Rus Dış Politikasında Türkiye Esnekliği: Konjonktürel Zaruret mi – Stratejik Dönüşüm mü?

Rusya Federasyonu ile Türkiye arasındaki ilişkiler, 1900’lerin başlarında inşa edilmiş iki genç devlet arasındaki ilişkilerin ötesinde yüzyıllara dayanan imparatorluk, konfederasyon ve ulus-devlet tecrübelerinin söz konusu olduğu iki kadim milletin etkileşimidir. Bahse konu milletlerin tecrübeleri arasında kurmuş oldukları devletlerin bölgesel rekabetleri ve sistemsel dönüşümlerin getirdiği iki büyük dünya savaşı da yer almaktadır.

Tarihsel olarak geçmişi eskilere dayanan ikili ilişkilerde çatışma ve rekabet ortamı olmakla beraber dönemsel olarak işbirliği süreçleri de yaşanmıştır. Ayrıca iki millet tarihin önemli kırılma noktalarında kimi zaman benzer kaderi de yaşamışlardır. Günümüzde ise Türkiye ve Rusya Federasyonu arasındaki ilişkilerin İkinci Dünya Savaşı’nda bu yana hiç olmadığı kadar iyimser bir havada yürütüldüğüne şahitlik edilmektedir. Bu analizin temel çıkış noktası da ifade edilen ilişkilerde pozitif durumun nedenlerine eğilerek “konjonktürel bir zaruretten doğan işbirliği mi yoksa Rusya Federasyonu’nun dış politikasında yaşanan stratejik bir dönüşüm mü?” sorularına yanıt bulmaya çalışmaktır.

Arap Baharı rüzgarının son durağı olarak kabul edilen, yaklaşık yedi yıl boyunca istikrarsızlık ve kaosun hâkim olduğu Suriye’de son eşikte Şam rejimi, terörist olarak adlandırdığı gruplara karşı üstünlüğü ele geçirmiş ve ülkenin tamamına yakınında kontrolü sağlamıştır. Bu başarısına sebebiyet teşkil eden işbirliğinin aktörleri olan Rusya ve İran ile İdlib projeksiyonunda ortak bir karar alan Şam rejiminin bölgeye yönelik kapsamlı bir askeri operasyon seçeneği 7 Eylül 2018 tarihinde gerçekleştirilen Tahran Zirvesi’nin en tartışılan gündem maddesi olmuştur. Bahse konu zirvede İran ve Rusya, Şam rejimi ile aynı çizgide dururken Türkiye kapsamlı operasyon seçeneğine dair çekincelerini masaya koymuştu. Zirve sonrası yapılan analizler ve değerlendirmelerin ortak noktası ise beklenen sonuca ulaşılamadığı ve “Astana Ruhu”nun zedelendiği yönündeydi. Bu değerlendirmeleri Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Tahran dönüşündeki açıklamaları da teyit eder nitelikteydi. Ancak sadece on gün sonra Soçi’de gerçekleşen Putin-Erdoğan görüşmesiyle söz konusu olumsuz hava dağıldı.

Soçi Görüşmesi’nin en önemli sonucu; Rusya Federasyonu’nun Türkiye’nin tezlerine yakın bir duruş sergilemesi ve bu kapsamda Ankara’nın taleplerine olumlu cevap vermesidir. Peki Rusya neden böylesi bir dış politika tercihinde bulunmuştur? Rusya’nın Türkiye’ye yönelik esnek dış politikası sadece Soçi Görüşmesi’nde ortaya konan bir anlayışın sonucu değildir. İki ülke arasında yaşanan “Uçak Krizi” sonrası “mektup diplomasisi”yle normalleşme eğilimi gösteren ilişkilerde, 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen başarısız darbe girişimi sonrasında yeni bir evreye geçilmiştir. Bu yeni evre her iki tarafın da ilişkilere maksimum özen gösterdiği, birbirlerinin taleplerine cevap vermeye, dış politika tercihlerindeki farklılıklarda veya kriz durumlarında dahi diplomatik kanalları açık tutmaya çalıştığı “yumuşak tonlu” açıklamaların belirleyici olduğu dostane bir ilişki sistematiği üzerine tesis edilmiştir.

Meseleye Rusya Federasyonu perspektifinden bakıldığında söz konusu dış politikanın belirlenmesinde, şekillenmesinde ve yürütülmesinde dört önemli hususun öne çıktığı ifade edilebilir. Bunlardan ilki; Rusya ile Türkiye arasında 16 Kasım 2001 tarihinde imzalan Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı’dır. Bu plan ABD’nin “tek kutuplu dünya düzeni” anlayışına bir meydan okuma olarak “çok kutupluluğa” yapılan vurguydu. Ancak 11 Eylül sonrası vücut bulan bu girişim; ABD’nin yeni güvenlik konseptinin uluslararası kamuoyu tarafından destek görmesi neticesinde fazlaca etkili olmamasına rağmen iki devlet arasında yapısal bir ilişki niyetinin ortaya konması bakımından önem arz etmiştir. Nihai olarak Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı’nın stratejik bir vizyonla inşa ettiği herhangi bir ilişkiden bahsetmek günümüzde çok mümkün değildir.

İkinci husus olarak Rusya’nın çok kutupluluğa evrilen uluslararası sistemdeki yayılmacı ve bölgesel güç olmanın ötesinde koyduğu stratejik vizyonu ele alınmalıdır. Bu minvalde Putin liderliğindeki Moskova yönetimi öncelikle iç yapısal sorunlarıyla yüzleşerek ciddi bir mesafe kat etmiştir. Bahse konu süreçte ayrılıkçı hareketler tasfiye edilmiş, ekonomik atılımlar gerçekleştirilmiş ve askeri kapasitede ciddi gelişmeler sağlanmıştır. Ardından Rus karar alıcılar, uluslararası sistemi test etmeye başlamışlardır. Bu kapsamda hem askeri ve politik hem de ekonomik girişimler olmuştur. Gürcistan’a askeri müdahale ve buna bağlı olarak Kafkaslar’da yeni bağımsız devletler (uluslararası camia her ne kadar tanımasa da) kurulmuş, Karadeniz jeopolitiğinde Kırım’ın ilhakı ile yeni sınırlar çizilmiş ve günümüzde de Ukrayna üzerinden Doğu Avrupa dizayn edilmeye çalışılmaktadır. Moskova’nın, Ortadoğu jeopolitiğinde ise Suriye üzerinden angajmanı ve etkinliği maksimum seviyedir. Her ne kadar Çin Halk Cumhuriyeti’nin etkisinde görünse de Şangay İşbirliği Örgütü üzerinden de politik bir meydan okuma başlatılmıştır. Ekonomik olarak ise Avrasya Ekonomik Birliği süreci aktive edilmiştir. Rus yayılmacılığında Türkiye ise merkezi öneme sahip aktörler arasında yer almaktadır.

Rusya açısından üçüncü husus ise; Rus karar alıcılarının, ABD’nin küresel liderliğinin sorgulanmasıyla beraber Moskova yönetimine etkinlik ve nüfus alanlarının açıldığı şeklindeki görüşleridir. Böylece başta İran ve Türkiye olmak üzere geleneksel veya konjonktürel olarak ABD ile ilişkilerinde gerginlikler olan aktörlere karşı yakınlaşma politikası izlenmektedir.

Dördüncü ve son husus olarak Rusya’nın İslam Dünyası ile ilişkileri ele alınmalıdır. Rusya gerek coğrafi gerekse sosyo-politik şartlardan dolayı Türk Dünyası ve İslam Dünyası’nı stratejik projeksiyonlarında ana belirleyici parametrelerden birisi olarak ele almak mecburiyetindedir. Böylece büyük bir coğrafyayı, nüfusu ve hem ekonomik hem de doğal kaynakları kontrol etme fırsatını yakalayabilir.

Yukarıda ana hatlarıyla ifade edilen dört gerçeklikten hareketle Rusya’nın Türkiye politikasındaki esnek duruşuna dair tespitler yapılması halinde ilk olarak Moskova yönetiminin küresel hedefleri noktasında Türkiye’ye ihtiyacı olduğuna vurgu yapılmalıdır. İlk olarak Rus yayılmacılığının gerek Kafkaslar-Hazar-İran-Körfez hattı gerekse Karadeniz-Ege Denizi-Akdeniz hattı Türkiye’nin varlığına veya karşıtlığına rağmen tesis edilebilecek güzergahlar değildir. Bu nedenle Rusya’nın Türkiye’ye yakınlaşma politikası izlemesi çıkarlarıyla örtüşen ve Ankara’yı da bir anlamda nötralize etmeyi amaçlayan taktiksel bir duruştur. Burada hususiyetle vurgulanması gereken nokta ise Türkiye’nin Balkanlar, Karadeniz ve Ortadoğu eksenlerinde Rusya tarafından çevrelendiği gerçeğidir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin küresel liderlik bağlamında rakibi olan Rusya, 1990’larda bu mücadeleyi kaybetmesine rağmen iddiasından vazgeçmiş değildir. Ayrıca ABD’yi hala öteki olarak ele almaktadır. Bu nedenle de ABD ile Türkiye arasındaki gerginliği fırsata çevirmeye çalışmaktadır. Sovyet/Rus tehdidine karşı kurulmuş NATO’nun en önemli aktörlerinin başında gelen Türkiye ile askeri ve stratejik ilişkiler tesis etmek suretiyle hem Türkiye’yi kendisine yakın tutmakta hem de NATO ve bunun üzerinden Batı güvenlik yapılanması içerisinde kırılmalar yaşanmasına zemin hazırlamaya çalışmaktadır. Böylece karşı cepheyi yarma bağlamında kazanımlar elde edilmektedir.

Moskova yönetiminin gerek Türk Dünyası gerekse İslam Dünyası’nı kontrol etme gereksinimi noktasında da Türkiye gerçeği ile karşılaşılmaktadır. Türkiye ile sorunsuz ilişkiler demek Rusya’nın Türk Dünyası’ndaki pozisyonunu daha rahat konsolide etmesi anlamına gelmektedir. İslam Dünyası bakımından ise Rusya açısından ikili sacayağı olan bir politika söz konusudur. İslam Dünyası’nı Sünni ve Şii olarak iki ana eksen üzerinden okuyan Moskova, İran üzerinden Şii İslam Dünyası’nı, Türkiye üzerinden de Sünni İslam Dünyası’nı nüfuz alanına dahil etmek istemektedir.

Yukarıda bahsedilen genel durumlardan hareketle Rusya’nın konjontürel bir zaruretten dolayı yakınlaştığı Türkiye’ye Suriye’de ciddi ihtiyacı vardır. Birincisi Türkiye’nin Rusya-İran ekseninde yer alması Moskova’nın Batı’ya karşı kullanacağı bir argüman olmakla beraber tehditlere ve diğer aktörlere karşı da tampon ve denge olması anlamına gelmektedir. İdlib özelinde ise Putin, Türkiye ile aynı noktaya gelerek insan hakları bağlamında köşeye sıkışmaktan kurtulmuş, uluslararası kamuoyunda olumlu bir imaj elde etmeye çalışmış,  İdlib projeksiyonunda maliyetleri azaltmış ve bir terör eylemi olması halinde de sorumluluğu Türkiye’ye atmıştır. Yukarıdaki tespitler ışığında tarihsel olarak Türk topraklarında iddiası olan Rusya ile Türkiye arasında yaşanan savaşlar, ortak rekabet, yayılma ve nüfuz alanları ile ideolojik farklılıklar baz alındığında Rus dış politikasında “stratejik bir dönüşüm”ün söz konusu olmadığı ve Türkiye ile “konjonktürel zaruretler” çerçevesinde yakınlaşıldığı ileri sürülebilir. Bu durumun Türkiye açısından fırsatları gündeme getirdiği gibi ciddi riskleri de bünyesinde barındırmaktadır.

Yazarın diğer yazıları