Musul Meselesi ve İran’ın Bakışı

ABD’nin Irak’ı işgali sonrası yönetimde Şiilerin güç kazanması ile etki alanını ve gücünü genişleten İran, bölgenin aktif oyuncularından biri olmuştur. Diğer yandan Musul’un bugünkü yerini/önemini anlamak için ise 2003 sonrası dönemde ortaya çıkan Irak’a bakmak gerekmektedir.

Irak’ta yaratılan güç boşluğunda doğan DAEŞ’in Musul’u ele geçirişi, Haziran 2014’te gerçekleşmiştir. Bugün hâlâ binlerce militanın şehirde olduğu bilinmektedir. DAEŞ’in iki yıllık kontrolü sonrası 17 Ekim 2016 tarihinde birçok farklı güç tarafından desteklenen Irak ordusu, Musul’u DAEŞ’ten kurtarmak ve Irak’ın bütünlüğünü korumak için operasyon başlatmıştır. Musul, muhtemel sonuçları ile birçok devlete ve birçok konuya etki edecek niteliktedir. Bir milyondan fazla insanın yaşadığı şehir siviller için göç, hayati tehlikeler ve DAEŞ tarafından koz olarak kullanılma riski taşımaktadır. Bugün gelinen noktada konu çok etkenli küresel bir sorun olma özelliği göstermektedir.

İran, rasyonel dış politikası ve nitelikli diplomasisi ile bölgede önemli bir aktör olarak dikkate alınmakta ve avantajlı konumda bulunmaktadır. Bölgede özellikle sahaya yönelik hamlelerinde birçok farklı cepheyi aynı anda finanse edebilme gücüne sahip olan İran, bununla birlikte söylemlerinde hamasetten ziyade rasyonaliteye ağırlık vererek çıkarlarına uygun davranmaktadır. İran’ın Şii Irak yönetimiyle ilişkilerine ek olarak, Haşdi Şabi gibi Şii milis gruplarla da ilişkileri bulunmaktadır. İran, sahada gücünü korumaya ve arttırmaya gayret göstermektedir. Körfez’de Bahreynli Şiilerden, Yemen’e, batıda Suriye’ye ve Lübnan’a kadar aynı anda pek çok yerde olduğu gibi.

Bölgesel ya da bölge dışı her aktörün bölgeye yönelik hedefi bulunmakta ve bu durum zaman zaman üçüncül taraflar arasında da gerginliğe sebep olmaktadır. Türkiye açısından Musul’un tarihten gelen önemi bir yana, konunun Türkiye’yi doğrudan ilgilendirdiği birçok nokta mevcuttur. Olası insani göç ve sınırların korunması konusuna ek olarak Türkiye’nin bölgesel bir aktör sıfatıyla konuya siyasi yaklaşımı bulunmaktadır. Çünkü bölge yapısı itibariyle terörü besleyen bölgedir. ABD ile Türkiye arasında YPG’ ye yönelik farklı tutumlar sebebiyle Türkiye, doğrudan müdahale etmeyi ulusal güvenliği için zaruri görmektedir. Bu noktada Türkiye için asıl olan diplomatik masada tarihten gelen haklarına da dayanarak, bugünkü toprak bütünlüğünü korumak üzere hazır bulunmaktır. Türkiye’nin konuya olan ilgisi yeni değildir. Türkiye’nin Başika’da eğittiği ‘Ninova Bekçileri’ de Musul operasyonuna dahil olmuştur. Meseledeki bir diğer taraf olan İran: “Musul Musulluların, Iraklılarındır, dolayısıyla geleceğine karar verecek olan da Iraklılar ve Irak ordusudur” diyerek Türkiye’nin müdahalesini eleştirmektedir. İran, Irak’taki kendi varlığının ise sadece Irak’tan gelen talep sonucunda tavsiye ve askeri konularda danışmanlık vermek amacıyla olduğunu belirtmektedir. İranlı yetkililer, Irak hükümetinin izni olmaksızın hiçbir gücün Irak topraklarında bulunmaması ve bölgede sınırların bütünlüğüne saygı gösterilmesi gerekliliği konusunda uyarmaktadır.

Irak’ta ABD’nin işgali ile başlayan süreçte mezhepler arası ilişkiler çok daha gerilerek günümüze gelmiştir. Mezhep konusu, bölge halkı bazında insanları tetikleyen, harekete geçiren kuvvetli bir unsura dönüşmüş durumdadır. Tarihsel olarak var olan bu ayrışmanın bugün aşırı keskinleştiği ortadadır. Musul sonrası mezhepsel çatışmalar beklenen sorunlardan bir tanesi olarak çıkmaktadır. Öte yandan İran’ın Şii kuşağı olarak nitelenen dış politik hamlelerine karşın, bölgede bir Sünni kuşak oluşturma çabaları mevcuttur.

Irak ve Suriye’yi bölme, mezhep temelli parçalama gayretleri bugün gelinen noktada DAEŞ gibi aşırıcı örgütlerin varlığının ve eylemlerinin sonuçlarının iyi anlaşılması gerekmektedir. DAEŞ’in Musul’u ele geçirdiği iki yılı aşkın süre boyunca Irak Kürt Bölgesel Yönetiminin -Irak anayasasına aykırı şekilde- kontrol alanının genişlediği görülmektedir. Kerkük’ün demografik yapısı Türkmenler aleyhine değiştirilmiştir. Suriye’nin kuzeyinde de Kürtlerin güç kazanarak genişlediği ortadadır. Buradan hareketle Ortadoğu’da pek çok ülkenin sınırlarını ve yönetimlerini değiştirerek yeni ülkeler öngören plan işlemektedir.

Musul’un hem jeopolitik hem de stratejik (enerji vd.) önemine ek olarak, tüm grupların demografik niyetlerinin güç kazanma isteğiyle birleştiği noktada bulunması ABD işgalinden bugüne kenti önemli bir konumda tutmaktadır. Peşmerge, Irak Merkezi Yönetimi ve DAEŞ başta tüm taraflar mevzu bölge üzerine planlar yapmaktadırlar.[9] Bu açıdan hareketle kimliklerin mezhepsel (Şii) veya Kürt milliyetçiliği ile tanımlandığı noktada Sünniler ve Türkmenler hesapların ortasında kalmışlardır ve siyasi temsiliyetleri bulunmamaktadır.

Türkiye’nin eğittiği ÖSO, Şii milis güçlerden oluşan İran destekli olarak nitelenen Haşdi Şabi ve birçok farklı güç Irak Ordusu ile birlikte, DAEŞ’e karşı mücadele etmektedir. Bir diğer nokta ise Şii milis gücü Haşdi Şabi’nin varlığının daha önce Felluce’de yaptığı hak ihlalleri sebebiyle, Suudi Arabistan başta olmak üzere ABD ve Türkiye tarafından hoş karşılanmamasıdır. Peşmergenin rolü de oldukça kilit önem arz etmektedir. Wall Street Journal’a göre Peşmerge, Irak ordusuna her ne kadar yardım etse de, orduyu yetersiz kalmakla eleştirmektedir. Tüm taraflar “Irak’ın toprak bütünlüğünü korumak” şeklinde konuşurken, stratejik mezhep hesapları ile demografik durum zorla değiştirilmektedir. Bu noktada geriye dönersek DAEŞ’in çıkış sebeplerinden biri de, ABD’nin Irak’ı işgali sonrasında otorite boşluğunda, güçlenen Şii yönetime karşı olmuştur. Şii Haşdi Şabi Grubu ve Şii çoğunluklu Irak Merkezi hükümetinin operasyonunda Sünniler ortada kalmış gözükmektedir. Fakat bu boşluğu Türkiye’nin söylem ve eylem bazında doldurmasına ABD ya da İran gibi diğer bölge ülkelerince göz yumulması muhtemel görünmemektedir. Basına yansıyan şekliyle ikili görüşmelerde ABD’nin Türkiye’nin bölgedeki varlığı hakkında, “DAEŞ karşıtı koalisyonun üyesi olan Türkiye’nin, ‘Türk hudut güvenliğini korumak’ için müdahil olması normal” şeklinde bir söylemle indirgemesi bunun göstergelerinden sayılabilir. Türkiye’nin sınırı boyunca, güvenliğini doğrudan tehdit edecek bir Kürt Devleti oluşumuna izin vermesi ya da sessiz kalmasının beklenmesi çok gerçekçi görünmemektedir. Bu sebepten Türkiye’nin ABD ile ters düştüğü YPG konusunda da tavrı müttefikine karşı net olmuştur.

Sonuç Yerine

Türkiye açısından konu her ne kadar reelpolitikolsa da mezhepsel olarak taraf olduğunda, bölgedeki gücü düşme tehlikesi içermektedir. Fakat Türkiye için konu mezhepsel tutumdan çok insani ve güvenlik bağlamında önem taşımaktadır. Bu noktadan hareketle, Türkiye’nin riski diğer ülkelerden daha fazla göçe maruz kalma ihtimali olarak da konuyu öne çıkarmaktadır. Halihazırda üç milyondan fazla Suriyeli mülteciyi barındıran Türkiye için konu ekonomik ve toplumsal olarak yeni yükler anlamına gelmektedir. Üstelik Türkmenlerin hayati tehlikesi de bulunurken Türkiye’nin hamlesi doğal ve olması gerekendir.

DAEŞ’in kolay pes etmeyeceği, dahası kanlı eylemlerle gücünü korumaya çalışması sürpriz olmayacaktır. Bu çerçeveden bakıldığında, bölge için istikrar ve huzur yakın görünmemekte ve gelecekte durumun daha da karışabileceği söylenebilmektedir.

İran ise İslam Devriminden sonra belki de en kuvvetli olduğu zamanda, ne Irak’taki gücünü ne de bölgesel varlığını azaltmak istememektedir. Bu sebepten ötürü her türlü araçla Irak’taki pozisyonunu koruyacak hamlelere devam etmekte, diğer yandan da Türkiye gibi başka devletlerin her türlü müdahalesine eleştirel yaklaşmakta ve konunun Irak Merkezi Hükümeti’ne bırakılması gerektiğini savunmaktadır. Aynı şekilde Iraklı yetkililer de İran’a Irak konusunda gösterdiği duruştan dolayı teşekkür etmektedirler. Her ne kadar nükleer anlaşma imzalanmış olsa da İran ve ABD arasındaki güvensizlik üst seviyede devam etmektedir.

Mezhepsel söylemlerden uzak durmanın gerekliliği ortadadır. Konulara salt mezhepler üstünden yaklaşarak sıfatlandırmak, bir anlamda hegemon güçlerin bölge için çizdikleri muhtemel senaryoların gerçekleşmesine katkıda bulunmaktır. Özellikle İran ile ilgili konularda, mezhebe indirgenerek, İran dış politikasının pragmatizmi zaman zaman göz ardıedilebilmektedir, bu da yanlış analizlere sebebiyet vermektedir. Öte yandan devletler bu söylemlerle ortaya çıktıklarında mezhep kıskacında taraf haline gelerek kendi içlerindeki farklı mezhepler tarafından da rahatsızlığa sebep olacaktır.

Devletler bugün Musul’da çatışan çıkarları için karşı karşıya gelmektedir. Taraflarca istenilen sonuca ulaşmanın çabuk ve kolay olmayacağı ortadadır. Arada sıkışan Musul halkı ise büyük tehlike içinde, şimdiden göçe başlamıştır. Bu noktada ABD açısından tarihin tekerrür etme ihtimali göründüğü söylenebilir. Şayet durum daha da kötüye giderse ki -kısa süre de çözülmesi kolay görünmüyor- sorun çözücü olarak ABD doğrudan müdahil olacak ve yine gücü dağıtmak üzere başa geçebilecektir.

Önceki İçerikİran Basınında Musul
Sonraki İçerikGüney Sudan’da Siyasî Rekabetin Gölgesindeki İç Savaş
Hazar Vural JANE
2009 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. Yüksek lisansını 2012 yılında Harp Akademileri, Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Uluslararası İlişkiler bölümünde "İran Toplum Yapısının Dış Politikasına ve Ortadoğu Güvenliğine Etkileri" başlıklı teziyle aldı. Doktorasını Yıldız Teknik Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde "İran'da Dini Lider'in Dış Politika Karar Alma Sürecindeki Rolü/Etkisi" başlıklı teziyle sürdürmektedir.