Ortadoğu’da İttifaklar Savaşı ve Türkiye

Esad rejiminin İdlib kentinde gerçekleştirdiği kimyasal katliamın ardından ABD Başkanı Donald Trump Suriye’ye saldırı emri vermiş ve Şam rejimine ait El Şayrat Hava Üssü’nü Akdeniz’deki savaş gemilerinden fırlatılan 59 Tomahawk Cruise füzesiyle vurmuştur. Bu saldırının ardından Rusya ve İran cephesinden ABD’ye sert tepkiler gelirken; İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan, Japonya, İngiltere ve AB kanadından “tam destek” mesajları gelmiştir. ABD’nin gerçekleştirdiği bu saldırı, aynı zamanda birçok soru işareti doğurmuştur. ABD, Esad rejiminin iç savaş süresince binlerce sivili öldürmesine seyirci kalmış ve yalnızca kimyasal saldırılar sonrası harekete geçmiştir. ABD, “Kürt koridoru” oluşturulması konusunda Rusya ile hemfikir durumdadır. ABD ve Rusya, PYD/YPG ile işbirliği yapmaktadır. “ABD’nin Suriye konusundaki tek kırmızı çizgisi gerçekten de kimyasal silahların kullanılması mıdır?” sorunun cevabı ise muhtemelen olumludur. ABD’nin ulusal güvenliğini tehdit eden Esad’ın kimyasal silahları; ulusal çıkarlarına hizmet eden ise Suriye’nin kuzeyinde oluşturulacak muhtemel Kürt koridorudur.

ABD, 2013 yazında Rusya’nın (Cenevre süreciyle) devreye girmesiyle Esad rejiminin tüm kimyasal silahları devretmesi karşılığında askeri müdahaleden vazgeçmiştir. Peki, 2013 yılında Cenevre ile ikna edilen ABD, en son gerçekleştirdiği Şayrat saldırısıyla Rusya’yı hangi konularda ve neye ikna etmeye çalışmıştır? ABD’nin bu saldırısı, yalnızca Rusya’ya verilen bir gözdağı niteliğinde midir yoksa ABD’nin “Esad’sız Suriye” konusundaki kararlılığının bir göstergesi ve daha da ötesinde bir askeri müdahalenin habercisi midir?

Suriye konusunda ABD’nin Türkiye ile tekrar işbirliği arayışlarına girmesi, Rusya’nın Kürtlere olan desteğini daha açık bir hale getirmiş ve uluslararası kamuoyunda Rusya’nın Kürt kartını devreye soktuğuna dair yorumlar yapılmasına neden olmuştur. ABD ise Rusya’nın Kürt kozuna karşılık “Şayrat saldırısı” ile Esad kartını devreye sokmuş ve Rusya, bölgede daha fazlasını elde etmeye çalışırken elindekileri de yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.

Kürt koridorunun inşası konusunda hemfikir olan küresel güçler, Kürtlerin “yön tayini ve eklemleneceği ittifak” konusunda rekabet içine girmektedirler. Irak Kürtlerini ABD-İsrail eksenine kaptıran Rusya, Suriye Kürtlerini de kaybetmek istememektedir. PYD/YPG terör örgütü, bölgede tabanı olmasa da Suriye Kürtlerinin temsilcisi olarak küresel güçler tarafından desteklenmektedir.

Bölgede yalnız bırakılma korkusu yaşayan Kürtler, ABD ve Rusya’nın desteğini aramakta ve bu sayede giderek ittifak savaşlarının bir parçası haline gelmektedir.

Nihayetinde ABD’nin Esad rejimine karşı düzenlediği saldırı, Suriye’de ve genel anlamda ise Ortadoğu’da Rusya’ya geri adım attırmaya yönelik bir ikna girişimidir.

Suriye konusunda ABD-Rusya ilişkileri, giderek “sıfır toplamlı oyun” haline gelmektedir. Daha önce Kürt koridoru konusunda sağlanan mutabakatın yanısıra Obama döneminde Esad’lı yumuşak geçiş sürecine ikna olan ABD, defalarca kırmızı çizgisi aşılmasına rağmen askeri müdahaleden kaçınmış ve bu durum Rusya’ya bölgede alan açmıştır. Trump ise Obama döneminde oldukça dalgalı olan kırmızı çizgiyi, Esad rejiminin İdlib kentine gerçekleştirdiği kimyasal saldırı sonrası Şayrat hava üssüne gönderdiği “Tomahawk” füzeleriyle yeniden çizmiştir. Kırmızı çizgiyi yeniden çeken ve güç dengelerini yeniden eski rayına oturtmaya çalışan ABD, bölgedeki ittifak dengelerini de değiştirmek üzeredir. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası temelleri atılan, devamında  2016 yılının Aralık ayında Moskova Mutabakatı ve Astana Zirveleriyle taçlandırılan Türkiye-Rusya-İran üçlü dayanışması, ilk önce Rusya-PYD/YPG yakınlaşması ve daha sonra Türkiye’nin Şayrat saldırısında ABD’ye tam destek vermesinden sonra bozulma sürecine girmiştir. Nitekim Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, önümüzdeki günlerde Suriye-Moskova ve İran dışişleri bakanlarının Moskova’da üçlü bir zirve gerçekleştireceklerini duyurmuştur. Türkiye’yi kendi safına çekmeyi başaramayan Rusya, yeni bir denklemle güç dengesini tekrar kendi lehine değiştirmeye çabalamaktadır.

ABD’nin Şayrat saldırısı sonrası Rusya-İran ortak açıklamasında, ABD’ye bundan sonra sert şekilde karşılık verileceği dile getirilmiş ve İran Savunma Bakanı Hüseyin Dehkan, ABD’nin Suriye’ye tekrar saldırması durumunda bunun cevapsız kalmayacağını vurgulamıştır. Donald Trump’ın ABD Başkanı olmasıyla birlikte ABD, İran’ı Ortadoğu’da geriletme arayışlarına girmiş ve alternatif senaryolar üzerinde durmaya başlamıştır. İlk olarak ABD, Ortadoğu’da İran karşıtı ittifakları ciddi anlamda desteklemeye başlamıştır. Buradan hareketle Mısır liderliğinde bir Arap NATO’su veya Suudi Arabistan liderliğinde bir İslam NATO’su gündeme gelmiştir. İkinci olarak ABD, İran’ın bölgedeki kazanımlarını tamamen yok edecek askeri müdahale seçeneklerini gündemine almış ve Yemen Husileri bu bağlamda ön plâna çıkmıştır. Fakat Şayrat saldırısıyla görülmektedir ki, ABD esasen daha büyük kazançlar peşindedir; İran’ın Esad rejimine Rusya’dan daha fazla ihtiyacı vardır. Rusya, Suriye’de Akdeniz limanlarını (dolayısıyla Esad’ı) stratejik önceliği olarak görürken İran, Lübnan cephesini güçlendirme adına Şam’ı merkez almakta ve buna ek olarak Suriye’de Hizbullah cephesini kurmaya çalışmaktadır. İran, terörle mücadele adı altında Esad rejimine destek vermekte ve bu sayede Şii milis güçlerin bölgedeki konumunu sağlamlaştırmaktadır. İran’ın bundan sonraki hedefi, Irak’ta olduğu gibi Şii milisleri Suriye’de kurumsallaştırmak ve bu sayede kazanımlarını garanti altına almaktır. Bu sebeple ABD’nin Esad rejimine olası müdahalesi, İran’ın Suriye’deki nihai hedefini tamamen yok edecektir.

ABD, “terörist devlet” sıfatıyla İran’ı yeniden konumlandırmakta; küresel düzeyde İran karşıtı koalisyonların şekillenmesinde rol oynamakta ve bu ittifakların yönünü tayin etmektedir. İran’ın yayılmacı politikalarından en fazla zarar gören Arap ülkeleri, ABD’nin de telkinleriyle İran karşıtı koalisyonların temel aktörleri olmaktadır. Fakat Arap NATO’sunun Batı’ya alternatif olmaması ya da konseptinin “Batı karşıtı bir savunma paktı” şeklinde gelişmemesi için bu projenin İslam NATO’suna dönüştürülmesi ve yönünün İran’a çevrilmesi söz konusudur. Bu kapsamda uluslararası arenada Pakistan ve Türkiye’nin Arap NATO’suna dahil edilmesine yönelik çabalar dikkat çekmektedir. Buna karşın Orta ve Güney Asya’daki dengeleri düşünerek Ortadoğu’da İran karşıtı koalisyona katılma konusunda çekince gösteren Pakistan ve küresel ittifakların çekim alanlarını ifade eden spiral halkaların kesişim noktasında bulunan Türkiye, denklemin oyun bozan aktörlerinden biri konumundadır. Pakistan, “İslam Ordusu”na katılmasını İran karşıtlığından çok terörle mücadele üzerinden açıklamakta ve İran’a “Teröre olan desteğini çek!” mesajı vermektedir. Türkiye ise jeostratejik konumu itibariyle dünya küresel havzalarının kesişim noktasında yer almakta ve bu sebeple belirli bir ittifak üzerinden kendini konumlandırmayı reddetmektedir.

Ortadoğu’daki koalisyonların veya güvenlik alanında entegrasyona giden stratejik ortaklıkların vizyonunu tayin edecek ve bu sayede denklemi belirleyecek temel aktör Türkiye’dir. Türkiye, küresel düzeyde Atlantik-Avrupa-Avrasya çatışmasının merkezinde yer almaktadır. Bu sebeple Türkiye’nin herhangi bir eksene tam anlamıyla entegre olması dünya jeopolitik dengelerini derinden etkileyebilir. Fakat Türkiye’nin temel stratejisi;

  • 2023, 2051 ve 2071 vizyonları dahilinde şekillendirilen,
  • Daha çok yumuşak güç politikaları bağlamında kurgulanan,
  • Siyasi, ekonomik ve güvenlik temellerinde işbirliğini öngören,
  • Balkanları, Kafkasları, Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı içerisine alan etkileşim ağı üzerinde,
  • Türkiye liderliğinde yeni bir entegrasyon süreci başlatmak ve nihayetinde Türkiye merkezli bir hayat sahası inşa etmektir.

Türkiye’nin (Ortadoğu’da süregelen) ittifak savaşlarına taraf olmasını engelleyecek derin bir tarihi hafızası ve stratejik öngörü yetisine sahip büyük bir devlet aklı vardır. Küresel sistemdeki yeniden yapılanma süreci ve bölgesel havzaların yeni ittifak arayışları, Türkiye’ye gelecek yüzyılın inşasını kendi üzerinden gerçekleştirme fırsatını sunmaktadır. Ortadoğu’daki ittifak savaşları dinamikleri sarsmaya devam ettikçe, Türkiye’nin küresel güç olarak yeni dünya sisteminde yükselişi devam edecektir.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Cenk TAMER
Cenk TAMER
ANKASAM Ortadoğu Uzmanı

BİZİ TAKİP EDİN

3,027BeğenenlerBeğen
231TakipçiTakip Et
2,715TakipçiTakip Et
279AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz