Püritenlerden Günümüze Bir Özgürlük Arayışı Olarak Amerika

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) yönetim sisteminin ve devlet aklının oluşumuna etki eden süreçte başı çeken düşünürler arasında Thomas Hobbes, John Locke gelir ve ikisi de İngiliz’dir. Thomas Paine de bu iki ismin hemen ardılıdır diyebiliriz. Fakat kanımca John Locke etki bakımından diğerlerinden daha öndedir. John Locke, zalim ve totaliter bir yönetime karşı insanların başkaldırı hakkının olduğunu savunur. Eğer yönetilen ile yönetenler arasında yapılan sözleşme bozulmuşsa ve iktidar sahibi iktidarını kötüye kullanıp sözleşmenin gereklerini yerine getirmiyorsa bu durumda sözleşmenin tarafı olan halk isyan etme hakkına sahiptir. İşte buradan hareketle 13 Koloni, İngiltere’nin arttırdığı vergileri protesto etmek için Anakara’ya başkaldırmıştı. Locke üzerinden hareket edersek bu başkaldırı Kolonilerin İngiltere’ye verdiği bir özgürlük mücadelesidir.

Özgür Yaşam İçin Katedilen Yol

Eğer bugün Amerika’dan bahsediyorsak hiç şüphesiz ki Püritenler bu ülkenin mihenk taşıdır. Püritenlerin İngiltere’den Amerika’ya kaçma sebeplerinin başında inançlarını özgürce yaşayamamak geliyordu. Püritenler’in amacı Angilikan Kilisesi’nden ayrılarak yeni bir kilise kurmaktı.

[otw_is sidebar=otw-sidebar-1]

I. James’in baskısından bunalmışlar, çareyi yeni kıtaya kaçmakta görmüşlerdi. İlk olarak 1620 yılında yeni kıtaya ayak basan Püriten nüfus ilerleyen yıllarda daha da artış gösterdi. I. James sonrası tahta çıkan I. Charles’ın parlamentoyu kapatmasının ardından çok sayıda İngiliz ülkeden göç etti. Bu göçlerle birlikte yeni kıtada 13 koloni kuruldu.

Burada üzerinde durulması gereken husus, bu kolonicilerin geliş amaçlardır. İlk kolonileri kuran Püritenler oldukça dindar Protestanlar’dı. Püritenlik Amerikan tarihindeki yeri ve önemi açısından incelenmesi gereken başlı başına bir konu olurken bu yazıda yer almalarının sebebi özgürlükleri için Amerika’ya gelmiş olmalarıdır. Amerika aslında bir özgürlük ihtiyacıdır. Kurucularının özgürlük ihtiyacı, daha sonra diğer kurucu unsurların özgürlük mücadeleleri, Amerika’yı “özgürlükler ülkesi” tanımlamasıyla özdeş kılmıştır.

Özgürlüğün Çocuğu Bostonlular

ABD’nin kuruluşuna giden yolda en önemli durak hiç şüphe yok ki Boston Çay Partisi olayıydı. 1773 yılında Birleşik Krallık’ın vergi politikalarını protesto için harekete geçen bir grup Bostonlu, gizlice limanlarına demirlemiş olan İngiliz gemilerini ele geçirerek gemide bulunan bütün çayları denize döktü.  Bu durum adayı oldukça rahatsız etti ve Birleşik Krallık, önemli bir ticaret alanı olan Boston Limanı’nı kapatarak misilleme yaptı. İngilizlere ait gemilere basan Bostonluların kendilerine verdikleri isimse “özgürlüğün çocukları” şeklindeydi.

“Asalet Unvanı Verilmeyecek” Maddesi

On altıncı yüzyılın sonlarında ABD’nin nüfusu 5 milyona yakındı; fakat on yedinci yüzyılın ortalarında bu nüfus yüzde yüzden fazla artarak 17 milyona dayandı. Peki Avrupa’dan insanlar neden akın akın ABD’ye gitti. Avrupa’da siyasi ve ekonomik olarak ezilen orta sınıf ve alt kümedekiler için ABD bir çıkış yoluydu. Daha da önemlisi insanların ABD’yi fırsatlar ülkesi olarak değerlendirmesinin sebebi yeteneklerinin karşılık bulması, bu yeteneklere değer atfedilmesiydi. Avrupa’daki “kast” sisteminden bir kaçıştı bu. Amerikan anayasası 1. Bölümü’nün 9. maddesinde yer alan “Birleşik Devletler tarafından hiçbir asalet unvanı verilmeyecek ve resmi veya fahri bir görevde olan hiç kimse Kongre’nin izni olmadan hiçbir biçimde herhangi bir kral, prens ya da yabancı devletten herhangi bir hediye, hizmet karşılığı para, görev veya unvan kabul etmeyecektir.” ifadesi tam da bunun karşılığıydı. Avrupa’dan ABD’ye kaçıp gidenler, kimsenin bir başkası karşısında imtiyazlı olmasını istemiyordu. Parası olanın değil yeteneği ve becerisi olanın başarılı olduğu bir ülkeydi hayalleri süsleyen. Bağımsızlık ilanından sonra ABD’nin başta İngiltere olmak üzere Avrupa’ya karşı mesafeli durmasının sebebi de buydu. Bugün halen kendi ülkelerinde tutunamayan çok sayıda insanın ABD’ye giderek başarı öykülerine imza atması tesadüf değil.

Amerikan Ruhu mu? Amerikan İstisnacılığı mı?

Amerika’yı ifade etmek açısından ortaya konulan “Amerikan ruhu” kavramını -göçmenleri ki göçmenler bence Amerika’yı Amerika yapanlardır- savunanlar ABD’nin farklı kültürleri, inanç ve insanları bir araya getirerek bir ulus meydana getirdiklerini; bunun da önemli bir başarı olduğunu dile getirir. Doğru bir tespittir. Eğer bu başarıysa bu başarının temelinde “farklılıklar” olduğu zaten bu kavramı kuramsallaştıranlar tarafından belirtiliyor. Görünen kılavuz ister mi?

Kabullenişler Zordur

Bu bağlamda “Amerikan istisnacılığı” da tartışılması gereken ve tartışılan bir diğer önemli kavram. Amerika’nın istisna ülke olduğu savının karşılığı var olan dünya gerçekliğidir. Amerika bugün tüm dünyayı etkileyen bir güçtür. Fakat Amerika’yı tanımlarken “istisnai” olan hususların övgüsünden dış politika için argümanlar üretmek, hatta dış politikayı bu argümanlar üzerine kurmak, sıkıntılı bir o kadar da kaygan bir zemine kapı aralıyor. “Amerikan ruhu” kavramını savunanları “istisnacılardan” ayrılan en önemli husus, Amerika’nın farklı dil, din, mezhep ve kültürleri bir araya getirerek inşa ettikleri topluma yaptıkları atıftır. Bu atıf önemlidir. Amerikan ruhunu oluşturan da zaten bu birlikteliktir.

“İstisnai” Bedel

Barack Obama’nın ABD’yi “Şahin” bir bakış açısından uzak daha temkinli bir dış politik hatta oturtmaya çalışırken Suriye konusuna fazla müdahil olmadan geçiştirmeye çalışması, Suriye’deki iç savaşın büyümesine neden olarak gösterilmişti. Bununla birlikte bazı Müslüman ülkelerde ABD’nin neden Suriye’yi vurmadığı açıkça dile getirilerek ABD’nin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirmek için yeterli çabayı sarf etmediği sıkça dillendirilmişti. Buradan bakınca Amerikan “istisnacılığı” sadece Amerikalıların değil dış dünyanın da kabullendiği bir gerçek olarak önümüzde duruyor. İstisnacıların Amerika’ya yüklediği misyon ki bu misyon ABD’ye ağır bedeller (Vietnam, Afganistan, Kamboçya vs.) ödetmiştir. Sadece Amerika değil kendilerini “istisna” görüp tarihsel ve dinsel argümanların kendilerine misyon yüklediğini zannedip insanlığın, ülkelerin, doğanın, içsel akışına müdahale etmek ne yazık ki faydadan çok zarar getirmiştir. Bu durum Amerikan ruhunu da zedeleyen en önemli husustur. Nasıl mı?

1860’tan 2001’e Topraklarında Saldırı Görmeyen Ülke

Bugün dünyanın neredeyse her yerinde üssü bulunan ve sıcak çatışmaların içinde yer alan ABD, 1860 yılındaki İç Savaş’tan sonra 11 Eylül 2001 tarihinde yaşanan İkiz Kule saldırısına kadar topraklarında hiç savaş görmedi. Fakat bu durum son yıllarda tersine bir şekilde işlemeye başladı. Çeşitli nedenlerle ABD’ye gelip yerleşen, ABD vatandaşı olan farklı milletlerden Amerikalıların ABD’nin dış politikasına tepki olarak terör eylemlerine başvurduğunu görüyoruz. Yani ABD kendi topraklarında kendi vatandaşları tarafından saldırıya uğruyor. Bu önemli bir parametre. Eğer siz dış politikada izlediğiniz yol nedeniyle kendi vatandaşlarınız tarafından saldırıya uğruyorsanız, daha sonra bu saldırılar nedeniyle yine sizi siz yapan Amerikalılara karşı ayrıştırıcı bir dil kullanarak bununla da yetinmeyip kendi vatandaşlarınızı toptancı bir yaklaşımla “terörist” ilan eder duruma geliyorsanız burada büyük bir sorun var demektir.

Düşmana İhtiyaç Var mı?

Birinci Dünya Savaşı’nda Amerika’da Japonlar hedefe konulmuştu. Başkan Roosevelt ülkenin batısında yaşayan Japonlara tutuklama emri vermiş; on binden fazla -ki çoğu ABD doğumludur- Japon tutuklanarak esir kamplarına gönderilmişti. Süreç içerisinde aktörlerin değiştiğini görebiliyoruz. Meksika Savaşı’nda Katolikliğin hedefe oturtulduğunu, ilk dönem asimile olmayan göçmen Almanların sorun teşkil ettiğini, şimdi ise okların Müslümanlara, göçmenlere “ötekilere” daha anlaşılabilir olması için WASP (White-Anglo Sakson-Prostetan) dışında kalanlara yöneldiğini rahatça söyleyebiliriz. Aslında girişilen savaşlarda ilan edilen her düşmanla ABD kendi içindeki çeşitliliğin zarar görmesine, örselenmesine ve Amerikan ruhunun kaybolmasına neden oluyor.

Kolomb Gerçeği mi Amerikan Ruhu mu?

Soğuk Savaş döneminde anti-komünist blok, ABD’nin sosyalist ülkelere yaptığı müdahaleleri hoş gören ya da ortaya konan bahaneleri kabul eden bir tutum içerisindeydi. Fakat şimdi durum böyle değil. ABD’nin attığı her adım sorgulanıyor ve Amerika ciddi bir prestij kaybına uğruyor. Artık kimse ABD’nin dünyaya demokrasi ihracına inanmıyor. Kristof Kolomb’un seyir defterine yazdıkları “yeni kıta” ya çıkan “beyaz adam” ın bakış açısını anlamamız açısından önemli. Yerlileri analiz eden Kolomb’un günlüğüne yazdığı “Onlardan iyi birer köle olur. Elli kişi onları rahatlıkla zapt edebilir ve onlara istediğimiz her şeyi yaptırabiliriz.” değerlendirmesi Kolomb’un kendi özelinden mülhem yeni kıtaya ayak basan büyük çoğunluğun hisleri oluvermişti. Buna karşı çıkan yığınlar yok muydu elbette vardı; hala da varlar…

Popülizm Her Zaman Kandırmaz Eğer Söz Konusu Vatansa

11 Eylül 2001 Amerika’nın yakın dönem politik hattında önemli bir milat. 11 Eylül sonrasında Müslümanlara karşı hem Amerikan toplumunda hem de devlet nezdinde bir defans geliştiğini söylersek yanılmayız. Bu defansla birlikte Amerikan toplumu korku toplumuna dönüştürüldü. Müslümanlara yönelik fiziki saldırılardaki artış, Müslüman iş adamlarının gelirlerindeki düşüş, seyahat ederken uçaktan indirilmelere kadar varan çok sayıda insanlık onurunu incitici durum ve çok daha yüz kızartıcıları. Amerikalıların yumuşak karnı olan güvenlik kaygısı üzerinden hareket eden Donald Trump, seçim kampanyasını da işte bu kaygıların üzerine inşa etti. Kimi zaman Meksikalıları, kimi zaman Müslümanları, kimi zaman göçmenleri, kimi zaman Latin Amerikalıları, kimi zamansa Afro-Amerikanları hedef alan Trump Amerika’nın kurulduğu günden bu yana en zayıf noktasına nişan aldı. Bu durum bilinçaltına itilmiş, halının altına süpürülmüş, köhnemiş bir zihniyeti yani ırkçılığı yeniden hortlattı. Ne adına seçimi kazanmak uğruna. Aslında bu Trump’la başlamadı. 2000 yılında yapılan seçimlere başkan adayı olan Pat Buchanan Trump kadar olmasa da benzer bir söyleme başvurmuştu. Buchanan’ın seçimlerde Trump’ın en önemli destekçilerinden biri olması tesadüf değil.

Trump’ın “Britain First” Aşkı

ABD Başkanı Donald Trump’ın göçmenleri hedef alan açıklama ve eylemlerinin yanı sıra özelde Müslümanlara yönelik ifadeleri, Amerikan toplumunun korkularından yeşertildi. Tam bir fecaat olan açıklamalarda neler yok ki? Çoğu zaman sarf ettiği sözleri tevil etme yoluna bile gitmeyen Trump’ın “Britain First” gibi ırkçı ve İslam düşmanı grubun tweetlerini kendi sayfasından retweet yapması rezaletin daniskası olarak önümüzde duruyor. “Britain First” isimli grubun Başkan Yardımcısı Jayda Fransen 2016 yılında başörtüsü takan bir Müslüman kadına saldırmış; bu yüzden cezaya çarptırılmıştı. Fransen Trump’ın retweetlerinin ardından Trump’a methiyeler dizmeyi ihmal etmemişti. Trump’a ilk tepki de İngiltere Başbakanı Theresa May’den gelmişti. Bu örnekler çoğaltılır. Bu ve daha niceleri. Trump bütün ABD’lileri temsil ediyor diyemesek de Başkan Trump’ın bu tarzının kabul edilebilir bir tarafı yok. O zaman ABD kendisini neden Trump üzerinden tartışmaya açmıştır. Trump’la yükselen göçmen karşıtlığı ve ırkçılık ABD’nin geleceğini açıkça tehdit etmektedir. Yayılması halinde sadece ABD’yi değil tüm dünyayı tehdit eden bir hastalıktır bu. Ülkedeki güvenlik sorununu insanları ülkeye sokmayarak ve duvarlar örerek çözemezsiniz. Vakti zamanında Emrullah Efendi’nin “Şu mektepler olmasaydı Maarif’i ne güzel idare ederdim.” ifadesinden farklı bir şey değil Trump’ın yapmak istedikleri. İşin kolay ve en basit kısmı…

Göçmen Ülkesi Olmak Kazançtır Kayıp Değil

Amerika bir göçmenler ülkesi. Bunu bizzat Amerikalıların kendisi hatta devlet başkanları bile zikretmiştir. Tüm dünyada da Amerika göçmenler ülkesi olarak bilinir. Bu aslında Amerika’nın da övündüğü bir durumdur. ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Dairesi’nin (USCIS) sayfasında haliyle “ABD bir göçmenler ülkesidir.” ifadesinin yer alması kadar doğal ne olabilirdi ki? 2018 yılının ilk aylarında bu kurumun resmi internet sayfasına girenler büyük bir şaşkınlık yaşadı. Bu nitelemenin artık sitenin sayfasında yer almadığını gördüler. Bu ve benzer uygulamalar ABD’nin bir göçmen ülkesi olduğu gerçeğini değiştirir mi? Hayır. Peki göçmen ülkesi olmak bir kayıp mıdır? Bence hayır. Farklı milletlerden insanların hep birlikte kurallar bütünü içeresinde yaşamasının ne zararı olabilir. Örneğin Türkiye bu açıdan fevkalade şanslı bir ülkedir. İçinde barındırdığı kültürel, ırksal, dinsel, çeşitliliği büyük bir kazanımdır. Bu kazanımın en bilinen tezahürü de Osmanlı İmparatorluğu’dur.

Heredot’un Tanıklığı

Tarihçilerin babası olarak kabul edilen Herodot’un “Tarih” isimli eseri şu satırlarla başlar: “Bu, Halikarnassos’lu Herodotos’un kamuya sunduğu araştırmasıdır. İnsanoğlunun yaptıkları zamanla unutulmasın ve gerek Hellenlerin gerekse barbarların meydana getirdikleri harikalar bir gün adsız kalmasın, tek amacı budur; bir de bunlar birbirleriyle neden dövüşürlerdi diye merakta kalınmasın.” Heredot bize yaşadığı zaman diliminde gördüklerini, deneyimlediklerini, hissettiklerini, düşündüklerini aktarmıştır. Yaşananların unutulmaması için tarihe tanıklığını düşmüştür. Heredot Hellenlerin kendi dillerini konuşmayanları “barbar” olarak nitelediklerini yazar. Bir düşünün bakalım bugün dünyada kaç tane dil var.

Hellenler ve Barbarlık

Birleşmiş Milletler’in (BM) rakamlarına göre tüm dünyada konuşulan dil sayısı 8 bin. Yok olan diller, yeni bulunan dillerle bu rakam değişebilir. Ama 8 bin sayısı önemli. Günümüz insanının hareket noktasının Hellenler olduğunu farz etsek 7 bin 999 kişi bir diğeri için “barbar” sayılacak… Peki o zaman! Heredot’tan devam edelim… Heredot eserinde, mevsimleri 12 aya bölenlerin Mısırlılar olduğunu yazar; yine yılı da ilk olarak bulan Mısırlılardır. Heredot açıkça “barbar” Mısırlıların astronomide ve diğer birçok konuda Hellenlerden daha ileride olduklarını belirtir. Eserinin girişinde “barbarların meydana getirdikleri harikalar” dediği tam da budur. Yine Heredot’tan öğreniyoruz ki yazıyı da Hellenlere Mısırlılar getirmiştir. Hellenler gibi konuşmadıkları için “barbar” sıfatı yakıştırılan Mısırlılar ve Hellen kültürüne armağan ettikleri… Gülmeyin…

İncil Kemeri ve Köleliğe Övgü

1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nde “Biz şu gerçeklerin açık olduğu görüşündeyiz: Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır, onları yaratan Tanrı kendilerine vazgeçilemez bazı haklar vermiştir. Bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve refahını arama hakları yer alır, bu hakları korumak için insanlar arasında meşru, iktidar hak ve yetkilerini yönetilenin rızasından alan hükümetler kurulmuştur.” yazmaktadır. Kim yazmıştır bunu, Amerika’nın kurucu babalarından Thomas Jefferson. Jefferson bu metinde insanlar eşittir, aynı haklara sahiptir demiyor. Özellikle insanların Tanrı tarafından yaratıldığına vurgu yaparak tüm insanlığın farklılıklarının Tanrısal bir özden olduğunu ve insanların eşit haklara sahip olduğunu, bu hakların Tanrı tarafından verildiğini söylüyor. Buna rağmen ırkçılığın -Ku Klx Klan önemli bir veridir- dindar Amerikalılar tarafından daha yaygın savunulduğunu görürüz. Amerika’da bu eyaletler Bible Belt (İncili Kemeri) olarak adlandırılır. Köleliğe karşı çıkan güney eyalatleri Amerika’nın diğer eyaletlerine göre daha dindardır. Ku Klx Klan’nın Tennesse’de kurulmuş olması bir tesadüf değildir. Tenesse Bible Belt eyaletlerinden biridir. Örgütle bütünleşmiş yanan haç figürü hala hafızalardaki yerini korurken bu örgütün en temel simgelerinden biri de yine haçtır. Hem “dindar” ve hem de “ırkçı” olan güney eyaletlerinin bu iki özelliği bir oksimoron olarak izaha muhtaç gözüküyor.

Maymun Kimin Atası?

Amerika’da 1900’lü yılların başından itibaren sinemanın da yavaş yavaş sosyal hayata girmesiyle daha önce görsel basında kendisine sıkça yer bulan saçmalıklar beyaz perdeye de taşınmıştır. Bu saçmalıkların başında siyahların maymundan geldiği saçmalığı yer almaktadır. 1921 yılında, Thomas Dixon’ın “The Clansman” kitabından D. L. Wark Griffith tarafından sinemaya uyarlanan “The Birth of a Nation” filmi açıkça “Ku Klux Klan” propagandası yapmıştır. Siyahlar kötü ve bozguncu, Klanlar ise kurtarıcı ve düzen koruyucu olarak lanse edilmiştir. Yine 1933 yapımı King Kong filminin alt metninde var olan siyahi karşıtlığı çok barizdir. Siyahların maymundan geldiği saçmalığı bugün halen ne yazık ki günceldir. Spor müsabakalarının çoğunda rakip takımın siyah oyuncusuna muz atıldığına birçoğumuz şahit olmuşuzdur. Yine ne yazık ki Amerikan sinemasında Asyalılara ve Araplara yönelik ırkçı filmler çekilmektedir. 80’lerde görmeye alıştığımız sıkça uçak kaçıran Arap korsanlar kadar olmasa da benzer yapımlar hala mevcut. Örneğin “You Don’t Mess With the Zohan” (2008) filmindeki “Ortadoğulu” anlatımı gibi…

Kâğıt Üzerinde Kalan Haklar

ABD’ye İslam’ı Afrikalı köleler getirmiştir. Daha sonra Müslüman göçlerle birlikte -ki bunlar daha çok Arap ve Asyalı Müslümanlardır- Müslümanların sayısı artmıştır. 50’li yıllardan sonra tanınmış isimlerin İslam’a intisabıyla İslam, ülke genelinde bilinir hale gelmiştir. Fakat ne yazık ki Kongre’ye ilk Müslüman üye 2006 yılında girebilmiştir. Kuzey Güney Savaşı’nda kuzey ordularına katılan siyahilerin tek isteği özgürlükleri değil miydi? Eğer bugün bir Amerika’dan bahsediyorsak; kazanılan zaferde siyahların payı haddinden fazladır. Ancak bu fayda bile onlara tam manasıyla özgürlüğü getirmemiştir. Amerika’da siyah vatandaşların bütün eyaletlerde oy kullanmasının önü 1960 yılında açılmıştır. Oysa 1865 yılında yaşanan iç savaş sonrası kölelik kaldırılmış; siyahlara vatandaşlık ve oy kullanma hakkı verilmişti. 1970’li yıllara kadar kâğıt üzerinde kalan haklar siyahlara sosyal hayatta iade edilmeye çalışılmıştır. 2014 yılında vizyona giren Özgürlük Yolu (Selma) isimli film, bu kabullenişi anlatan çok hoş bir yapımdır. Söz konusu film Martin Luther King önderliğinde 1965 yılında Alabama’nın Selma kentinde siyahların başlattığı seçme ve seçilme mücadelesini anlatır.

Amerika’daki Müslümanların Başarıları

Amerika’da rol model olmuş çok sayıda Müslüman bulunuyor. Muhammed Ali bunlardan en fazla bilinenlerinden. Kalp doktoru Dr. Mehmet Öz Türk olması hasebiyle Türk insanının da yakından tanıdığı bir isim. Kanserle mücadelede önemli bir ilke imza atan Dr. Ayub Ommaya, ABD’nin ilk Müslüman Belediye Başkanı Charles Bilal, ABD’yi olimpiyatlarda temsil eden İbtihaj Muhammad, Oscar’ı kazanan ilk Müslüman oyuncu Mahershala Ali, Amerikalı aktör George Clooney’nin eşi Amal Clooney, Iman Abdülmecit, Shaquille O’Neal, Müslüman ailelerde doğan bu isimlerin yanına daha sonradan Müslüman olan binlerce Amerikalıyı daha ekleyebiliriz. Buradan şunu anlıyoruz sorun Müslümanlarda değil…

