Münbiç Krizi ve Türkiye-ABD İlişkileri

El Bab, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) tarafından Türkiye’nin etkin desteğiyle ele geçirildikten sonra Münbiç meselesi Suriye gündeminin merkezine yerleşmiş bulunuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan El Bab operasyonunun başladığı günden bu yana çeşitli beyanlarında bir sonraki hedefin Münbiç ve Rakka olacağını ifade etmişti. El Bab’ın ele geçirilmesi sonrasında dile getirdiği “Şimdiki safha daha önce belirlediğimiz Münbiç’tir. Münbiç Araplar’a ait olan bir yerdir. PYD ve YPG’nin değildir.” sözleriyle bu iddiasını yenilemiş oldu. Ancak Daeş kontrolündeki El Bab’a yapılan operasyonla YPG/PYD’nin elinde bulunan Münbiç’e yapılacak olası bir operasyon birbirlerinden çok daha farklı dinamiklere sahipler. Üstelik bu dinamikler Türkiye’yle ABD’yi karşı karşıya getirebilecek türden ve mesele sadece Münbiç’ten ibaret değil.

Süreci biraz başa saracak olursak, Suriye politikasında köklü bir değişikliğe giderken Türkiye, rejim değişikliği gibi kapsamlı ve büyük hedefler yerine kendi güvenliğini ilgilendiren sınırlı hedeflerle hareket etme iradesini ortaya koymuştu. Bu bir geri adım ya da hedef küçültme değil güvenlik politikasının rasyonelleşmesi olarak okunmalı. Nitekim bu değişiklik Türkiye’yi çok daha kararlı politikalara yöneltti. Bu çerçevede Türkiye yakın tehditlere karşı sahada etkin bir mücadeleye başlamıştı. Uzun vadede tehdit yaratma potansiyeli olan gelişmeler karşısında ise önleyici meşru müdahale tezine başvurmuştu. Fırat Kalkanı Operasyonu bu iki hedefi bir araya getirmiş, hem Türkiye sınırındaki yakın tehditleri önlemek hem de ileride Ortadoğu jeopolitiğinde köklü değişikliklere yol açabilecek oluşumların önüne geçmek için başlatılmıştı.

Türkiye bu hamlelerini tek taraflı olarak gerçekleştirmek yerine bölge ülkeleriyle ve uluslararası güçlerle ilişkilerini düzeltme ve mümkün olduğu oranda işbirliğini artırma yolunu tercih etmişti. Atılan ilk adım Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesi oldu ve Suriye sorununun çözümü noktasında Türkiye önemli bir paydaş haline geldi. ABD ile ilişkilerin düzeltilmesine yönelik adımlar içinse yeni yönetim beklendi. Trump yönetimi YPG/PYD’ye verilen desteği keseceğine dair hiçbir işaret vermemişti ama Türkiye de dâhil olmak üzere Ortadoğu’daki geleneksel müttefikleriyle ilişkilerini düzeltmek istediğinin sinyallerini veriyordu. Dolayısıyla Türkiye ihtiyatlı bir bekleyiş içerisine girdi.

Trump’la Erdoğan’ın telefon görüşmesi, CIA Başkanının ve ABD Genelkurmay Başkanının Türkiye ziyaretleri, Başbakan Yıldırım’ın ABD Başkan Yardımcısı ile temasları ilişkilerin düzelebileceğine dair işaretler veriyordu. Hatta Yıldırım, ABD Başkan Yardımcısı Pence ile görüşmesinin ardından ABD ile yeni bir sayfa açıldığını ifade etti. Yıldırım prensipte anlaşılması haline Türkiye’nin Rakka operasyonuna doğrudan katılmayacağını, El Bab’ta olduğu gibi sahadaki güçlere geriden destek verileceğini açıkladı. Ancak bütün bu iyi niyetli çabalar halihazırda devam eden uzlaşmazlıkları çözmeye yeterli değil. Çünkü Türkiye’nin YPG/PYD konusundaki kararlı tutumu ABD’yi bir tercih yapmaya zorluyor. ABD’nin yapması gereken tercih basit bir şekilde YPG/PYD’ye verilen desteğin sürdürülüp sürdürülmemesi şeklinde bir tercih gibi görünüyor. Ancak hem Türkiye’nin hem de ABD’nin karşılaştığı başka ikilemler de söz konusu. Suriye’nin kuzeyinde yaşanacak gelişmeleri ve Daeş’e karşı mücadeleyi bu ikilemlerle başa çıkmak için atılacak adımlar belirleyecek.

Türkiye’nin ikilemi Suriye politikasında uzun süredir yaşadığı yalnızlaşmayı nasıl aşacağına dair bir ikilem. Türkiye aynı anda hem Batılı müttefikleriyle hem de Rusya’yla kriz yaşayarak Suriye’deki manevra kabiliyetini tamamen kaybetmiş ve kapsamlı bir strateji değişikliğine gitmek zorunda kalmıştı. Türkiye Rusya’yla yakınlaşmasının ardından önemli kazanımlar elde etse de bu kazanımların sürdürülebilirliği noktasında daha fazla koza sahip olması gerektiğini görüyor. Çünkü Suriye’de Türkiye ile Rusya halen önemli anlaşmazlıklar yaşıyorlar. Astana’ya davet edilmeyen Kürt grupların daha sonra Moskova’da toplanmaları ve bunun ardından Kürt bölgelerine özerklik tanıyan bir anayasa önerisinin Rusya tarafından sunulması bu uzlaşmazlıkları gözler önüne seren örneklerden yalnızca biri. Dolayısıyla Türkiye masaya bir NATO müttefiki olarak oturduğunda çok daha etkin olabileceğini değerlendiriyor. ABD’yle yeni bir sayfa açma isteği bu hedefi yansıtıyor. Ancak YPG/PYD’ye desteğini sürdüren ABD’yle yeni bir sayfa açmanın zorluğu Türkiye açısından ikilem yaratıyor.

ABD’nin ikilemi ise Suriye’de gerçekleştirdiği strateji değişikliğinden kaynaklanıyor. Obama yönetimi Suriye meselesini neredeyse tamamen Rusya’ya ihale eden bir strateji izliyordu. Bu da İran’ın etkinliğini artıran bir sonuç yaratıyordu. Trump yönetimi ise sahada daha etkin olmak ve İran’ı sınırlandırmak istiyor. Yeni strateji Türkiye ve Rusya’nın stratejisine benziyor. Sahada aktif olarak savaşan müttefik gruplara hava desteğiyle sınırlı olmayan, karadan desteğin de sağlandığı hibrit savaş stratejisi. Ancak bu strateji, hibrit savaşa katılan diğer uluslararası aktörlerle koordinasyon içinde hareket etmenizi ve hassas dengeleri gözetmenizi gerektiriyor. Kırmızı çizgileriniz olsa da diğer aktörlerin de bu çizgilere sahip olduğunun bilinciyle belirli esneklikler göstermeniz gerekiyor. Türkiye’nin Esad’a karşı tavrını değiştirmesi ve diğer tarafta Türkiye’nin talepleri doğrultusunda Rusya’nın Kürt grupları Astana’ya çağırmaması bu esnekliklerin önemini gösteriyor. Buna benzer bir başka örnekteyse Türkiye YPG/PYD’nin Fırat’ın doğusuna çekilmesini talep ederken hem kırmızı çizgisini ifade ediyor hem de Fırat’ın doğusundaki Kürt varlığına ilişkin esnekliğini de ortaya koymuş oluyor. Hibrit savaşa katılması halinde ABD’nin de bu esneklikleri göstermesi gerekecek. Dolayısıyla hibrit savaş ABD’yi geleneksel müttefikleriyle sahadaki yerel müttefikleri arasında bir ikileme sürüklüyor.

Bir başka ikilem ise Daeş’e karşı mücadeleden ve Rakka operasyonundan kaynaklanıyor. Rakka’nın stratejik konumuna bakıldığında Türkiye destekli ÖSO’nun El Bab’tan Rakka’ya doğru ilerlemesi ciddi zorluklar içeriyor. Bu ilerleyiş Türkiye’yi YPG/PYD ile doğrudan karşı karşıya getirecek çatışmalara yol açma potansiyeli taşıyor. YPG/PYD ise operasyonel anlamda daha avantajlı bir konumda bulunuyorlar. ABD’nin Rakka operasyonunda bu güçlerden yararlanma isteği sadece siyasi değil stratejik bir anlam da taşıyor. Ancak ABD’nin Rakka’da karşılaştığı en önemli zorluk YPG/PYD’nin büyük ölçüde Araplardan oluşan bir şehri elinde tutmasının imkansız olması. Rakka’nın temizlenmesinden ziyade temizlik sonrası yeniden yapılandırılması noktasında Türkiye’ye ve ÖSO’ya olan ihtiyaç daha belirgin hale geliyor. Tüm bu zorlukların nasıl aşılacağı halen belirsizliğini koruyor.

Rakka operasyonuna katılması beklenen ya da katılma arzusunda olan tüm aktörlerin karşılaştığı ikilem ve zorlukların nasıl çözüleceğini zaman gösterecek. Münbiç meselesi bu noktada belirleyici bir rol oynayabilir. Süreç uzlaşmazlıkları ve hatta çatışmaları artıracak bir seyir izleyebilir. Ancak sürecin aktörleri rasyonel ve esnek politikalarla bir uzlaşı da yaratabilir. Bugün itibariyle kesin olan şey şu ki Suriye’nin kuzeyinde Türkiye ile ABD arasında asgari düzeyde de olsa bir uzlaşı olmadan atılacak adımlar Suriye iç savaşının ve Daeş’le mücadelenin seyrini son derece olumsuz etkileyecektir. Bir başka deyişle TürkiyeABD ilişkileri bölgesel güvenliğin en kritik konularından biri haline gelmiş durumdadır.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Dr. Öğr. Üyesi Emre OZAN
Dr. Öğr. Üyesi Emre OZAN
ANKASAM Türk Dış Politikası ve Uluslararası Güvenlik Danışmanı

BİZİ TAKİP EDİN

3,028BeğenenlerBeğen
230TakipçiTakip Et
2,718TakipçiTakip Et
278AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz