Kazak Ulusal Kimliğinin İnşasında Türkistan Şehrinin Önemi

5 Haziran 2018 tarihinde Güney Kazakistan eyaletine bağlı yerel meclis, yönetim merkezini Şımkent şehrinden Türkistan’a taşıma yönündeki öneriyi onaylamıştır. Eski merkez Şımkent’e ise Astana ve Almatı gibi özel bir statünün verilmesi tavsiye edilmiştir. Bu kararın Türkistan şehrinin kalkınmasına ve bölge turizminin gelişmesine katkıda bulunması beklenmektedir. Eyalet valisi Canseyit Tüymebayev, yaptığı açıklamada Türkistan şehrini sadece Güney Kazakistan eyaletinin merkezine değil, bütün Türk Dünyası’nın başkentine dönüştürmeye kararlı olduklarının altını çizmiştir. Dolayısıyla bu kararın Kazakistan’ın manevi olarak modernleşmesi bağlamındaki yeri ve Türkistan şehrinin Kazak ulusal kimliğinin inşasındaki öneminin irdelenmesi gerekir.

İlk olarak Türkistan şehrinin Güney Kazakistan eyaletinin merkezi olarak ilan edilmesinin Kazak kimliği açısından önemli olduğuna dikkat çekilmelidir. Bu durum şehrin ismiyle de bağlantılıdır. Kelime olarak Türkistan, “Türklerin yurdu” anlamına gelmektedir. Şehrin ehemmiyeti, Türklerin İslamiyet’i benimsemesinde önemli bir rol oynayan Ahmet Yesevi’nin yaşadığı ve defnedildiği yer olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla şehir, Türklerin İslam kimliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Fuat Köprülü’nün “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” eserinde ifade ettiği gibi; “Ahmet Yesevi, Türk milli ruhunun özüdür.” Türklerin Ahmet Yesevi’ye ne şekilde saygı duyduğu; onu “Hazret-i Sultan”, “Türklerin Piri” ve “Pir-i Türkistan” olarak tanımlamalarından anlaşılmaktadır. Büyük ihtimalle, “Yesi” olan şehrin adının “Türkistan” olarak değiştirilmesi bahse konu tanımlamalardan ileri gelmektedir.

Her ne kadar Türklerin İslam dinini kabul etme süreci, 751 yılında Abbasi Hilafeti ile Çinli Tang Hanedanı arasında yapılan Talas Savaşı ile başlamışsa da aslında Türklerin İslamlaşması Mısır ve Şam gibi hızlı olmamış, kademeli olarak gerçekleşmiştir. Yerleşik yaşam tarzına geçen Karluk Hanlığı’nın 8-9. yüzyıllar arasında, Karahanlar Devleti’nin ise 10. yüzyılda İslam’ı devletin resmi dini olarak kabul ettikleri bilinmektedir. Ayrıca Hazar Devleti’nin de İslam’ı benimsediği, İbn Fadlan’ın seyahatnamesiyle ortaya konulmaktadır.

Bu süreçte İslam’ı kabul eden Oğuz boylarının “Türk mümin” yani “Türkmen” olarak adlandırılmaya başlandığı yönünde bilgiler de mevcuttur. Ancak İdil-Ural havzası ile Mâverâünnehir arasında kalan bozkırlarda konar göçer yaşam tarzını benimseyen Türkler, eski inançlarına sadakatle bağlı kalmayı yeğlemişlerdir. İdil-Ural bölgesi Tatar, Mâverâünnehir ise Özbek kimliğinin oluşması bağlamında önemli iken, bu iki bölge arasındaki bozkırların da Kazak kimliği için ehemmiyetli olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı özellikle Kazak kimliğinin oluşma sürecinde Yesevi öğretisi oldukça önemlidir.

Ahmet Yesevi’nin misyonu, “Hanif dini” kurallarına göre yaşayan bozkır Türklerinin inançlarını İslam’la barıştırmaktan ibaretti. Yesevi, Türk kimliğini görmezden gelmeksizin; diğer bir deyişle Araplaşmadan ve Farslaşmadan Müslüman olunabileceğini kanıtlamıştır. Bu misyonu yüklenen ve “alperen” adını alan dervişler, Türkler arasında İslamiyet’in yayılmasını sağlamıştır. Ancak alperenler, Türklere Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif, fıkıh ve akideyi anlatmamışlardır. Yesevi’nin öğrencileri Türklere onların anlayabileceği dilden İslam’ı öğretmişlerdir. Buradan Ahmet Yesevi’nin Türklerin ozan ve aşıklara olan saygısını göz önünde bulundurduğu anlaşılmaktadır.

Eski inançlar ve İslam arasındaki bağlantıyı ortaya koyması açısından Şoqan Walihanov’un şu tespiti bozkır Türklerinin İslamiyet’i nasıl kabul ettiğini gösteren önemli detayları barındırmaktadır: “Kazaklar İslam’ı kabul ettikten sonra ne değişti? ‘Tanrı’ ‘Allah’ oldu. ‘Ongon’ ‘Ervah’ (Ruhlar) oldu. ‘Baksı (Kam)’ ‘Evliya’ oldu. Ancak içerik eskisi gibi kaldı.” Bu söylemden Türklerin söz konusu süreçte, İslam öncesi kavramları İslamlaştırdığı anlaşılmaktadır.

Baksı-Kam’ın İslamiyet döneminde “Evliya” formuna dönüşmesi Kazak kimliği açısından önemlidir. Bilindiği üzere eski Türk toplumunda Kam’ın konumu oldukça saygındı. Kamlar toplumla iç içe yaşayan ve bazı durumlarda kadılık yapan bilge kişilerdi. Onların en büyük özellikleri “kopuz” adı verilen iki telli, yaylı müzik enstrümanını çalabilmeleriydi. Kamlar ozan ve aşıklar gibi destanların nesilden nesle aktarılmasında önemli görevler üstelenmekteydiler. Kam’ın bozkırdaki bir obada misafir olması, o oba için büyük bir olaydı. Bu bakımdan Kamlar Türkler arasında ortak değerlerin oluşmasında kilit konuma sahiplerdi. Aynı zamanda Kamlar İslam dininde imama atfedilen görevleri de yürütmektelerdi. Bahse konu görevler sırasında kopuz önemli bir yer edinmişti. Zaten kopuzun iki telli olmasına ve bir telinin tiz diğer telin ise tok ses çıkarmasına özel bir anlam atfedilmekteydi. Tiz sesli tel “bu dünyayı” tok sesli tel ise “öbür dünyayı” simgelemektedir. Dolayısıyla kopuz, iki dünya arasındaki köprü olarak algılanmaktaydı.

Kısacası Kamların Türkler arasındaki saygın konumu ve kopuzun kutsal olarak algılanması Ahmet Yesevi tarafından dikkate alınmış olabilir. Nitekim alperenler, Türkler arasında İslamiyet’i yaygınlaştırırken ellerinde ne Kur’an-ı Kerim vardı ne de Hadis kitabı. Onların ellerinde kopuz, dillerinde ise Hoca Ahmet Yesevi’nin yazdığı Divan-ı Hikmet’ten öğütler mevcuttu. Kamlara karşı derin saygısı olan Türklerin alperenlerin öğütlerine kulak verdiği ve İslam’ı canı gönülden kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Bu süreçte kopuzun itibarının daha da arttığı söylenebilir. Belirtmek gerekir ki; kopuzun yaylı enstrümandan tırnakla çalınan telli enstrümana dönüştüğü gözlemlenmektedir. Örneğin; Ahmet Yesevi’nin Anadolu’ya gönderdiği öğrencisi Hacı Bektaş Veli’nin bağlamayla geldiği bilinmektedir. Bozkır Türklerinin; yani Kazakların İslam’ı kabul sürecinde ise kopuz dombıraya dönüşmüştür.

Ahmet Yesevi’nin İslami yorumuna atfedilen değer, Altın Orda döneminde artmaya başlamıştır. Bu durumun sebebi Altın Orda Hanı Özbek Han’ın 14. yüzyılın başlarında İslamiyet’i kabul etmesi ve Altın Orda’nın resmi dini haline getirmesidir. Özbek Han’ın özellikle Yesevi öğretisini benimsemesi, bozkır Türklerinin İslam dinini hızlı bir şekilde kabul etmesini sağlamıştır. Söz konusu dönemde “Özbek” ismi ile “Yesevi”nin eş anlamlı olarak algılandığı görülmektedir. Dolayısıyla Altın Orda’nın dağılma aşamasında bozkırda yaşayan Türkler, Yesevi öğretisi ve Özbek Han’ın din anlayışına olan bağlılıklarını göstermek için kendilerini “Özbek” olarak adlandırmaya başlamıştır. Devin Dewesee’nin “Altın Orda’nın İslamlaşması” eserinde yaptığı tespitte olduğu gibi, etnik terim olarak “Özbek” isminin “Müslüman” kimliğiyle özdeşleştiği görülmüştür.

15. yüzyılın ortalarında Abulhayır Şeybani Han’ın önderliğindeki Özbekler, bozkırlardan güneye doğru göç etmeye başlamıştır. Bu durum, Türk tarihinde bozkırlardan taşan son göç dalgası olmuştur. Söz konusu süreçte Özbekler Mâverâünnehir’deki Timur Devleti’ne son vermişlerdir. Böylece Özbek Devleti “Bozkırlar” ve “Mâverâünnehir” olmak üzere iki parçadan oluşmuştur. Bruce Privratsky’nin iddiasına göre; Mâverâünnehir’de Fars kültürü baskın iken bozkırlarda göçebe Türk kültürü üstün konumunu korumaktaydı. Yaşam tarzından kaynaklanan bu kültür farklılığının İslamiyet anlayışına etki ettiğini ileri süren Zikirya Jandarbek, güneye gidenlerin şehir yaşantısına uygun olan Nakşibendi Tarikatı’nı benimsediğini; bozkırda kalanların ise Yesevi Tarikatı’ndan vazgeçmediğini belirtmiştir. 1465 yılında Kerey ve Canibek sultanların Abulhayır Han’a karşı başlattığı isyanın temelinde taht kavgası ve ekonomik çıkarların yanı sıra gittikçe farklılaşan din anlayışı da yatıyor olabilir. Sonuçta Abulhayır Han’ın torunu Muhammed Şeybani’yle birlikte Mâverâünnehir bölgesine yerleşen Türkler “Özbek” adını alırken; bozkırda kalan Kerey ile Canibek hanları ve onların torunlarını destekleyenler “isyan eden”, “baş kaldıran”, “özünü koruyan” ve “yabancı etkiyi kabul etmeyen” anlamına gelen “Kazak” adını kabul etmiştir.

Kazak Hanlığı’nın kurulması ve Kazak kimliğinin oluşmasında din ve kültür faktörlerinin oynadığı rolleri daha derinden irdeleyecek olursak, Kazakların Yesevi öğretisine bağlı kaldıkları ortaya çıkmaktadır. Kazak hanlarının Ahmet Yesevi’nin türbesinin yanına defnedilmesi ve Türkistan şehrinin Kazak devletinin başkenti olması bu durumun kanıtıdır. Kazaklar arasında dini anlamda itibarlı olan bu şehri ziyaret etmek ve Ahmet Yesevi’ye Kur’an-ı Kerim bağışlamak “Küçük hacılık” olarak nitelendirilmektedir. Tüm bu durumlar kapsamında Türkistan şehri Kazakların İslami kimliğinin kalesi haline gelmektedir.

Türkistan şehriyle paralel olarak Kazak kimliği açısından, Ahmet Yesevi döneminden miras kalan dombıra enstrümanı da önemli bir yere sahiptir. Kazaklar için dombıra, geçmişle bağ kuran ve köklerin güçlü kalmasını sağlayan kutsal bir enstrümandır. Bu durumu Sovyet döneminde yaşamış olan Kazak şair Kadir Mirzali şu şekilde özetlemektedir:

“İki telin birini sert, diğerini gevşek bırak.

Hakiki Kazak, Kazak değil. Dombıra’dır has Kazak.

(Eki şektiñ birin qattı, birin säl säl jay bura.

Nağız qazaq qazaq emes, nağız qazaq dombıra)”

Diğer bir ifadeyle dombıranın, Kazak kimliğinin kodlarını taşıdığına inanılmaktadır. Dolayısıyla tüm Kazakların evinde bulunan dombıranın bu şekilde değerlenmesinde Ahmet Yesevi’nin “İslamiyet ile İslam öncesi değerleri” barıştırdığı din anlayışının yeri göz ardı edilemez.

Türkistan şehrinin Kazakistan tarihi ve Kazak kimliği açısından önemli olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bu önemin farkında olan Çarlık Rusya’sının işgalcileri Kazakları asimile etmek üzere Türkistan’ı ve bu şehirde yer alan Yesevi Türbesi’ni Kazakların hafızasından silmeye çalışmışlardır. İlk olarak Ruslar, 1864 yılında şehri işgal ettikten sonra Ahmet Yesevi Türbesi’ni top ateşine tutarak yıkmaya çalışmışlardır. Ancak bu girişime karşı gelişecek olan halk ayaklanmasından çekinerek bu plandan vazgeçmişlerdir. Daha sonra şehri ticari ve idari anlamda zayıflatmak adına bölge merkezi olarak Şımkent şehri seçilmiştir. Çarlık Rusyası döneminde Türkistan şehrinin önemi azalmaktayken, Şımkent şehri gelişmekteydi. Sovyet sürecinde de benimsenen bu politika hasebiyle Türkistan taşra bir kasaba haline getirilmiştir. Dahası şehrin kuzeyine sıfırdan kurulan Kentau kentine daha çok yatırım yapılmış ve Türkistan “kasten geri kalmış” bir hale getirilmiştir.

Çarlık Rusya ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) tarafından kasıtlı olarak yürütülen bu politika göz önünde bulundurulduğunda Türkistan’ın yeniden eyalet merkezi olarak seçilmesi Kazak kimliğinin yeniden canlandırıldığı ve geçmiş ile günümüz arasında köprü kurulduğu anlamına gelmektedir. Türklerin Piri Ahmet Yesevi ile birlikte anılan bu kutsal şehrin yeniden gelişmesi aynı zamanda Türk Dünyası’nın da şaha kalkması olarak yorumlanabilir. Dolayısıyla Türkistan’ın kalkınması, Türk Dünyası’nın uluslararası politikaya güçlü bir şekilde geri dönüşünü simgeleyebilir.

Yazarın diğer yazıları