Söylem ve Kararları Üzerinden Trump’ı Anlamaya Çalışmak

8 Kasım 2016 tarihinde yapılan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) 58. Başkanlık Seçimi sonrasında Cumhuriyetçilerin adayı olan Donald Trump, rakibi Demokratların adayı Hillary Clinton’dan ülke genelinde daha az oy almasına rağmen, seçmenler kulübü veya seçmenler kurulu olarak ifade edilen delege sayısında üstünlük elde ederek seçimleri kazandı. 20 Ocak 2017 tarihinde de koltuğu selefi Hüseyin Barack Obama’dan devralarak ABD’nin 45. başkanı oldu. Yeni Başkan gerek adaylığı döneminde gerekse seçim sonuçlarının belli olmasından devlet başkanlığını devraldığı 20 Ocak 2017 tarihine kadar olan geçiş dönemindeki söylemleri ve başkanlık koltuğuna oturmasının ardından aldığı kararlarla bir yandan ABD diğer yandan da uluslararası kamuoyunu ziyadesiyle meşgul etmiştir. Trump göreve devam ettiği süre boyunca da hem ABD hem de uluslararası kamuoyunun en önemli tartışma konularının başında yer alacak gibi durmaktadır. Adaylığından başkanlığının ilk günlerine kadar olan dönemde, söylem ve kararları üzerinden bir okuma yaparak Trump’ın politik duruşu analiz edilmeye çalışıldığında 5 karar ve 5 söylem ön plana çıkmaktadır.

Karar 1: Kuzey Dakota Petrol Boru Hattı. Çevrecilerin tepkisi ve baskılarından dolayı Obama tarafından onay verilmeyen boru hattı projesi inşası Trump’ın göreve gelir gelmez onay verdiği işlerin başında yer almıştır. Bu bağlamda Keystone XL ve Dakota Access boru hattı projeleri onaylanmış olup, inşası başlayacaktır. Karar, ABD iç politikasını ve kamuoyunu ilgilendirirken; Trump’ın çevre gibi konuları çok önemsemediğinin, ekonomik ve stratejik değeri olan projeleri tepkilere rağmen hayata geçirmeye çalışacak bir siyasi kişilik olduğunun ilk işaretlerini vermektedir.

Karar 2: İklim Eylem Planı. Obama yönetiminin “İklim Eylem Planı”, Trump göreve gelir gelmez White House/Beyaz Saray internet sitesinden kaldırılmıştır. Bu bağlamda Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, Obama yönetiminin aldığı kararların ABD endüstrisine fazlaca zarar verdiği ve başta İklim Eylem Planı olmak üzere bu tarz uygulamaların ivedi bir şekilde kaldırılacağı belirtilmiştir. Boru hattı kararı ile paralellik gösteren bu karar, Trump’ın ekonomik faydayı diğer unsurların çok üstünde tutuğuna işaret etmektedir. Ayrıca, her iki karar da önceki yönetimin aldığı kararların reddi olduğundan, mevcut yönetimin eski yönetimle bir hesaplaşma içerisinde olduğu ve olacağı ihtimalini gündeme getirmektedir.

Karar 3: Vize Sınırlaması. 7 Ortadoğu ve Afrika ülkesi vatandaşlarına karşı vize sınırlaması kararnamesi Trump’ın hem en fazla gündeme gelen hem de en fazla tepki çeken kararı olmuştur. Bu karar kapsamında Suriye, Irak, İran, Libya, Somali, Sudan ve Yemen  vatandaşlarına verilen vizeler geçici olarak  askıya alınmıştır. İlgili kararnamenin imzalanmasının ardından Seattle’da federal bir yargıç tarafından geçici durdurma kararı alınmış, Trump yönetimi ise kararı temyize götürmüştür. Karara karşı gerek ABD’de gerekse diğer ülkelerde sokak gösterileri başta olmak üzere üst perdeden tepkiler gösterilmiştir. Tepkiler sadece halk kitleleri veya Müslüman ülke liderlerinden değil ABD’deki yargı çevrelerinden de gelmiştir. Bu karar, Trump’ın Müslümanlara bakışına dair fikir edinilmesine yönelik bir argüman olmaktadır. Bu argüman üzerinden bir değerlendirme yapıldığında “Trump, Müslümanları bir tehdit ve öteki olarak görecek, ayrıca dış politikasının önemli bir ayağını da bu husus oluşturacak” denebilir.

Karar 4: Trans-Pasifik Ortaklığı (TPP) Anlaşmasından Çekilmesi. 5 yılı aşan bir süre müzakereleri süren ve 12 ülkenin dahil olduğu Trans Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nın 2018 tarihinde yürürlüğe girmesi beklenilmekteydi. ABD, Avustralya, Brunei, Kanada, Şili, Malezya, Meksika, Yeni Zelanda, Peru, Singapur, Vietnam ve Japonya’nın yer aldığı bir ticari ortaklık anlaşması olan TPP Anlaşması, “başarısızlık ve hayal kırıklığı” olarak değerlendirilen Obama dış politikasının nadir başarılarının biri olarak ifade edilmekteydi. Anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için ise; anlaşmaya taraf olan ülkelerin toplam Gayrı Safi Yurt İçi Hasılası/GSYH’sinin en az %85’ini temsil eden en az altı ülkenin anlaşmayı onaylaması gerekmektedir. ABD’nin anlaşmadan çekilmesi hem hukuki hem de siyasi açıdan anlaşmanın yürürlüğe girmesini namümkün hale getirmektedir. Söz konusu anlaşma ABD’nin ekonomik hegemonyasına en ciddi meydan okumanın sahibi olan Çin’e karşı Asya-Pasifik’te uygulanacak olan dış politika stratejisinin önemli bir enstrümanı olabilecek iken; Trump’ın anlaşmadan çekilmesiyle görünürde kazançlı çıkan ülke Çin olmuştur. Ancak gerek Trump’ın Çin’e bakışı gerekse de Çin tarafından üst düzey yetkililerin Trump’a dair açıklamaları analiz edildiğinde, Asya-Pasifik’te Çin ile çatışmalar yaşanacağını beklemek gerekmektedir. Kısa vadede bu karardan Çin kazançlı çıkarken, esas olarak Trump’ın Çin hamlesini beklemek ve olası senaryolara hazırlıklı olmak gerekmektedir.

Karar 5: Meksika Sınırına Duvar Örülmesi. Uzun bir süredir ABD kamuoyunda tartışılan kararnameye göre ABD-Meksika sınırına 3200 km’lik bir duvar örülecek ve bunun maliyetleri federal hükümet tarafından karşılanacaktır. Trump ve kurmayları kararnamenin imzalanmasının ardından duvarın maliyetinin Meksika’dan tahsil edileceğini açıklaması, duvar örülmesine karşı oluşan tepkinin iyice artmasına neden olmuştur. Bu karar, kara ihracatının %85’ini ABD’ye yapan Meksika için kabul edilemez bir durum iken; Trump ise göçmen karşıtlığını ve çatışmacı siyasi kişiliğini bu kararla bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Söylem 1: Suriye’de Güvenli Bölge. Tunus’ta bir seyyar satıcının kendisini yakması ile başlayan ve domino etkisi göstererek Ortadoğu ve Afrika ülkelerine yayılan Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin günümüzdeki en önemli ayağı olan Suriye’ye ilişkin Trump yönetiminin güvenli bölge açıklaması oldukça önemli bir hadisedir. Bu açıklama başta Suriye olmak üzere bütün Ortadoğu ülkelerini ilgilendirirken Türkiye açısından da en önemli konuların başında yer almaktadır. Suriye’de 2011 yılından itibaren devam eden çatışma veya iç savaş ortamı sadece Suriye’yi için değil, bölge ülkeleri başta olmak üzere bütün uluslararası sistemi tehdit eden ve ilgilendiren önemli bir bölgesel güvenlik sorunudur. Türkiye tarafı uzun bir süredir Suriye’de güvenli bölge oluşturulması gerekliliğini en üst düzey yetkilileri aracılığıyla gündeme getirmektedir. Ancak başta Obama yönetimi olmak üzere bölge aktörleri ve bölgeyi etkileme kapasitesi olan aktörler, Türkiye’nin bu önerisine sıcak bakmamışladır. ABD Başkanı Trump’ın güvenli bölge açıklaması ise bazı çevrelerce heyecanla karşılanmıştır. Ancak ABD tarafı ile Türk tarafının güvenli bölge bağlamında meseleye bakışları birbirleri ile örtüşmemektedir. Türkiye güvenli bölge ile, özellikle PYD’nin Fırat’ın batısına geçmemesi ve burada bir Kürt koridoru inşasının engellenmesini amaçlarken; ABD ise güvenli bölge için en önemli partner olarak PYD’yi ele almaktadır. ABD yönetiminin böyle bir karar alması Türkiye tarafından milli ve hayati bir tehdit olarak görülmektedir. Ancak Erdoğan – Trump görüşmesi ve ardından CIA Başkanı Mike Pompeo’nun Türkiye ziyareti, bu süreçte diplomatik kanalların açık tutulacağı ve tarafların müşterek bir noktada buluşacağına dair umut vermektedir. Bütün bunlara rağmen ifade edilmedir ki; Trump yönetimi PKK’nın Suriye’deki uzantıları ile müttefiklik ilişkisini sürdürmekte ısrar ederse, Türkiye ile ilişkileri Türk karar alıcıları ve kamuoyu tarafından sorgulanacaktır.

Söylem 2: Radikal İslam’la Mücadele. Trump’ın sürekli dile getirdiği “İslami terör ve radikal İslam’la mücadele”, ABD eski Başkanı G. W. Bush dönemini akıllara getirmektedir. ABD’nin yeniden bir medeniyetler çatışması projesi ile uluslararası sistemi inşa etmeyi hedeflemesi ve bu bağlamda Müslümanları öteki olarak betimlemesi, gerek İslam dünyası gerekse uluslararası sistem için oldukça ürkütücü bir senaryodur. Ancak Trump’ın söylemleri, ABD’nin İslam dünyası ile ilişkilerinin çatışmacı bir düzlemde olacağını ortaya koymaktadır.

Söylem 3: Müslüman Kardeşler’in Terör Örgütü Listesine Dahil Edilmesi. Beyaz Saray çevrelerince dile getirilen bu durum, yukarıda bahsedilen “Radikal İslam’la Mücadele” söylemi çerçevesinde ele alınabilir. Müslüman Kardeşler, Ortadoğu ve Arap orijinli İslami bir siyasi hareket olarak kendisini tanımlarken ve silahla arasında mümkün olduğunca mesafe koyarken Müslüman Kardeşleri terör örgütleri listesine dahil etmek hukuki olmaktan ziyade siyasi argümanlarla açıklanabilir. Böylece başta Mısır olmak üzere ABD çıkarları ile çatışan Müslüman Kardeşler’e karşı bir yıpratma süreci başlatılırken; diğer yandan ise halk katmanlarında desteği olan bir oluşumun terörist hareket olarak nitelendirilmesi ile beraber Ortadoğu’da toplumsal çatışmaların daha da şiddetlendirilmesine ve yayılmasına zemin hazırlanılmaktadır.

Söylem 4: İran ile İlgili Söylemler. Adaylığı döneminde Obama yönetiminin İran politikasını eleştiren Trump, özellikle kamuoyunun “nükleer anlaşma” olarak nitelendirdiği anlaşmanın büyük bir stratejik hata olduğunu ileri sürmüştür.  ABD Başkanı olduktan sonra da İran’a karşı yaptırımların devam edeceğini ve nükleer anlaşmanın yeniden ele alınacağı hatta iptal edileceğini belirtmiştir. İran tarafı da Trump’a karşı ağır bir eleştirel dil kullanmakta ve her iki ülke arasında tehdit boyutuna varan açıklamalar yapılmaktadır. Özetle Trump döneminde ABD  ve İran arasında krizlerin, diplomatik çatışmaların ve dolaylı askeri çatışmaların (vekil savaşları aracılığıyla) yaşanacağı aşikârdır.

Söylem 5: İsrail ile İlgili Söylemler. Trump iç politikada her ne kadar Yahudi sermayesi olarak nitelendirilen gruplarla çatışsa da İsrail konusunda oldukça hassas ve dikkatli bir strateji izlemektedir. Trump; Obama yönetiminin son günlerinde, BM Güvenlik Konseyi tarafından 14 kabul 1 çekimser oyla kabul edilen karara, İsrail yönetimi kadar sert bir tavır koymuştur. İsrail’in Doğu Kudüs dahil olmak üzere Filistin topraklarındaki yasadışı yerleşimlerine son verilmesi istenen bu karar sonrası Trump, İsrail tarafına “20 Ocak’ı bekleyin, her şey çok güzel olacak” şeklinde mesaj vermiştir. Ayrıca Trump, ABD’nin bu karara ilişkin oylamada çekimser kalmasını, yani veto hakkını kullanmamasını da ağır bir dille eleştirmiştir. Trump’ın bu tutumu, ABD’nin Ortadoğu politikasının İsrail merkezli olacağına dair önemli bir argümandır. ABD, Obama yönetimi ile Netanyahu yönetimi arasında yaşanan krizleri unutup geleneksel müttefiklik anlayışı çerçevesinde bölgede birlikte hareket etme niyetini açıkça ortaya koymaktadır.

ABD Başkanının adaylığından günümüze kadar olan süreçteki söylemleri ve kararları üzerinden bir okuma yapıldığında ilk tespit olarak; Trump’ın popülizm ruhuna uygun, çatışmayı ve çatışmalardan güçlenmeyi amaçlayan bir lider portesi çizdiği ifade edilebilir. Dış politikaya siyasi kült bağlamında Cumhuriyetçi, kişisel özellikleri bağlamında da iş adamı perspektifinden bakan Trump, az maliyet ile maksimum faydayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda ABD ekonomisine yük olarak gördüğü göçmenlere yönelik keskin tavrı, önümüzdeki süreçte de devam edecek gibi durmaktadır. Ancak bu noktada belirtilmelidir ki; sermaye, çatışma ortamından kaçan bir yapıya sahiptir. Trump’ın çatışmacı tavrı hem ABD’nin iç ekonomik yapısı hem de uluslararası ekonomik çıkarları bağlamında negatif bir durumun ortaya çıkması potansiyelini de bünyesinde barındırmaktadır.

ABD’nin küresel hegemonyası için Avrupa ve Asya-Pasifik’deki çıkarlarına odaklanan Trump, bu bağlamda Rusya ile işbirliği süreçlerini işlevsel kılmayı amaçlarken, Obama yönetiminin aksine Çin’i, Rusya üzerinden dengelemeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda Çin konusunda anlaşılması halinde özellikle Ortadoğu jeopolitiğinin yeniden şekillenmesinde ABD ve Rusya’nın birbiriyle uyumlu hareket etmesi de gündeme gelebilecektir.

Ortadoğu politikası bağlamında ise, Trump’ın İsrail merkezli bir politika izlemesi ihtimali ve İran karşıtı duruşu, 2003 Irak Müdahalesi sonrası kendisine oldukça alan açılan İran’ın bölgede yeniden izole edilmesini gündeme getirebilir. ABD, geleneksel müttefiklerine geri dönüşün sinyallerini vermektedir. ABD’nin Ortadoğu’daki geleneksel müttefikleri İsrail, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın çıkarları bağlamında da için bu politika konsepti uygundur. Burada söz konusu ülkelere Ortadoğu’da alan açılabilir. Lâkin Ortadoğu jeopolitiğinin iki önemli ayağı olan Suriye ve Irak meselelerinde; ABD’nin, yerel aktör olarak ele aldığı PKK terör örgütünün söz konusu bölgelerdeki uzantısı olan PYD – YPG unsurlarını müttefik olarak görmesi, Türkiye açısında kabul edilebilir bir durum değildir. Trump’ın güveli bölge açıklaması da Türkiye’nin tezleri ile örtüşmemektedir. Bu bağlamda Türkiye, Azez – Cerablus hattında PKK unsurlarından da arındırmış bir güvenli bölge amaçlarken, Trump yönetimi güvenli bölgenin PYD ile birlikte tesis edilmesini amaçlamaktadır. Bu durum, iki ülke arasındaki ilişkilerin seyrini de etkileyecek önemli bir farklılaşmadır. Bununla beraber, CIA Direktörü Mike Pompeo’nun Türkiye ziyareti sonrası, ABD yönetiminin bu konsepti sorgulayıp sorgulamayacağı da merak unsurudur.

Sonuç itibariyle söylenmesi gereken; Trump dönemi ABD dış politikası agresif bir çizgide geleneksel müttefiklere geri dönecek ancak bu bağlamda yeni krizlerin ortaya çıkması veya var olan krizlerin derinleşmesi de kuvvetle muhtemel olacaktır.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

BİZİ TAKİP EDİN

3,028BeğenenlerBeğen
230TakipçiTakip Et
2,718TakipçiTakip Et
278AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz