Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi

“Ortadoğu Birliği” Hayali ve Coğrafyanın Ontolojik Travması

Ontoloji, uluslararası ilişkiler disiplininde varoluşsal bir sorgulamayı ifade eder ve daha çok varlığın doğasına vurgu yapar. Bu kapsamda Ortadoğu’daki mevcut krizlerin varoluşsal (organik-kendiliğinden gelişmiş) bir travma mı yoksa yabancı güçler tarafından kurgulanmış (kışkırtılmış) yapay çatışmalar mı olduğuna karar verebilmek oldukça zordur. Binaenaleyh, bu sorunu sosyolojideki egzistansiyalist ve ütopist akımlardan yola çıkarak tartışmak yerine realist anlatıya ve tarihsel olay örgüsüne dayanarak meseleyi ele almak daha yerinde bir yaklaşım olacaktır. Ali Şeriati’ye göre; “Toplumları tarih sahnesinden silen savaşlar değil, kolektif ruhun kaybolmasıdır.”[1] Tarihsel süreçten bakacak olursak, Geç Bizans Dönemi Orta Çağ’ından başlamak üzere Ortadoğu toplumlarını bir arada tutan kurumsal yapılanmanın; tebaalarına gösterdiği hoşgörü ve tesis ettiği adalet sayesinde Osmanlı Devleti olduğu rahatlıkla söylenebilir.

1453 yılında İstanbul’un fethiyle birlikte Orta Çağ’ın kapanarak yeni bir çağın başlaması, Ortadoğu coğrafyasındaki bilim, ilerleme, askeri teknoloji ve dehanın zirve yaptığını kanıtlamaktadır. Fakat coğrafi keşifler ve Avrupa’daki feodalitenin yıkılmasıyla birlikte Osmanlı coğrafyasında devletin geleneksel yapısını sorgulatan, sosyolojik bir travma ve kargaşanın eseri olan Celali İsyanlarının baş göstermeye başlaması ve daha sonra 1789 Fransız İhtilali’yle birlikte özellikle Balkanlarda artan milliyetçi isyanlar ve nihayet 20. yy’ın başlarında Sykes-Picot’a giden süreçte Batı’nın özellikle Ermeni, Kürt, Yahudi ve Araplara yönelik zehirli vaatleri ve siyasi imtiyazları, Ortadoğu toplumlarının kimlik arayışlarında ve bölgedeki varoluşşal kriz ortamının tetiklenmesinde baş rol oynamıştır. İbn-i Haldun; “Medeniyetlerin tarihsel gelişiminde mağluplar galipleri taklit ederler.”[2] der. Nitekim, Ortadoğu’nun modernite ve Batılılaşma arayışları; bölgedeki etnik, mezhepsel ve ideolojik kimlik kavgasını ve coğrafyanın kalıtsal sosyolojik travmasını beraberinde getirmiştir.

Ortadoğu’da yapay bir Ermeni ve Kürt devletinin kurulmasına Gazi Mustafa Kemal liderliğindeki Türk milleti, Kurtuluş Savaşı’yla birlikte engel olabilse de geniş Arap coğrafyasında uzun yıllardır İngilizlerle işbirliği içerisinde olan Mekke Şerifi Hüseyin ve çocuklarının Arap yarımadasında suni krallıklar kurmalarına engel olunamamıştır.  Nitekim 1920 ve 1930’larda, Ortadoğu’nun Arapça konuşulan bölgelerinde giderek artan sayıda insan, ortak kültür, dil ve “kan bağı” temellerine dayanan bir Arap kardeşliğini ve herkesi kuşatan bir Arap milleti anlayışını desteklemekteydi.[3] Dahası Ortadoğu toplumlarının ontolojik kavgası, 1925 yılında İran’da Fars milliyetçiliği temellerinde bir ulus devlet anlayışının yükselmesiyle daha da derinleşmiştir. Bunun yanı sıra 1948 yılında ortak düşman olarak bölgeye Yahudi İsrail devleti ihraç edilmiştir. Bu tarihten sonra Ortadoğu, uzun yıllar sürecek yıkıcı Arap-İsrail Savaşları’na sahne olmuştur. Ardından 1978 Camp David düzeni, Ortadoğu’daki devlet(ideoloji)-toplum(kültür) çatışmasını derinleştirdiği gibi coğrafyanın birliği yolunda atılacak adımların önünde de büyük engel teşkil etmiştir. Diğer taraftan 1979 İran İslam İnkılabı coğrafyadaki etnik-ideolojik kavgayı mezhepsel boyuta taşıyan antagonist-devrimci bir pratik olarak yükselmeye başlamış ve Ortadoğu toplumlarında ifrat ve tefriğin temel süjesi olmaya devam etmiştir. Genel itibariyle, coğrafyada kolektif ruhun canlanmasına, barış ve kardeşliğin hayat bulmasına hem sosyolojik (varoluşsal) hem de dışsal etmenler (yabancı güçlerin müdahalesi) engel olmuştur.

“Ortadoğu Birliği” Hayal mi?

1950 yılında kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, savaşın ham maddeleri olan kömür ve çeliğin üretimini ortak bir pazar vasıtasıyla kontrol altına almayı amaçlayan ve basit anlamda Avrupa Birliği’nin temellerini atan bir kuruluştu. Fakat bu fikrin sosyolojik ve düşünsel temelinin oluşması için Avrupa’nın Orta Çağ Savaşları’nı, din savaşları olarak da bilinen 30 Yıl ve 100 Yıl Savaşları’nı, Napolyon Savaşları’nı ve dahası Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nı doğrudan tecrübe etmesi gerekti. Ortadoğu toplumlarının önünde bir bu kadar zaman olduğunu iddia etmek güç şüphesiz. Zira modern ulus devletin bölgeye ihracı yeni kurulan devletlerin Batıya kolayca entegre olması için hızlı kalkınabilmelerini öngörmekteydi. Fakat diğer taraftan, çoğu Arap devletlerinde görüldüğü gibi diktatoryal rejimler, halkların bir arada ve rejime bağlı kalabilmelerinin tek yolu olarak görülmüştür. Arap Baharı sonrası Ortadoğu toplumlarını bir arada tutan süjenin ortadan kaybolmasıyla birlikte coğrafyanın ontolojik travması daha da derinleşmiş ve tarihsel kavga yeniden canlanmıştır. Toplumu bir arada tutan İslâmî, kültürel ve ahlaki değerler, radikal örgütlerin pençesinde kurban edilmiştir. Bir zamanlar birlikte yaşayan dost ve kardeş halklar birbirlerine düşman haline gelmiş ya da getirilmiştir. Bu coğrafyanın yeniden ayağa kalkabilmesi için tarihi ortak değerler bilinçli olarak yok edilmiştir.

Yüzyıllar boyu milliyet, din ve insanlık ideallerini uyumlu bir şekilde kaynaştırmayı başaran Türkler,[4] mevcut siyasi mefkuresi ve devlet tecrübesi sayesinde “Ortadoğu Birliği” yolunda atılacak adımlarda önemli bir rol üstlenmektedir. Ortadoğu coğrafyasındaki temayül de bu yöndedir. Lakin bunun için 100 ya da 150 yıllık bir süre öngörülmektedir. “Coğrafya kaderdir.” der İbn-i Haldun. Öyleyse bu coğrafyada kardeşçe yaşayabilmeyi bilmeli!


[1] Mustafa Angun, “İnsanoğlunun Ontolojik Problemleri Üzerine…”, Korku Bilimi, https://korkubilimi.com/genel/insanoglunun-ontolojik-problemleri-uzerine.html, (Erişim Tarihi: 15.11.2017).

[2] Yusuf Yavuzyılmaz, “Kimlik ve Moderite”, Değirmen-Edebiyat ve Düşünce Dergisi, Yıl: 8, Sayı: 24, s. 97.

[3] Adid Davişa, Arap Milliyetçiliği-Zaferden Umutsuzluğa, Literatür Yayınları, İstanbul 2004, s. 76.

[4] D. Mehmet Doğan, Ortadoğu’nun Türkçesi, Yazar Yayınları, Ankara 2017, s. 57.

Yazarın diğer yazıları