Kaşıkçı Cinayeti Sonrasında ABD’nin Ortadoğu Politikası

Kaşıkçı cinayeti, ABD’nin Ortadoğu politikasını derinden etkileyecek bir meseleye dönüşmektedir. Yaşanan olayın vahameti, hiçbir demokratik devletin yanıtsız bırakamayacağı boyuttadır. Nitekim cinayet sonrasında uluslararası toplumdan cinayetin tüm boyutlarıyla aydınlatılması çağrıları yükselmiş ve çeşitli yaptırımlar gündeme gelmiştir.

Bu gelişmeler demokratik devletlerin dış ilişkilerinde sıklıkla karşılaştıkları bir ikileme işaret etmektedir. Sözü edilen ikilem, otoriter ve baskıcı rejimlerle nasıl bir ilişki kurulması gerektiğine ilişkindir: Otoriter rejimlerle, demokratik dönüşümü hedefleyen ve sivil toplumu dikkate alan bir ilişki mi yoksa istikrarın korunmasını hedefleyen ve hükümetler arası düzeyde bir ilişki mi kurulmalıdır?

Birinci seçenek demokratik yönetimler için daha tutarlı ve meşru bir dış politikadır. Ancak gizli emperyal emeller taşındığı ve devletlerin iç işlerine müdahale edildiği algısına yol açabilmektedir. Üstelik sivil toplumun demokratik dönüşüm talepleri devrimci bir enerji yaratabilmekte ama bu enerji beklenmedik sonuçlarla uluslararası istikrarı tehlikeye düşürebilmektedir.

İkinci seçenek otoriter rejimlerin dönüşümünden ziyade ulusal çıkarı önceleyen ve istikrar arayışına yanıt veren bir dış politikadır. Ancak bu politika iki önemli sorunu beraberinde getirmektedir. Öncelikle otoriter rejimlerin meşrulaştırılması şeklinde bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Diğer yandan güç ve baskıya dayalı rejimler istikrarlı bir görünüm sergileseler de kırılgan bir yapıya sahiplerdir ve toplumsal patlama anlarında bu rejimlerle ilişkileri sürdürmek büyük zorluklar yaratabilmektedir.

Demokratik devletlerin otoriter devletlerle kurdukları ilişkide karşılaştıkları bu ikilemin en bariz örnekleri Arap Baharı sürecinde yaşanmıştır. Bu ayaklanmalar pek çok ülkede olduğu gibi Amerikan dış politikasında da çelişkiler yaratmıştır. Demokratik dönüşümü destekleyen Washington yönetiminin Mısır’daki 2013 askeri darbesini onaylaması, Suriye’de muhalefeti desteklese de rejim değişikliğini riskli görmesi bu çelişkilerden bazılarıdır.

ABD’nin Suudi Arabistan’la kurduğu ilişkiler de benzer bir çelişkiyi yansıtmaktadır. İşlenen cinayet insani açıdan son derece sarsıcıdır. Siyasi açıdansa fazlasıyla karmaşık ve çok boyutlu bir mesele söz konusudur. Dolayısıyla bütün demokratik devletler gibi ABD’nin de bu olay karşısında sessiz kalması mümkün değildir. Amerikan Başkanı Trump da cinayetin aydınlatılması yönünde çağrıda bulunmuştur. Ancak Trump, cinayeti üst düzey Suudi yöneticilerle ve özellikle Veliaht Prens Muhammed bin Selman’la ilişkilendirmekten kaçınmaktadır.

Suudi Arabistan, ABD’nin Ortadoğu politikasının sacayaklarından birini oluşturmaktadır. Dolayısıyla Trump, bu önemli ortağını kaybetmek istememektedir. Bir başka deyişle dış politikasını tamamen pragmatik çıkarlara dayandıran Trump yönetimi açısından, insani ve demokratik değerler ile ulusal çıkarlar arasında denge kurma ihtiyacı aciliyet kazanmıştır. Bu bakımdan, sadece reelpolitik dayanaklara sahip olan ABD-Suudi Arabistan ilişkilerinin sağlam bir zemine oturduğunu söylemek zordur.

ABD, İran karşıtlığı üzerinden bir Ortadoğu politikası inşa etmektedir. İran’ın bir tehdit olarak tanımlanması ve bölge ülkeleriyle İran arasındaki karşıtlıkların vurgulanması ABD’ye milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları imzalama fırsatı vermektedir. ABD’nin Ortadoğu’ya bu biçimde angaje olması İran’la bölgesel bir rekabet içerisinde olan Suudi Arabistan’ı memnun etmekte ve Suudi yönetiminin Amerikan silahlarına ilgisini artırmaktadır. Silah alımlarının dışında daha pek çok alanda ekonomik anlaşmalar imzalanmaktadır. Dolayısıyla Trump’ın izlediği Ortadoğu stratejisi ülkesine büyük bir ekonomik fayda sağlamaktadır.

Trump’ın Ortadoğu stratejisinde Suudi Arabistan’ı önemli kılan unsurlardan biri de petrol ve enerji meseleleridir. İran’a yönelik yaptırımlar petrol fiyatlarının yükselmesi riskini beraberinde getirmektedir. Bu riskin ortadan kaldırılması için ABD İran’la enerji ticareti yoğun olan ülkeleri yaptırımlardan muaf tutmuştur. Ancak petrol fiyatlarının istikrarı açısından bu önlemler tek başına yeterli değildir. Bu alanda, en büyük petrol üreticilerinden biri olan Suudi Arabistan’ın desteği gerekmektedir.

Suudi Arabistan, İran karşısında oluşturulmak istenen Sünni-Arap bloğunda oynadığı rolle ABD’nin Ortadoğu politikalarında önemli bir konuma sahiptir. Aslına bakılırsa Katar’a yönelik yaptırımların istenen sonuçları üretememiş olması ve Yemen’deki savaşta herhangi bir başarı elde edilememesi bu bloğun işlevinin sorgulanmasına yol açmaktadır. Ancak Suudi yönetimini bu noktada öne çıkaran asıl mesele, İsrail’in üstü örtülü biçimde bu bloğun bir parçası haline gelmesidir. İran karşıtlığında birleşen Suudi Arabistan ve İsrail ABD’ye endeksli bir bölge politikası izlemektedir. İki ülke arasındaki bu uzlaşı İsrail’in bölgedeki varlığının pekiştirilmesi açısından önemlidir.

Görüldüğü üzere Suudi Arabistan, ABD’nin kolaylıkla vazgeçebileceği bir ortağı değildir. Çünkü Trump yönetiminin uygulamaya koyduğu Ortadoğu politikası Suudi desteği olmaksızın sürdürülebilir bir politika değildir. Ancak Suudi Arabistan’la kurulan bu ilişki nedeniyle Trump üzerindeki baskı her geçen gün artmaktadır. Başta sadece medyanın eleştirileriyle karşılaşan Trump, son haftalarda Amerikan Senatosu’nun devreye girmesiyle daha zorlu bir meydan okumayla karşı karşıyadır. Senato’nun cinayetten Veliaht Prens Bin Selman’ı sorumlu tutan ve Yemen’deki savaşın sona erdirilmesi çağrısında bulunan kararları Trump yönetimini, Ortadoğu politikasını gözden geçirmeye zorlamaktadır.

Tüm demokratik devletler gibi ABD de ulusal çıkarları gereği otoriter rejimlerle ortaklıklar kurmakta ve daha önce sözü edilen ikilemden kaçamamaktadır. Ancak Trump yönetiminin hatası tüm Ortadoğu stratejisini Suudi desteğine bağımlı olacak şekilde inşa etmesidir. Ortaya çıkan tabloysa Ortadoğu’da demokratik, rasyonel ve güvenilir ortaklarla hareket etmenin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu gerekliliğin ihmal edilmesi ABD’nin Ortadoğu politikasının temellerini sarsmakta ve izlenen stratejinin revizyonu yönündeki baskıyı artırmaktadır.