Ortak Aklın Dönüşü ya da “Güçlü İstanbul”un Önlenemez Yükselişi!

Son dönem Türk dış politikası kafa karışıklığına yol açmaya devam ediyor. Ankara’nın Doğu ve Batı bağlamındaki hamleleri ve bu bağlamda izlediği “kollektif ince diplomasi”, hiç kuşkusuz burada önemli bir yere sahip.

Bu siyasetin günü birlik olmadığı ve coğrafya ile zamana yayılmış ortak bir politikanın sonucu olduğu şimdilerde daha net anlaşılıyor. Siz buna arzu ederseniz “coğrafyanın ortak aklının dönüşü” de diyebilirsiniz.

Türk yakın çevresi ağırlıklı bu siyasetin öncelikle “çekirdeği” kuvvetlendirmeyi esas aldığı da artık anlaşılmış durumda. Yani, Türkiye sanıldığı gibi yalnız değil; bilakis yalnızlaşan, istenilmeyen güçlerin yerini doldurmaya aday, “geç kalmış beklenen-istenen” bir aktör. Arzu edenler Osmanlı-Selçuklu ile özdeş, Türk-İslam dünyasının ağırlıklı olarak yer aldığı Afro-Asya’ya şöyle bir bakabilir. Bakıldığında oradaki “Güçlü İstanbul” özlemini göreceklerdir!

Yüz yıl sonra “Sykes-Picot-Sazanov” zincirini kıran, onu çöplüğe atma konusunda yeminli olan, bu bağlamda günümüzdeki versiyonu “Büyük Ortadoğu Projesi”ne (BOP) karşı bir varlık mücadelesi veren Türkiye açısından artık yeni bir dönem söz konusu.

Bundan dolayı Türkiye’yi sadece son yüz yılı ile değerlendirmemek, okumamak gerekiyor!

Zira Türkiye geldiği aşama itibarıyla tarihsel misyonuna ve bu bağlamda coğrafyasına sahip çıkan, bunu da söz konusu coğrafya üzerindeki yükselen “yerli-milli irade” ile birlikte gerçekleştiren bir ülke konumunda. Dolayısıyla başta Türkiye olmak üzere, bu coğrafyaya dayatılan, onları birbirinden ayıran, birbirine düşman eden bütün sınırlardan, kavramlardan ve ezberlerden artık kurtulma vakti!

Anladıkları Dilden Konuşmak!

Evet… Gelinen aşama itibarıyla Türkiye diplomatik olduğu kadar, askeri alanda da bir güven unsuru. Bunu en son Katar krizinde gösterdi, Afrin’de de cümle âleme ispatlamaya devam ediyor.

Kim ne derse desin, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) başta olmak üzere, güvenlik güçlerinin sahadaki aktif varlığı ve bu bağlamda askeri üsler ile birlikte gerçekleştirdiği başarılı operasyonları bugün itibarıyla Türkiye’yi farklı bir kulvara taşımış durumda.

Suudi Arabistan ve Katar sonrası Mogadişu vb. yerlerde açılan, açılma süresinde olan üsler tek bir şeye işaret ediyor: Türkiye coğrafyasına dönüyor. Nitekim bu hamlelerin yol açtığı askeri, siyasi ve diplomatik bazlı sahadaki “çarpan etkileri” kendisini “kuşku” soslu “endişe/korku” olarak gösteriyor ve Türkiye üzerindeki baskı dalgalarının daha da artmasına neden oluyor.

Kuzey Irak ve Kuzey Suriye eksenli yaşanan gelişmeler, bu öngörülen gerçeğin önünü almaya, engellemeye, kuşatmaya yönelik birer adım. Türkiye bu tezgâhın farkında ve bunu bozmaya çalışıyor. Emperyal güçler Tük yakın çevresini terk etmedikçe, TSK’nın kendi sınırlarına çekilmesi bundan dolayı mümkün değil. Zira Türkiye, bu operasyonlarla bölgesel ve küresel bazda konumunu daha da kuvvetlendirirken; ucu açık süreç, beraberinde taşıdığı belirsizlikler, ilişkilerdeki/ittifaklardaki kaypaklıklar, anlamını-inandırıcılığını yitirmeye başlayan, bu bağlamda uzatmaları oynayan diplomasi ve mevcut yapılanmalar (örgütler) ile “tehdit algısı” durumunu da bir o kadar ön plana çıkartmakta.

Tehdidi Bertaraf Ederken, “Tehdit Konumuna” Sokulma!

Türkiye’nin sahadaki askeri başarısı, medya ağırlıklı söylemler ile sınırlandırılmaya çalışılmakta. Bu da haliyle temkinliliği, çok boyutlu siyaseti ve daha geniş bir alanda etkin mücadeleyi kaçınılmaz kılıyor.

Buradaki en büyük sıkıntı ise, bunun bizi bir hedef haline sokabilecek bir paranoya olarak önümüze konulma durumu. Yerinde tehdit algılarını; bölge ve uluslararası sistemi, hatta iç barışı tehdit eden bir husus olarak kullanma durumu.

Nitekim yakın çevremizdeki birçok ülke, “meşru arayışlarının, mücadelelerinin” sonucunda birer “meşru hedef” haline getirilmiş durumda.

Dolayısıyla, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehdit ortamının, uluslararası arenada Türkiye’ye yönelik bir tehdit algısı oluşturmada kullanılabileceği hususunun hiçbir şekilde göz ardı edilmemesi gerekiyor.

Oyunu, “Oyunları” ile Bozmak!

Bu temkinliliğin Türkiye’yi pasif bir anlayışa itmemesi gerekiyor. Aksi takdirde oyuna gelmiş oluruz. Bundan ötürü Ankara, diplomasisini silahlı gücü ile destekleme konusundaki kararlığını devam ettirmeli.

Zira Türkiye bölgesine sahip çıktıkça karşısındaki oyunu bozacak ve kendisinden beklenen o çekirdek rolü, misyonu daha kısa bir sürede hayata geçirecektir. Bunun yolu da karşısındaki güçlerin oyununu oynamaktan geçiyor. Ankara da bunu yapıyor.

Evet, coğrafyanın asıl sahipleri, kendi topraklarına, geleceğine artık sahip çıkıyor. “Güçlü İstanbul” her şeye rağmen inşa ediliyor ve coğrafyasına her geçen gün daha güçlü bir şekilde sahip çıkıyor. Allah’ın izniyle de bunu kimse engelleyemeyecek.

O yüzden birlik ve beraberliğe devam!

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

BİZİ TAKİP EDİN

3,016BeğenenlerBeğen
231TakipçiTakip Et
2,570TakipçiTakip Et
267AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz