Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi

Mısır’daki Cami Saldırısı Nasıl Okunabilir?

Sina Yarımadası’nda El Ariş’e yakın bölgede bulunan bir camide yaşanan bombalı ve silahlı saldırı sonrasında Mısır tarihinin en büyük “terör” eylemi gerçekleştirilmiş ve bu yazı kaleme alındığı ana kadar toplam 305 kişi hayatını kaybederken, bir kısmının durumu kritik olan onlarca kişi de yaralanmıştır. 2013’te gerçekleştirilen askeri darbe sonrası iktidarı kontrolü altına almış olan General Abdül Fettah El Sisi’nin yönettiği ülke uzunca bir süredir iç hesaplaşmalara sahne olmaktadır. Ne var ki, bu iç hesaplaşmalar, daha çok Sisi’nin kontrolündeki hükümet ile 2013’te devrilmiş olan Müslüman Kardeşler arasında yaşanmakta ve genel itibarıyla geniş çaplı yargılamalar, tutuklamalar ve karşılıklı suçlamalar çerçevesinde gözler önüne serilmektedir. Muhalefetin kontrol altında tutulmaya çalışıldığı ülkede önümüzdeki ilkbaharda devlet başkanlığı seçimleri düzenlenecektir. Bu seçimler öncesinde mevcut başkan Sisi favori gösteriliyor olsa da, ülkede ciddi bir toplumsal/siyasal gerginliğin olduğu ve Kahire’nin dış politika manevralarının da bu gerginlik ekseninde şekillendiğini gözden kaçırmamak gerekmektedir.

Böylesine büyük bir terör saldırısı kim tarafından ve ne amaçla gerçekleştirilmiş olabilir? Her şeyden önce, bu saldırı, başkanlık seçimlerinde yeniden ve son kez aday olacağını yakın bir zamanda açıklamış olan Sisi’ye yönelik tepkinin ifadesi ve onu toplum bazında zor duruma düşürmek için verilmiş bir mesaj olarak okunabilir. Ne var ki, Mısır muhalefetinin genel itibarıyla bu tarz eylemlere yatkın bir karaktere sahip olmadığını belirtmek gerekir. Ne Müslüman Kardeşler ne Selefi Parti ne de sağda ya da solda konumlanmış olan çeşitli muhalif grupların, bu tarz terör eylemlerine prim tanımadığı bilindiği gibi, “cami” gibi kutsal bir mekana saldırmaları da beklenen bir husus değildir. Sisi döneminde, Mısır nüfusunun yaklaşık %10’unu oluşturan Kıpti Hıristiyanların kiliselerine ve ibadet yerlerine gerçekleştirilen terör saldırıları da IŞİD ile ilişkilendirilmiş ve toplum içerisinde çok büyük bir tepkiye yol açtığı gibi, hükümetin aldığı güvenlik tedbirlerinin yetersiz olduğu kanısını da kuvvetlendirmişti.

Terör saldırısının gerçekleştirildiği bölgenin Sina Yarımadası olduğu dikkate alındığında, bu bölgenin istikrarsız yapısına da değinilmeden geçilmemelidir. Nitekim İsrail ve Gazze’ye komşu olan Sina Yarımadası, Süveyş Kanalı’na açılan nokta olduğu kadar, aynı zamanda Refah Sınır Kapısı üzerinden Gazze’nin tek çıkış noktası konumundadır. Terör saldırısı gerçekleşmeden birkaç gün önce de, tam da saldırının gerçekleştirildiği günlerde bu kapının “birkaç günlüğüne” açılacağı Mısır Hükümeti tarafından dünyaya bildirilmişti. Refah Kapısı, Gazze’nin dünyaya açılan tek noktası olduğu ve abluka ile karşı karşıya olan Filistin halkının gündelik ihtiyaçlarını karşılamak için dahi olsa bu kapının açık olmasına çok büyük bir önem atfettiği bilinmektedir. Ne var ki, Mısır, Gazze’de güçlü olan Hamas’ın bu bölgeden çeşitli yollarla bölgeye silah soktuğu, adam kaçırdığı ya da kapıyı kaçakçılık faaliyetleri amacıyla kullandığı gerekçesiyle kapıyı kapalı tutmakta ve belli dönemlerde birkaç günlüğüne açmaktadır. Ayrıca İsrail’in de bu kapının kapalı tutulması noktasında Kahire’ye ciddi bir baskıda bulunduğu bilinmektedir. Müslüman Kardeşler iktidarı esnasında yaklaşık 1 yıl boyunca sürekli olarak açık tutulan Refah Sınır Kapısı, Sisi ile birlikte kapatılmıştır. Sina Yarımadası’nın öteden beri terörist gruplara ev sahipliği yaptığı bilinmektedir. Bölgenin çöller ve dağlarla kaplı topografyası ve burada yaşayan halkın daha önce yaşanan İsrail işgalleri ve Filistin’e yönelik kısıtlamalara ilişkin tepkilerinden dolayı Mısır hükümetlerine tepkili olması, Sina’nın siyasal anlamda kaotik bir görünüm arz etmesine neden olmaktadır. Bölgedeki terör grupları genel itibarıyla radikal bir Selefizme yaslanmaktadır. Bugün itibarıyla bölgedeki en güçlü terör grubunun Ensar Beytül Makdis olduğu bilinmektedir. Bu örgüt, 2014 içerisinde IŞİD’e biat etmiş ve uzunca bir süredir de Mısır Ordusu ve güvenlik birimlerine yönelik yaptığı kanlı saldırılar ile tanınmış bir aktör olarak görülmektedir. Çok sayıda asker ve polisin hayatını kaybetmesine neden olan bombalı ve silahlı saldırılar düzenleyen bu örgüt, Sina’daki güvenlik kaygılarını konsolide eden bir anlayış yaratmaktadır. Bu örgüt ve ona destek veren bazı terörist grupların, İsrail tarafından gizlice örgütlendiği ve desteklendiği ve hatta Suudi yönetiminin dahi bunda payı olduğu düşünülmektedir. Nitekim bu örgütlerin düzenlediği terör eylemleri üzerinden Mısır hükümeti baskı altına alınabilmekte ve özellikle rahatsız olunan noktalar gündeme geldiğinde “gerekli olan mesaj” da kanlı bir şekilde verilebilmektedir. Üstelik bu mesaj “terör” üzerinden verildiği ve eylemler de radikal Selefi örgütler üzerinden gerçekleştirildiği için İsrail’in veya başka bir ülkenin payı ya da katılımı da ortaya konamamaktadır.

305 kişinin katledildiği terör saldırısı da “henüz üstlenen olmasa da” IŞİD ve onun bu bölgedeki kolu olan Ensar Beytül Makdis ile birlikte anılmaktadır. Zira bu tarz saldırılar genel itibarıyla IŞİD’e biat etmiş gruplarca gerçekleştirilmektedir. Ancak bu grupların genel olarak “operasyonel birer taşeron” olduğu da unutulmamalıdır. Yani kendi ajandalarından çok, onlara maddi yönden destek veren aktörlerin maşalığını yapmakta ve böylece varlıklarını sürdürmektedirler. Saldırının gerçekleştirildiği bölgesel konjonktür incelendiğinde ise, Mısır’ın attığı bazı adımların “bazı” bölge ülkelerinde rahatsızlık yaratma ihtimalinin yüksek olduğu bir anda bu kanlı terör eyleminin yaşandığı görülecektir. Nitekim daha önce de belirttiğimiz gibi Refah Sınır Kapısı’nın birkaç günlüğüne de olsa açılacak olması İsrail’de rahatsızlık yaratmıştır. Zira Tel Aviv, Hamas’ın bu süreçten yararlanacağını düşünmektedir. Esas mesele ise, Lübnan özelinde ortaya çıkmıştır. Mısır lideri Sisi’nin, Suudi Arabistan tarafından zorla “istifa ettirilen” Saad Hariri’nin ülkesine dönmesi hususunda ısrarcı olması ve Lübnan’da İran ile Suudi Arabistan’a yakın gruplar arasında oluşmuş bir dengeye dayalı olarak kurgulanan mevcut hükümetin devamından yana olduğunu göstermesi, Lübnan ve bölge özelinde (Irak, Suriye, Yemen) İran nüfuzunun artmasından endişe etmekte olan Suudi Arabistan ve İsrail’i rahatsız etmiştir. Sisi’nin, Kahire’ye gelen Saad Hariri ile görüşmesi ve krizin çözümü hususunda Fransa ve Güney Kıbrıs ile birlikte rol almak istemesi de Riyad ve Tel Aviv’de hayal kırıklığına yol açmış olmalıdır. Zira İsrail, Sisi’nin Müslüman Kardeşler iktidarını devirmesi sürecinde diplomatik ve ABD nezdinde de siyasal anlamda ona destek olmuştur. Suudi Arabistan ise Sisi hükümetine diplomatik ve siyasal destek verip, darbe ile gelmiş hükümeti bölgesel meşruiyete kavuşturma anlamında en önemli adımı atan ülke olduğu gibi, bu süreçte Mısır ekonomisinin düzeltilebilmesi için de büyük bir finansal destek sağlamıştır. Şimdi Sisi’nin, Riyad ve Tel Aviv’in, esasen İran’ı ve Hizbullah’ı hedefleyen eylemine destek vermeyip sorun çözücü bir role bürünmek istemesi, bu iki ülkeyi, Sisi’ye bir mesaj verme çabasına itmiş olabilir. Bu minvalde de geçtiğimiz günlerde düzenlenen bu büyük terör saldırısı derhal akla gelmektedir. Yani, Sina’da gerçekleştirilen cami saldırısı, özellikle Suud ve İsrail’i “olağan şüpheli” konumununa sokmaktadır.

IŞİD ya da ona bağlı örgütler tarafından gerçekleştirilen saldırıların “asla” rastgele ve yalnızca ideolojik/dinsel temele haiz eylemler olmadığı artık bilinen bir gerçektir. Bu örgütün, gerektiği noktada, elinde tuttuğu bölgeleri/şehirleri nasıl ve kimlerin yardımıyla terk edebildiği artık dünya medyasınca da açıkça gözler önüne serilmektedir. Adında “İslam” geçen ancak İslam ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bu “İslam karşıtı” terör organizasyonunun bileşenlerinin camilere ya da ibadet yerlerine saldırması da bu bağlamda yadırganmamalıdır. Mısır’da gerçekleşen saldırı ise, bölgesel konjontür ekseninde, Mısır lideri Sisi’ye, “bizimle birlikte hareket et ya da ayağını denk al” mesajı verebilmek yönünde gösterilmiş bir çabanın ürünü olarak görülmelidir. Olağan şüpheliler ise, Lübnan özelindeki gelişmeler ekseninde de betimlendiği üzere, Suudi Arabistan ve İsrail olarak görülebilir.

Yazarın diğer yazıları