Kralı Kral Yapan Monarşinin Kendisidir

Örneğin Türkiye’de sokağa çıktığınızda insanlar ulaşımdan eğitime, sağlık hizmetlerinden gıda sektörüne kadar her kesimde çalışan bireylerden memnun değildir. Ortak kanı şudur: “Kimse işini iyi yapmıyor. Kimse kurallara uymuyor.” Haksız da değillerdir. Fakat Anadolu’nun köylerinden Avrupa’ya giden binlerce Türk insanı bu ülkelerde çok önemli başarılara imza atmıştır. Dürüstlükleriyle, çalışkanlıklarıyla, örnek teşkil etmişlerdir. Amerika’da da öyle değil mi? Buradan anlıyoruz ki önemli olan sistemin kendisidir. İnsanın kalitesini, çalışma gücünü, yeteneklerini, disiplinini, motivasyonunu arttıran ya da azaltan sistemdir. Almanya bunu başarmıştır. Kurduğu “yapı”, “sistem”, “ruh”, “düzen”, “yönetim anlayışı” bu değişimi gerçekleştirebilmiştir. Yani; kralı kral kraliçeyi de kraliçe yapan monarşinin kendisidir.

Siz Nerden Göçtünüz Bayım

New York bir göçmen şehridir. Amerika denilince ilk akla gelen şehirdir. Aynı zamanda büyük bir limana da sahiptir. New York’un en önemli simgelerinden biri de Özgürlük Anıtı’dır (MACH). Anıt kölelikten kurtuluşu simgeler. Anıtın sağ ayağı zincirden kopmuş olmasının sebebi de budur. Anıtın üzerinde bulunan yedi yıldızlı taç dünya üzerinde var olan yedi kıtaya atıftır. Aslında Özgürlük Anıtı, sadece New York’un değil tüm Amerika’nın simgesidir. Bu anıt dünyaya şunu söyler; Amerika eşittir özgürlük. Kimliğine, diline, cinsine, rengine bakmadan herkes için özgürlük. Amerika’ya göçün en yoğun yıllarında anıt göçmenleri bu düsturla karşılamıştır. Emma Lazarus’un 1883 yılında yazdığı ve daha sonra anıta işlenen “The New Colossus” (Yeni Görkem) isimli şiirindeki “Bana ver yoksullarını düşkünlerini. Özgür nefes almaya susamış yığınlarını. Bana gönder evsizlerini” dizeleri de anıtın mahiyetini tamamlar niteliktedir. Baştan sona göçmenlerin kurduğu bir ülke olan ABD bu yönüyle diğer ulus devletlerden ayrılır. Amerika başlı başına bir göç hikâyesidir. Başlı başına bir özgürlük arayışıdır. Kabile dönemlerine ait feodal hastalıklardan beslenerek tüm dünyayı karanlığa hapsetmek isteyenlerin karşısında durmak her şeyden öte insani, vicdani ve ahlaki bir görevdir. Sonra insana sormazlar mı bayım çok af edersiniz ama siz nerden göç etmiştiniz diye?

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Gökçen GÖKSAL
Gökçen GÖKSAL
Gökçen Göksal 1979 yılında İstanbul'da doğdu. Kütahya İktisadi İdari Bilimler Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde Medya ve İletişim Sistemleri üzerine Yüksek Lisans yaptı. Uzun yıllar, radyo, gazete ve televizyon başta olmak üzere çeşitli basın yayın kuruluşlarında çalışan, Göksal'ın yayımlanmış çok sayıda eseri, makalesi ve röportajı bulunmaktadır.

BİZİ TAKİP EDİN

3,028BeğenenlerBeğen
230TakipçiTakip Et
2,718TakipçiTakip Et
278AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz