Macron’un Geri Adımı Protestoları Durdurmaya Yeter mi?

4 Aralık 2018 tarihinde Fransa Başbakanı Eduard Philippe’in akaryakıt zamlarının 6 ay süreyle askıya alındığını açıklaması, Sarı Yelekliler’in 11 gün süren protestolar neticesinde elde ettiği bir zafer olarak yorumlanmış ve söz konusu kararın ardından Fransa’daki olayların sona erip ermeyeceği sorusu gündeme gelmiştir. Çünkü eylemler, akaryakıt zamlarına ilişkin taleplerin ötesine geçerek hızla büyümüş ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi geleceğini tartışmaya açmıştır. Nitekim Euronews’in 4 Aralık 2018 tarihli haberinde de Sarı Yelekliler’in Val d’Oise bölgesindeki sözcüsü Laetitia Dewalle, akaryakıt zamlarının eylemlerin başlanmasında etkili olduğunu; ancak protestoların tek nedeninin bu olmadığını belirterek gösterilerin devam edeceğine işaret etmiştir. Bu nedenle de Fransa’yı nasıl bir geleceğin beklediği hususunda detaylı bir değerlendirmenin yapılması gerekmektedir. Bu da Fransa’daki olayların iç ve dış dinamiklerinin incelenmesini zorunlu kılmaktadır.

Bilindiği üzere, 18 Ekim 2018 tarihinde Fransa’nın Bretonya bölgesinde yaşayan Jacline Mouradd isimli bir kadının “Yeter artık!” şeklinde Macron’a seslendiği videoyu sosyal medya sitelerinde yayınlaması, ülkenin ekonomik gidişatından rahatsızlık duyan insanların ilgisini çekmiş ve söz konusu video, 6 milyondan fazla kişi tarafından izlenmiştir. Neticede Mouradd’ın yayınladığı videoyla birlikte toplumdaki itirazların sesi de belirgin bir biçimde duyulmaya başlanmıştır. Buna bağlı olarak Eric Drouet isimli 33 yaşındaki bir kamyon şoförü de akaryakıt zamlarını protesto etmek için eylem çağrısı yapmış ve 24 Kasım 2018 tarihinde, “Sarı Yelekli” eylemciler ile Fransız polisi Şanzelize’de karşı karşıya gelmiştir.

Eylemcilerin sarı yelek giymesi, protestoların akaryakıt zamları hasebiyle başlamış olmasından kaynaklanmaktadır. Zira Fransa kanunlarına göre, otomobillerde bulundurulması zorunlu olan ve kaza anlarında sürücülerin üzerlerine giyerek trafikteki diğer sürücülere “ben buradayım” mesajını vermelerini sağlayan fosforlu sarı yelekler, protestocular tarafından Macron’a “bizi yok sayma, buradayız” çıkışını yapmak amacıyla kullanılmıştır. Ancak bahse konu eylemlerin tek nedeninin akaryakıt zamları olduğu da söylenemez. Çünkü akaryakıt zamları, “Sermayenin Cumhurbaşkanı” olarak değerlendirilen Macron’un politikaları karşısında biriken öfkeyi patlama noktasına ulaştıran; yani bardağı taşıran son damladır. Dolayısıyla Fransız halkının Macron’a olan tepkisi yeni değildir. Hatırlatmak gerekirse, Macron göreve geldiği 2017 yılında, henüz seçimlerden birkaç saat sonra 8 Mayıs Protestoları’yla yüzleşmiş ve 2018 yılının ilkbahar aylarında da hükümetin devlet kadrolarında 120 bin memurun istihdamı hususunda kesintiye gitmesi çeşitli gösterilere neden olmuştur. Bu noktada Fransız halkını sokak eylemlerine yönelten nedenlerden bahsetmek gerekmektedir. Eylemlerin başlıca sebepleri şunlardır:

  • Zenginlerden alınan Servet Vergisi’nin kaldırılması
  • Büyük şirketlere vergi indirimleri yapılması
  • Kamu kurumlarındaki istihdamın azaltılması
  • Sıradan vatandaşlardan alınan vergi oranlarının sürekli olarak yükseltilmesi
  • Artan hayat pahalılığı
  • Macron’un işsizleri hor gören söylemleri
  • Yürürlükte olan çalışma kanunun işçilerin temel haklarına zarar verecek şekilde yeniden düzenlenmesi yoluna gidilmesi
  • Alt sınıflara yapılan kira yardımlarının kaldırılması

Görüldüğü üzere Fransa’daki protestoların arkasında vergi eşitsizliği, ekonomik sorunlar ve bunlarla ilişkili olarak sınıflar arası çelişkilerin belirginleşmesi yer almaktadır. Ancak toplumsal hareketlerin niteliği değiştikçe, sınıf kavramı da dönüşmektedir. Sınıf kavramının içeriğinin farklılaşması ise yoksul kitlelerin politik yönelimlerini etkilemektedir. Bu sebeple Fransa’daki eylemcilerin sınıfsal statüsünün belirlenebilmesi için Guy Standing tarafından “Yeni Tehlikeli Sınıf” şeklinde tanımlanan “Prekarya”nın anlaşılması gerekmektedir.  Somut anlamda prekarya, mesleki güvencesi olmayan veya gerçek mesleğiyle geçinemediği için farklı işlerde çalışarak hayatını idame ettiren; dolayısıyla hayatı “güvensizlik” duygusu üzerinden şekillenen toplumsal sınıfı ifade etmektedir.

Bu teorik tanım üzerinden hareket edildiğinde, Fransa’daki protestocuların prekarya olarak tanımlanması çok sağlıklı bir yaklaşımmış gibi görünmese de yukarıda belirtildiği üzere, toplumsal hareketlerin dönüşümü sınıfların tanımlanış biçimlerini de farklılaştırmaktadır. Nitekim sarı yelekliler örneği, günlük hayatın kısıtlı bir alanındaki zamların dahi, insanların yaşam kalitesini olumsuz bir biçimde etkilediğini ve o insanları isyan edecek noktaya getirdiğini gözler önüne sermiştir. Bundan mütevellit güvensizlik kavramının içeriği değişmekte ve bu da sınıf kavramının muhtevasını farklılaştırmaktadır. Dolayısıyla çoğunluğu fakirleşen orta sınıfa mensup kişilerden oluşan protestocuların prekarya olarak tanımlanan toplumsal sınıfa dahil oldukları ifade edilebilir.

Kuramsal açıdan bakıldığında ekonomik nedenler üzerinden şekillenen sınıf temelli eylemlerin sol hareketleri öne çıkarması beklense de Fransa’daki olaylarda böyle bir tablo oluşmamıştır. Nitekim gösterilerde göçmen karşıtlığı göze çarpmakta ve eylemlere beyazların yoğun katılımı dikkat çekmektedir. Her ne kadar göstericiler arasında sol görüşlü eylemciler yer alsa ve protestocular, sivillik vurgusuyla hareket ederek aralarına sendikalar ve siyasi partileri dahil etmese de eylemlere aktif destek verdiği görülen en önemli lider, Emmanuel Macron’un son seçimdeki rakibi Marine Le Pen’dir. Eylemlerin Le Pen’i siyaseten öne çıkan bir figür haline getirmesi, prekarya olarak tanımlanabilecek kitlelerin ekonomik sorunlar nedeniyle sağ popülizme savrulduğunun açık bir göstergesidir. Zaten Fransa’da Macron’un karşısında yarışabilecek sol tandanslı alternatif bir aday da bulunmamaktadır. Neticede Fransa’daki protestolar, toplumsal hareketliliğe paralel olarak önümüzdeki seçimlerin en güçlü adayının Le Pen olabileceğine; yani Fransa’da ırkçı sağın iktidar alternatifi haline gelebileceğine işaret etmektedir. Nitekim mevcut gelişmeler Macron’un siyasi geleceğinin tehlikede olduğunu ortaya koymaktadır. Bundan dolayı Macron zamlar konusunda geri adım atarak toplumsal tepkiyi azaltmak istemiştir. Ancak bu geri adıma rağmen Fransız toplumundaki huzursuzluk devam edecektir. Yani zayıf bir olasılık olarak gösteriler kısa vadede sona erse bile, Fransız halkının ilk kıvılcımda yeniden sokaklara dönmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Zira belirtildiği üzere akaryakıt zamları, buzdağının yalnızca görünen yüzüdür.

Diğer taraftan toplumsal hareketlerin değişen doğası, eylemlerin iç ve dış dinamikleri arasında ayrım yapmayı da zorlaştırmaktadır. Çünkü bilgiye ulaşımın kolaylaşmasıyla birlikte, herhangi bir ülkede gelişen ve söz konusu ülkenin iç dinamiklerine dayanan bir toplumsal hareket, yabancı devletlerin de ilgisini çekebilmekte ve bu devletler tarafından yönlendirilebilmektedir. Bu nedenle de 21. yüzyılda yaşanan çoğu kitle hareketinin, ilgili ülkenin iç dinamiklerine dayanmasına rağmen dışarıdan provoke edildiği görülmüştür. Bu bağlamda Kıta Avrupası’nı bir kutup haline dönüştürmeye çalışan ve bu hedefinden dolayı Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump’la da karşı karşıya gelen Macron’un iç politikada karşılaştığı durum, meselenin uluslararası politika boyutunu da düşünmeyi gerektirmektedir. Zira Kıta Avrupası’nda sağ popülizmin yükselişe geçmesi, Avrupa entegrasyonuna zarar verecek bir gelişmedir. Neticede Avrupa bütünleşmesine öncelik veren bir Macron’un iktidarının sona ermesi ve onun yerine radikal milliyetçiliği benimseyen Le Pen’in cumhurbaşkanı olması, ABD’nin Avrupa’nın geleceği hususundaki beklentileriyle örtüşecektir. Üstelik bahsi geçen eylemlerin Avrupa Ordusu üzerinden yaşanan gerilimin hemen ardından gerçekleşmesi, gösterilerin dışarıdan kışkırtılmış olabileceğini de düşündürmektedir.

Aslında Fransa’nın çeşitli istihbarat elemanları aracılığıyla karıştırılması ihtimali, gündeme yeni gelen bir konu da değildir. Hatırlanacağı üzere ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü Gina Haspel, 25 Eylül 2018 tarihinde Çince, Arapça, Farsça, Türkçe, Fransızca ve İspanyolca dillerini bilen casusların CIA bünyesine dahil edileceğini duyurmuş ve Haspel’in açıklamasında Fransızca bilen casusların da istihdam edileceği bilgisinin yer alması, Atlantik merkezli dünyayı ayakta tutmaya çalışan Washington’un Kıta Avrupası’nda ABD’den bağımsız bir blok oluşturmayı arzulayan Fransa’yı hedef alabileceğini göstermiştir. Kısacası Washington için bütünleşmesini tamamlayan bir Avrupa olmasındansa, milliyetçi hırsların belirginleşmesi nedeniyle birbirine düşen ülkelerin yer aldığı bir Avrupa’nın olması yeğdir. Bu sebeple de Fransa’daki eylemlerin hızla büyümesinin ABD-Fransa hesaplaşmasıyla ilişkili olduğunu söylemek mümkündür. Olayların Belçika ve Hollanda’ya sıçraması ise yükselen sağ popülizmin diğer Avrupa ülkelerine yayılmasına yol açabilir. Şüphesiz tüm bu gelişmeler, Fransa’nın olası Le Pen iktidarında kıtaya ihraç edeceği “Avrupa Kışı”nın habercisi olarak da yorumlanabilir.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Doğacan BAŞARAN
Doğacan BAŞARAN
ANKASAM Uluslararası İlişkiler Uzmanı

BİZİ TAKİP EDİN

2,794BeğenenlerBeğen
106TakipçilerTakip Et
1,722TakipçilerTakip Et
211AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz