İran ve diğerleri açısından bir “seçenek” değil, “stratejik bir zorunluluk”tur! Türkiye’nin sahip olduğu jeopolitik-stratejik konum ve önem, bunu onlara adeta emretmektedir.

Evet, konjonktür; tarih, coğrafya ve siyaset boyutuyla Türkiye’ye eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Bu yüzyılda bir gelen fırsattır ve hiç kuşkusuz Ankara bunu değerlendirmeye çalışmaktadır. Her şeye rağmen, sabırla ve inatla yürütülmeye çalışılan dengeye dayalı çok boyutlu dış politika anlayışının temelinde bu yatmaktadır.

Rahmetli Hocamız Prof. Dr. Necmettin Erbakan ile başlayan “Bana ne Amerika’dan” çıkışı ve “şahsiyetli dış politika” inşa süreci bundan sonra daha bir hız kazanacaktır. Bundan hiç kimsenin endişesi olmasın!

Kaynak Milli Gazete
Yazarın diğer yazıları