Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi

Referandum sonrası Türkiye’nin Önündeki Seçenekler ve Çıkmazlar

Bu dillerde mevcuttur: English العربية Русский

IKBY Başkanı Barzani yaptı yapacağını. Sandığı sonunda kurdu ve her an uygulamaya sokabileceği “milli irade” soslu “evet” tehdidini yan cebine koydu. Amiyane tabirle, bölgenin üzerine bir de o benzini döktü. Şimdi elinde çakmak bekliyor; “üzerime daha da gelirseniz yakarım diyor.” Resmen meydan okuyor.

Bu gelişme, hiç kuşkusuz, etnik temelli bölgesel yeni bir iç savaş ile eşdeğer. Bu köşede de defalarca dile getirdiğim gibi; Ortadoğu merkezli İslam dünyasında mezhepsel temelli bir “İslam iç savaşı” başlatamayanlar, şimdi “etnik temelli bir iç savaşı” başlatmak istiyorlar. Hatta istemenin ötesinde, onu başlatmak üzereler. Bunun için de alt yapısı PKK/PYD/YPG/SDG/PJAK terör örgütü ve Birinci Körfez Savaşı ile büyük ölçüde atılmış olan, DAEŞ/IŞİD ile de olgunlaştırılan-pekiştirilen bölgesel “Kürt nefreti/intikamı” kullanılmak isteniliyor. Bölge Kürtlüğü daha da kışkırtılmak suretiyle, onlarca yıl devam etmesi ve milyonlarca masumun ölmesi hedefleniyor. Yani bir Türk-Kürt-Fars-Arap savaşı…

Bunun için de iki kuzey bir anda hareketlenmiş durumda: Kuzey Irak ve Kuzey Suriye. Kuzey Iraklı gelişmeler büyük ölçüde Kuzey Suriye’ye de rol model olacak; ya da oradaki süreci büyük ölçüde şekillendirecek. Bundan dolayı da Erbil’e ya da Barzani’ye büyük bir “misyon” yüklenilmiş durumda.

Dolayısıyla bölgeyi yeni bir kaosa sürükleyebilecek inisiyatif büyük ölçüde onun elinde ya da daha yerinde bir tabirle onu kullananlarda. Zira, süreçte irade sahibi Barzani’nin kendisi değil. Barzani kulağına fısıldayanlar ne derse ona göre hareket edecek. Bu da içinde bulunulan durumu haliyle daha tehlikeli bir duruma sokuyor. Bundan ötürü üzerinde durulması gereken ve bir an önce çözüm gerektiren asıl sorun da bu.

Bu noktada sorulması gereken, acil cevap bekleyen en kritik soru şu: “Başta Türkiye olmak üzere, referandum karşıtı blok (Yeni Direnç Cephesi) bu durumda ne yapabilir ne yapmalı?” Bir diğer ifadeyle: “Yeni Direnç Cephesi” inisiyatifin Barzani ve arkasındaki güçlerin ellerinde olmasına nereye kadar müsamaha gösterebilir? Bölge, Barzani’nin “demoklesin kılıcı” rolüne ne zaman ve nasıl bir son verebilir?

Hedef: Barzani Üzerinden Bölgesel Bir Savaş

Şu ana kadar ortaya konulan duruş; bu durumun daha fazla sürdürülebilir olmadığı yönünde. Bölgesel güçler bunun farkında ve artık buna bir son vermek istiyor. Nitekim referandum süreciyle birlikte Barzani ve arkasındaki güçlere şu mesaj net olarak verilmiş durumda: “Bir takım oldu bittiler ile bölge jeopolitiğinin değişimine müsaade etmeyeceğiz ya da en azından bu değişim sizin elinizle, sizin istediğiniz şekilde olmayacak.”

Bu da en somut halini Türk, Rus, İran ve Irak genelkurmay başkanlarının ikili görüşmeleri ile birlikte icra edilen askeri tatbikatlar boyutuyla kendisini göstermiş durumda. Yani coğrafya şu mesajı veriyor: Savaş dahil her türlü olasılığa hazırız. Beka sorunu olarak kabul ettiğimiz lejyoner bir devletin kuruluşuna asla müsaade etmeyeceğiz!”

Barzani ve arkasındaki güçleri bir taraftan ürküten, diğer taraftan da işlerini kolaylaştıran husus da zaten bu. Özellikle Barzani’yi kullanan güçler bölgede yeni bir savaşın çıkmasını istiyorlar. Eğer böyle bir savaş olursa; bunun tüm bölgeyi etkilemesi hedefleniyor/bekleniliyor.

Türkiye Ne Yapabilir?

Tüm bu gelişmeler şuna işaret ediyor: Türkiye güneyinden bir güvenlik tehdidiyle karşı karşıyadır. Bunu bir beka meselesi olarak değerlendirmektedir. Bunu önlemek için gereğini yapmaktan çekinmeyecektir; buna savaş da dahildir! Nitekim Türkiye, şu ana kadar izlediği politikayla Suriye’de yaptığı hatayı burada tekrarlamayacağını ortaya koymaktadır ki, bununla ilgili en somut açıklama, geçen yazımızda da belirttiğimiz üzere 6 Şubat 2016 tarihinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından dile getirilmişti.

Bu kapsamda Türkiye’nin hangi gerekçelere dayanarak ne tür adımlar atabileceğiyle ilgili önemli ipuçları için Ekim 2016 ve 22 Eylül 2017 tarihli Milli Güvenlik Kurulu Kararlarına bakmak fazlasıyla yeterli olacaktır. Her iki bildiride Türkiye’nin yeni güvenlik doktrini çerçevesinde ortaya koyduğu kırmızı çizgiler bir bir ifade edilmekte ve bunun da hukuki temeline vurgu yapılmakta.

Türkiye açısından imzalanan ikili ve uluslararası antlaşmalar da hiç kuşkusuz burada oldukça önemli bir yere sahip. Özellikle de 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması ile, onun Irak sınırı boyutunda tamamlayıcı niteliğini taşıyan bir belge olarak kabul edilen 5 Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması önemli bir yere sahip. (Bir sonraki yazımda Lozan ve Ankara antlaşmaları bu hususta neler söylüyor, bunlara daha detaylı bir şekilde değineceğim için şimdilik kısa tutmak istiyorum.)

Bu ikisinin dışında 1946 yılında Türkiye ve Irak arasında imzalanan ve Ankara Antlaşması’nı teyit eden antlaşma ile 1983 yılında imzalanan ve sınır güvenliğini yeniden düzenleyen antlaşmayı da göz ardı etmemek gerekiyor. Diğer taraftan, BM 51. Madde’de ifade edilen meşru müdafaa hakkı ve kuvvet kullanımıyla birlikte, 11 Eylül sonrası uygulamaya konulan yeni doktrin-kavramların (başarısız devlet ve önleyici vuruş/savaş gibi) zeminini hazırladığı de facto hukuki meşruiyet gerekçelerini de hatırlatmakta fayda var.

Bu süreçte, hiç kuşkusuz, Türkiye’nin önünde birtakım zorluklar da söz konusudur. En temelde iki açmazdan bahsedilebilir: Bunlardan ilki iç siyaseti ve güvenliği boyutunda; ikincisi ise dış politikası ve bu bağlamda geliştirmeye çalıştığı yeni denge politikası kapsamında kendisini göstermektedir.

Bu hususlar bir takım sınırlayıcı etkileri beraberinde taşımakla birlikte, Türkiye’nin 2015’ten bu yana yürüttüğü terörle etkin mücadelesi, aslında devletin bu süreci öngördüğünü ve buna yönelik tedbirleri o tarihten itibaren almaya başladığını göstermektedir. 27 Haziran tarihli Rusya ile başlatılan normalleşme süreci de bu öngörünün önemli bir sacayağını oluşturmaktadır. Suriye’de uygulamaya konulan ve Moskova-Astana süreçleri ile farklı bir yapılanmanın önünü açan gelişmeler de hiç kuşkusuz bu öngörünün bir parçasıdır.

Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti bundan sonraki sürece yönelik her türlü senaryoya hazırlıklıdır. Tüm taraflar bunun farkındadır ve bundan ötürü işleri hiç de kolay değildir; zira oyun bozan bir devletin coğrafyaya bölgesiyle birlikte dönüşü söz konusudur. Bu gönül coğrafyasına hiç kuşkusuz her iki kuzey de dahildir!

Yazarın diğer yazıları