Kudüs’ün Statüsünde BM Raundu

ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs kararı merkezli deprem, son olarak BM’de hissedilmiştir. İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ün tanındığı ve Amerikan büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasını öngören bu karara karşı çıkan devletler, BM’nin ilgili mekanizmalarını çalıştırarak Trump’ın kararını hukuken ve siyaseten geçersiz kılmayı amaçlamıştır. İlk önce BM Güvenlik Konseyi’ne getirilen “karşı karar tasarısında”  Kudüs’ün statüsüne dair tek taraflı kararlar ve değişiklikler reddedilmiştir. Fakat tasarının Washington tarafından veto edilmesinden sonra BM Genel Kurulu devreye sokulmuştur. BM mekanizmalarına başvurulması ve bunların çalıştırılması sürecinde hukuki öğelerin yanında ABD-İsrail kanadının diplomasi dışına çıkan açıklamaları gündeme oturmuştur. Bundan sonra Filistin dâhil önüne gelen uyuşmazlıkların, sorunların çözümünde BM’nin etkisine; Filistin-İsrail sorununun çözülmesine ve uluslararası hukukun bu tablodaki yerine dair sorular fazlalaşacaktır. Başka bir ifadeyle Kudüs’ün statüsüne dair BM’deki tango; ABD’nin yeni başkanının icraatlarının, devlet başkanlığının ve kimliğinin yanı sıra uluslararası ilişkilerin başat öğelerini yeniden gündeme getirmiş ve bir kez daha tartışmaya açmıştır.

Trump, Kudüs’ü başkent olarak tanıdığını ve Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınacağını açıkladıktan sonra kurumsal düzeyde en fazla uluslararası tepkinin İslam İşbirliği Teşkilatı’ndan (İİT) geldiğini söylemek mümkündür. Acil ve olağanüstü toplanmasının yanında kabul edilen metinde Trump’ın kararının neden sakıncalı ve hukuka aykırı olduğunun altı çizilmiştir.

Süreç, İslam ülkelerinin oluşturduğu bir uluslararası örgütten-uluslararası toplumunun bir parçasından-BM’ye yani uluslararası toplumun geneline taşınmasıyla ilerlemiştir. Trump’ın kararına karşı çıkış ve eleştiri ilk önce BM Güvenlik Konseyi’nin gündemine getirilmiştir. Karar tasarısı Konsey’e Mısır tarafından sunulmuştur. Trump’ın kararı gibi Kudüs’ün statüsüne dair alınan herhangi bir kararın hiçbir yasal etkisinin olmadığı, olamayacağı; bunun geçersiz olacağı ve kararın geri alınması gerektiği kaydedilmiştir. Bunun yanında Kudüs’ün statüsünü ve Filistin-İsrail anlaşmazlığındaki önemini hatırlatır şekilde üye ülkelere BM’nin ilgili kararlarına uymaları, bir yönüyle de BM’nin rolünü tanımaları ve son olarak da Kudüs’te büyükelçilik açmamaları çağrısında bulunulmuştur. Konseyin daimî üyelerinden Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa tasarıya destek vermiştir. Aynı tutumu Konsey’in geçici üyeleri olan Bolivya, Mısır, Etiyopya, İtalya, Japonya, Kazakistan, Senegal, İsveç, Ukrayna ve Uruguay için de geçerlidir. Fakat ABD tarafından tasarının veto edilmesiyle BM Genel Kurulu çalıştırılmıştır.

Trump’ın Kudüs kararını kabul etmeyen ve Kudüs’ün statüsünü odağına alan karşı karar “İsrail’in İşgal Altındaki Doğu Kudüs ve Filistin Topraklarındaki Faaliyetleri” başlığını taşımaktadır. Karar tasarısı Genel Kurul’a Türkiye ve Yemen öncülüğünde sunulmuştur. 21 Aralık 2017’de olağanüstü toplanan Genel Kurul’da yapılan oylamada 9 ret, 35 çekimser ve 128 evet oyu ile karar kabul edilmiştir. 1967’den beri çıkarılan BM kararlarına üye ülkeler uymaya ve Trump da Kudüs kararından geri adım atmaya çağrılmıştır. Kudüs’ün statüsüne dair her kararın yok hükmünde ve geçersiz olacağı ifade edilmiştir.

BM Genel Kurulu’nun yapısı itibariyle karar, öneri niteliğindedir; bağlayıcılığı yoktur. Fakat Filistin sorununun uluslararası hukuka, hakkaniyete göre çözümünde ve bunun hatırlatılmasında sembolik de olsa önemli bir adım atılmıştır. Nadir olarak olağanüstü toplanan BM Genel Kurulu acilen birraya gelmiş ve BM Güvenlik Konseyi’nde Amerika’nın veto ettiği kararı yeniden görüşmüştür. Genel Kurul’da ikinci adımın atılması hem siyaseten hem de hukuken mümkün olabilmiştir.

Hukuken BM Genel Kurulu’nun devreye girmesi yine Kurul’un kendisinin aldığı bir karar neticesinde olmuştur. BM Genel Kurulu’nun 3 Kasım 1950 tarihinde aldığı 377 sayılı Barış için Birleşme (Uniting for Peace) kararında; BM Güvenlik Konseyi daimî üyelerinin veto güçlerini kullanarak oybirliğinin sağlanamaması ve neticede sürecin tıkanması durumunda uluslararası barış ve güvenlik sağlanması, uluslararası barışa ve güvenliğe dair tehdidin ortadan kalkması amacıyla BM Genel Kurulu’nun devreye girmesi amaçlanmaktadır. Genel Kurul konuyu ele alarak ilgili soruna dair BM üyelerine tavsiyede bulunabilir. Kuvvet kullanımı gibi kolektif tedbirlerin alınmasında tavsiye kararı vermektedir.

377 sayılı karar, Soğuk Savaş döneminde Sovyet-Amerikan rekabetinin BM Güvenlik Konseyi’nin işleyişini olumsuz etkilemesi üzerine alınmıştır. Karar, 1950’de kabul edilmesinden bu yana 10’dan fazla kez uygulanmıştır. Gerek BM Güvenlik Konseyi gerekse BM Genel Kurulu karara başvurmuştur. BM Genel Kurulu son olarak 1997’de Barış için Birleşme Kararı’nı uygulamasına almıştır.

Barış için Birleşme Kararı Filistin sorununda ilerleme kaydetmek, Filistin sorununu değerlendirmek adına bundan önce de uygulanmıştır. Örneğin 1980’de yine ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nde veto gücünü kullanması sonucunda çalıştırılmıştır. Olağanüstü toplanan BM Genel Kurulu’nda “Filistin Sorunu” başlığı altında 8 karar alınmış ve İsrail 1967’den bu yana işgal ettiği topraklarından koşulsuz ve tamamıyla çekilmeye çağrılmıştır.

Trump’ın kararının uluslararası topluluğun çoğunluğu tarafından reddedilmesi karşıt kararın arkasında siyaseten itici bir güç olmuştur. “Süper güç” ABD’nin Kudüs’ü en sağlam müttefiki İsrail’in başkenti olarak tanıması, uluslararası kesimin siyasi ve hukuki bilinçle bu adıma karşı gelmesini doğurmuştur. Ayrıca Trump’ın ve çalışma ekibinin Kudüs’ün statüsünü değiştiren kararından sonra yaptığı açıklamalar da karşıt kararın BM’ye devredilmesinde ve desteklenmesinde belirleyici unsurlar olmuştur.

Karşıt kararın Genel Kurul’da kabul edilmesinden sonra İsrail’in tepkisi tahminlere uygun olarak sert olmuştur. Başbakan Benjamin Netanyahu, kararı tanımadığını açıklarken Trump’a Kudüs kararından dolayı daha teşekkür etmiştir. BM’yi ise başarısızlığa mahkûm bir örgüt olarak nitelendirmiştir. İsrail, bağımsızlığını kazanmasından önce ve sonra BM ile adı beraber anılan bir ülke olmuştur. Genel olarak BM’nin planlarına, kararlarına uymamaktadır fakat Netanyahu’nun böyle bir karşı çıkışı İsrail’in tarihini sorgulatmaktadır. O dönemin çözüm unsurlarına karşı çıksa da İsrail bağımsızlığını ilan etmesinden bir sene sonra 1949’da BM’ye üye olabilmiştir. Ancak üçüncü başvurusundan sonra İsrail’in BM’ye üye olabildiği unutulmamalıdır.

Beyaz Saray, Kudüs kararında gösterdiği uzlaşmaz ve sert tutumunu BM sürecinde de sergilemiştir. Trump; Genel Kurul’da oylama öncesi üye ülkeleri tehdit niteliğinde söylemlerde bulunmuştur. Hangi üye ülkenin ne yönde karar vereceğinin takip edileceğini ve ilgili değerlendirmeden sonra şayet Washington’dan ekonomik yardım alıyorsa bunun kesileceğine dair ifadeler kullanmıştır. Şantaja varan benzer açıklama da ABD’nin BM Daimî Temsilcisi Nikki Haley’den gelmiştir. Haley, BM üyelerine Başkan Trump’ın oylamayı izleyeceğini ifade ederek oylamaya göre Amerikan siyasetinin değişebileceğini belirtmiştir. BM’nin ve üyelerinin tutumuna göre müttefik ilişkisinin değişebileceği sinyalini vermiştir. Örgüte en fazla mali katkıda bulanan ABD’nin BM’nin mali katkı istediği zaman oylamanın yapıldığı günü hatırlayacağını da ekleyerek ileride gergin bir sürecin yaşanacağını belirtmiştir. Örgütün uzun yıllardır İsrail’in düşmanı olduğu iddiasında bulunan Haley, Washington’ın BM’ye karşı tutumunun değişeceğini söylemiştir. Alınan kararın ise Beyaz Saray’ı Kudüs konusunda geri adım attırmayacağını da vurgulamıştır.

Trump’ın ve BM elçisi Nikki Haley’in tutumlarını diplomasiyle, diplomatik teamüllerle açıklamak zordur. BM’nin varoluşuna taban tabana zıt ifadelerde bulunmuşlardır. Evrensel değerlere hem Kudüs kararında hem de BM Genel Kurulu oylamasına dair yaklaşımlarında kasten uyumsuzluk söz konusudur. Açıkladığı son ulusal güvenlik stratejisinde Orta Doğu ülkelerinden bazılarının medenî olmadığını belirten ve bu özelliğe göre ittifak kuracağını açıklayan ABD; uluslararası ilişkilerin ve uluslararası hukukun temel değerlerini gözardı etmektedir.

Şimdi Ne Olacak?

Konunun yeniden BM Güvenlik Konseyi’ne taşınması gündeme gelebilir. Washington, sert ve uzlaşmaz tutumunu devam ettirebilir. Bu durumda BM’nin Filistin’de atacağı bazı adımlar özellikle Güvenlik Konseyi bağlamındaki rolü sınırlanabilir.

BM Genel Kurulu’nda ise çeşitli gelişmeler yaşanabilir. Filistin’in uluslararası örgütlere üye olma çabası artabilir. Yıllar içerisinde BM Genel Kurulu, Filistin-İsrail sorununda özel bir yere sahip olmuştur. İsrail’in işgal edilmiş Filistin topraklarındaki siyasetinin ve tutumunun değerlendirildiği olağanüstü toplanan özel forum ve konferans niteliği süreç içerisinde öne çıkmıştır.

Aynı zamanda Filistinli gruplar Genel Kurul’a başvurarak ve Kurul’un desteğini alarak sınırlı kazanımlar elde edebilmiştir.  Filistin; BM’de üye olmayan gözlemci devlet statüsüne sahiptir. 2011’de BM’ye tam üyelik için başvurulmuş fakat BM Güvenlik Konseyi tarafından talep kabul görmemiştir. Bundan sonra hedef üye olmayan gözlemci devlet statüsünü kazanmak olmuştur. 2012’de yapılan başvuru Genel Kurul’daki oylamada kabul edilmiştir. Filistin Yönetimi’nin bu statüyü kazanması; Filistin Yönetimi, El-Fetih ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) gibi uluslararası meşruluğa sahip önde gelen Filistin örgütlerinin sesini duyurmayı, uluslararası kuruluşlara üye olmayı, böylelikle uluslararası hukuk uyarınca dış ilişkiler yürütmeyi, diplomatik adım atmayı ve İsrail’e karşı müzakere siyasetinin yürütülmesini kolaylaştıran gelişmelerden biri olmuştur. Çünkü söz konusu statüyü kazanarak Filistin’in BM’nin kurumlarına ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) başvurularının önü açılmıştır.

Filistin Dışişleri Bakanı Riyad El Maliki’nin oylama öncesinde yaptığı açıklamada kullandığı bazı ifadeler bundan sonra sürecin nasıl ilerleyeceği ya da en azından Filistin’in atacağı adımlar üzerinde fikir verebilir. Kudüs’ün salt Müslümanlar için değil Hristiyanlar için de öneme sahip olduğunu hatırlatan El Maliki, Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasının bu kesimin ve Filistinlilerin gerçek ve doğal haklarına saldırı anlamına geldiğini kaydetmiştir. Özellikle doğal hak kavramıyla, İsrail yönetiminin Kudüs üzerindeki egemenlik iddialarına siyasi ve hukuki olarak karşı çıkılmaktadır. Doğal hak ile tarihe dayanan egemenlik hakkı vurgulanmakta ve Filistin’in de tarihe göndermede bulunabileceği gösterilmektedir.

Filistin, uluslararası forumlarda aktif olmaya çalışacaktır. Bunun ilk ayağı ABD’nin olmadığı bir uluslararası barış komitesinin kurularak barış sürecinin kaldığı yerden devam etmesi ve müzakerelerin başlaması olacaktır. Ayrıca başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir devlet olarak tanınmak, İsrail’i UCM’de uluslararası hukuku ihlal ettiği gerekçesiyle baskı altına almak ve İsrail’i müzakere masasına yaklaştırmak büyük ve uzun bir dönemi gerektiren hedefler olarak sıralanabilir. Yukarıda da belirtildiği üzere 2011’de benzer adımlar atılmaya başlanmış; UNESCO üyeliğinin kazanılması gibi bazı hedeflerde başarılı olurken bazı hedefler gerçekleşememiştir.

BM Genel Kurulu’nda Kudüs kararının kabul edilmesinin sonrasında Tel Aviv’in yeni yerleşim yerleri inşası gibi gerginliği yükseltecek kararlar alması muhtemeldir. Ayrıca Netanyahu yönetiminin Filistin-İsrail sorununun çözümünü büyük ölçüde siyasete odaklaması da ihtimaller arasında bulunmaktadır. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğu iddiasında kullandığı tezlerle veyahut bu tezlere benzeyen çeşitli gerekçelerle mültecilerin geri dönüşleri gibi Filistin-İsrail sorununun diğer konu başlıklarında İsrail’in uluslararası hukuktan uzak çözümleri öne sürmesini tetikleyebilir.

Sonuç olarak; BM, barış için birleşmiştir. Amerika’nın Kudüs kararını kabul etmemiştir. Kararın uluslararası hukuka göre yani BM kararlarına ve ilgili andlaşmalara göre verilmesi gerektiğini hatırlatmıştır. Diğer bir ifadeyle İsrail’in 1967 sınırlarına dönmesi; İsrail işgalinin sona ermesi gibi barış sürecinin olağan fakat artık olağanın dışına çıkarılan unsurlarına göre Filistin-İsrail sorununun çözülmesi çağrısında bulunulmuştur.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Dr. Ceren GÜRSELER
Dr. Ceren GÜRSELER
2003 yılında Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden onur decesiyle mezun oldu. Yüksek lisans derecesini 2006 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "The Islamic Rhetoric of the Palestine Liberation Organization (Filistin Kurtuluş Örgütü'nün İslami Söylemi)" başlıklı teziyle aldı. Doktorasını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "Afrika Örf ve Adet Hukukunda Self-Determinasyon Hakkı" başlıklı teziyle 2015 yılında tamamladı. Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Devletler Hukuku Anabilim Dalı'nda yardımcı doçent olarak görev yapmaktadır. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde Afrika ve Arap Ülkeleri Araştırmacısı, Ankara Üniversitesi Afrika Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde Dış İlişkiler Uzmanı, Çankaya Belediyesi'nde Dış İlişkiler Uzmanı olarak çalışmıştır. Afrika ülkeleri siyaseti, Afrika siyaseti, Filistin sorunu, self-determinasyon, siyasal İslam, uluslararası hukuk, terörizm ve Afrikalı-Amerikan çalışmaları başlıca araştırma ve çalışma alanları arasındadır.

BİZİ TAKİP EDİN

3,026BeğenenlerBeğen
231TakipçiTakip Et
2,718TakipçiTakip Et
278AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz