Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi

Soçi Zirvesi: Beklenmedik Bir Gelişim mi?

Giriş

Dış politikada “değişim” olgusu yaygın bir nitelik olmakla birlikte derin değişimlerin yaşandığı belli dönemler vardır. Diğer taraftan devletlerin dış politikasında muhtemel olan varyasyonlar küçük ayarlamalar/düzeltmeler veya nüanslar yoluyla olabileceği gibi köklü bir biçimde yeniden yönlendirmeler de gerçekleşebilir. Ayar, program, problem/hedef ve uluslararası oryantasyon değişiklikleri şeklinde olmak üzere dış politikada en az dört aşamalı değişim yaşanmaktadır. Bu çerçeveden hareketle genelde mevcut rotasının yetersiz olduğunu, yanlış yönlendirildiğini veya artık geçerli olmadığını düşünen karar vericiler belirli dönemlerde dış politika stratejilerinde dönüşüme açık olmakta ve tercihlerini bu yönde şekillendirmektedir.

Türkiye’nin Suriye krizine yönelik tutumuna bu perspektiften bakıldığında dış politika stratejisinde yeniden düzenlemelerin yapıldığı görülmekle birlikte mevcut stratejiden kopma söz konusu değildir. Dolayısıyla yaşanan süreçler köklü bir dış politika değişikliği olarak yorumlanmamalıdır. Bu açıdan Türkiye bir eksen kayması durumu yaşamamakta, Avrasya eksenine doğru ideolojik bir geçişi bulunmamaktadır. Gelinen durum itibarıyla sadece Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği (AB) odaklı bir dış politika yürütülemeyeceğini ve bunun realiteden uzak bir yaklaşım olduğunu vurgulayan Türkiye’nin Rusya ve İran’la yoğun diplomatik faaliyet yürütmesi bu minvalde değerlendirilmelidir. Burada gerçekleşen olan Türkiye’nin reel-politik düzlemde yürütmeye çalıştığı diplomatik girişimlerdir.

Uzlaşı Zemini

Türkiye’nin Suriye krizine yönelik hedef değişikliğine gitmesinde en etkili faktör “terör” dür. Bölgesel düzlemde etkin bir pozisyonda olma gayesinde olan Türkiye sınırlarında terör yapılarının yuvalanmasını istememektedir. ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Demokrat Birlik Partisi (PYD)’yle işbirliği halinde olduğunu gösteren kanıtlar Ankara’nın güvenlik kaygılarının artmasına ve Suriye krizine yönelik tavrında değişikliğe gitmesine neden olmuştur. 15 Temmuz başarısız darbe girişimi sonrası ABD’nin takındığı tutum ve sonrasında yaşanan sıkıntılı süreçler de Türkiye’nin Ortadoğu bölgesinde yaşanan gelişmelerde ki tavrını etkileyen başat etmendir. Sonuçta, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin gerginleşmesi ve Trump yönetiminin Ortadoğu politikasını İsrail merkezli olarak yeniden inşa etmesi Türkiye’nin dış politika tercihlerini yeniden gözden geçirmesine neden olmuştur. Buna karşılık üç ülke arasında yaşanan yakınlaşma ve uzlaşı süreci doğal olarak ABD ve İsrail’i rahatsız etmektedir. Suriye krizinin çözümüne yönelik olarak ABD, İsrail’in istemediği bir tablonun çıkmasına engel olmaya çalışacak gibi gözükmektedir. Diğer taraftan Suriye iç savaşının gelişimi ve bölgesel güç dengeleri de Türkiye’nin tercihlerinde dönüşüm yaşanmasını gerekli kılan bir başka unsurdur.

Türkiye’nin Ortadoğu bölgesine yönelik dış politika stratejisinde küresel aktörleri dikkate almadan herhangi bir girişimde bulunmasının mümkün olamayacağı bilinen bir gerçektir. Bu realiteden hareketle Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda küresel ve bölgesel aktörlerle uzlaşı yolu tercih etmesi rasyonel politikanın gereğidir. Aksi takdirde politik tercihlerde ısrarcı bir tavır izlenmesi çatışmacı bir yaklaşım olacağından yüksek risk barındırmaktadır. Nitekim Türkiye’nin Rusya ve İran’la uzlaşma arayışına gitmesi bu doğrultuda yorumlanmalıdır. Küresel ve bölgesel güçlerle doğrudan ya da dolaylı herhangi bir çatışma ortamında yer almak istemeyen Ankara yönetimi kendi ulusal güvenliği nedeniyle PYD’yle mücadelede etkin olma arzusu taşımakla birlikte yaşanan insani trajediye de son verilmesi ve bölgede istikrar sağlanması gerektiğini her fırsatta dile getirmektedir.

Gelişen tüm bu olaylar neticesinde 2011 yılından bu yana süregelen savaşa siyasi bir çözüm bulmak amacıyla bir araya gelen Türkiye, Rusya ve İran bu krizde garantör ülke pozisyonunu almışlardır. Bu çerçevede Astana Süreci’yle birlikte Rusya, İran ve Türkiye arasında ciddi adımların atılması ve bu doğrultuda çatışmasızlık bölgesi oluşturulması gibi önemli sonuçların dikkate alınması kayda değer gelişmelerdir. Her ne kadar Türkiye’nin öncelikleri İran ve Rusya’dan farklı olsa da üç ülke arasında uzlaşı sağlanması mevcut tercihlerin birbirine yakın olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Sonuç

Ortadoğu coğrafyasında yaşanan gelişmeler dramatik dönüşümlerin yaşanabileceği ihtimalini göstermektedir. Bölgede köklü politik değişimlerin söz konusu olması, Türkiye ve İran gibi ülkelerin güvenlik algılarının gözden geçirilmesine neden olabilir. Bu noktada bölgede yapılmak istenen yeni inşa sürecinin iyi değerlendirilmesi gerekmektedir.

Suriye krizinde Moskova ve Tahran ikilisinden farklı tarafta yer alan Ankara’nın bu iki ülkeyle bir araya gelmesi daha fazla ortak hedefin mevcudiyetine işaret etmektedir. Nitekim Türkiye Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın, Rusya ve İran’ın varlığına karşı ABD’nin hem Devlet’ül Irak ve’ş Şam (DEAŞ)’ı hem de PYD-Halkçı Koruma Birlikleri (YPG)’yi potansiyel bir karşı ağırlık olarak kullandığına dair işaretlerinin olduğuna yönelik açıklaması gelinen noktayı açıklayıcı niteliktedir.

Rusya, Suriye ve İran üçlüsünün bölge üzerindeki nüfuzunu kırmak isteyen ABD ile İsrail dış politik hamlelerini bu çerçevede geliştirecektir. Diğer taraftan Suudi Arabistan ve Lübnan ekseninde bölgede etkili olmak isteyen ABD ve İsrail’e karşılık da Rusya ile İran’ın politik tercihleri belirleyici rol oynayacaktır. Bu noktada Ortadoğu coğrafyasında yaşanan güç mücadelesi ve dengesi Türkiye açısından hayati önem arz etmektedir. Türkiye bu güç mücadelesindeki pozisyonunu ulusal çıkarlarıyla uyumlu manevralar eşliğinde korumalıdır.

Her ne kadar Türkiye, İran ve Rusya arasında süreç olumlu yönde ilerlese de PYD-YPG konusunda görüş ayrılıklarının da varlığı mevcuttur. Geçmişten bu yana PYD-YPG’yle ilişkisi bilinen Rusya örgütle ilişkisini ABD temelinde şekillendirmektedir. Bu doğrultuda Moskova, Washington’un söz konusu örgüt üzerinde tek söz sahibi olmasını istememektedir. Bu süreçte Türkiye’nin öncelikli yaklaşımının ulusal güvenlik-çıkar temelli olarak doğrudan ilintili olduğu düşünülürse Rusya’nın örgütle ilişkisi önemli bir ayrıntıdır. Buna mukabil olarak S-400 hava savunma füze antlaşmasının Moskova’yla yapılması da bu çerçevede stratejik bir hamle olarak değerlendirilebilir. Ulusal çıkar algısının bölgesel güvenliğin sağlanması temelinde şekillenen Türkiye’nin karar alıcıları bu yönde stratejik hamleler yapmaktan çekinmemektedir. Burada belirleyici olan unsur Rusya ve İran’ın, Türkiye’nin elini rahatlatacak adımları atıp atmayacağıdır.

Sonuç olarak, Türkiye ulusal güvenlik algısı açısından bölgede PYD-YPG varlığını istememekte ve bölgesel güç olarak etkinliğini koruma gayesindedir. Dış politika tercihlerini bu düzlemde gerçekleştiren Türkiye’nin Suriye Krizi’ne ilişkin siyasi çözümün ortağı olması ve uzlaşı zemininde belirli tavizler vermesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu türden hamleler yapan Türkiye’nin de Rusya ve İran’dan gerekli adımların atılmasını beklemesi doğaldır. Bölge üzerinde ABD ve İsrail ortak etkinliğini kırma arzusunda olan Rusya’nın, Türkiye olmadan bu yönde bir gelişim sağlaması mümkün görülmemektedir. Bu bağlamda PYD-YPG’yle arasında set çekmiş bir Rusya ile Türkiye’nin ortak zeminde buluşması bölgesel istikrarın sağlanmasında önemli bir fırsat olarak nitelendirebilir. Soçi Zirvesi sonrası liderler tarafından yapılan açıklamalar olumlu gelişmelerin göstergesidir. Önümüzdeki süreçte gerçekleşecek olan Cenevre Zirvesi sorunun ne yönde şekilleneceğinin belirlenmesi bakımından önemlidir.

Yazarın diğer yazıları