İsrail’in Suriye Krizine Karşı Tutumu ve İran

2011 yılının Mart ayında Arap Baharı’nın yansımaları kapsamında Suriye’deki halk, mevcut dikta rejime karşı ayaklanmıştır. Bu ayaklanma sırasında barışçıl yöntemlerle düzenlenen gösterilere, Esad rejimi baskı ve şiddetle cevap vererek halkı doğrudan hedef almıştır. Bu nedenle Suriye’nin genelinde güvenlik durumu sarsılmış ve daha sonraki yıllarda Suriye Krizi, bölgenin en tehlikeli ve can alıcı sorunu haline gelmiştir. Suriye sorununa genel olarak bölgesel güçlerin; özel olarak ise küresel düzeydeki bazı önemli aktörlerin doğrudan müdahalelerde bulundukları görülmektedir. İran, Suriye’deki olayların başlamasıyla birlikte Esad rejimine doğrudan yardım etmeye başlamıştır. Tahran’ın Suriye’ye sunduğu yardım, 2011-2018 yılları arasında ciddi boyutlara ulaşarak Suriye’ye komşu olan İsrail’i rahatsız etmeye başlamıştır.

Diğer yandan Arap Baharı kapsamında diğer Arap ülkelerinde yaşanan gelişmelerin neredeyse tamamı İsrail’in lehine sonuçlanmıştır. Örneğin; Mısır’da Muhammed Mursi, ilk seçilen cumhurbaşkanı olmasına rağmen Abdülfettah Sisi tarafından askeri darbe yapılarak devrilmiştir. Sisi’nin yaptığı ilk iş, Mısır’ın Filistin ile olan Refah sınır kapısını kapatmasıdır. Sisi, Gazze’ye açılan bu kapının kapatılmasıyla yetinmemiş, Gazze’deki bütün tünelleri sularla doldurarak, İsrail’in isteği doğrultusunda kapatıp kullanılamaz hale getirmiştir. Böylece Mursi döneminde devamlı açık olan ve Hamas’ın kontrolü altında olan Gazze, dış dünyaya kapatılmıştır. Bu durum da Tel Aviv’in belirttiği gibi İsrail’in güvenliğinin sağlanması bakımından büyük önem arz etmektedir. Arap Baharı sonucunda Hüsnü Mübarek’in devrilmesiyle kurulan Mursi Hükümeti, çok kısa bir süre içerisinde Körfez’deki bazı Arap ülkelerinin yardımıyla, askeri darbe sonucunda devrilmiştir. Bahse konu Arap ülkeleri, Mısır’da bir darbenin gerçekleşebilmesi adına zemin hazırlamıştır. Ancak Suriye’de yaşanan olaylar, Mısır örneğine kıyasla bazı farklılıklar barındırmaktadır. Zira Suriye’deki olaylar başlangıçta İsrail’in lehine olsa da son iki yılda Mısır’daki gelişmelerden farklı olarak Suriye Krizi, İsrail’in aleyhine şekilde gelişmiştir. İfade edildiği üzere 2011 yılından 2017 yılının başına kadar geçen süre zarfında, Suriye’de yaşananlar hep İsrail’in lehine olmuştur. Bu durumun nedenleri şu şekilde sıralanabilir:

  • Düzenli Suriye Ordusu, Hafız Esad döneminde olduğu gibi oğlu Beşar Esad iktidarında da İsrail’in güvenliğini açık bir biçimde tehdit etmemiştir. 2011 öncesi dönemde Mısır ve Ürdün İsrail ile barış anlaşması imzalamış olmalarına rağmen; Suriye, İsrail için daha güvenli bir ülke olarak değerlendirilmiştir. Ancak buna rağmen Suriye, askeri gücüyle Tel Aviv’e karşı potansiyel bir tehdit niteliğine de sahiptir. Dolayısıyla Suriye Ordusu’nun ülkedeki kontrolünü kaybederek zayıflaması her halükârda İsrail’in lehinedir.
  • Suriye Krizi’nin başlamasıyla İsrail, Suriye toprakları üzerinde istediği gibi hareket ederek tehlikeli olarak nitelendirdiği hedeflere hava saldırıları düzenlemiştir. Şayet Suriye’de kriz yaşanmamış olsaydı İsrail bu kadar kolay şekilde Suriye’ye karşı saldırı düzenleyemezdi.
  • Suriyeli muhalifler arasında birlik ve beraberliğin sağlanmamasını, İsrail açısından bir avantaj olarak değerlendirmek mümkündür. Nitekim Suriyeli muhalifler, İsrail’e karşı tehdit oluşturmak yerine farklı ülkeler adına vekâleten bir savaş yürütmüşlerdir. Muhalif grupların birbirleriyle uğraşmaları, bir yandan güçlü bir Suriye’nin kurulmasının önüne geçerken diğer yandan da İsrail-Filistin sorununu gündemden düşürerek bu krizi, temel bir sorundan daha önemsiz mesele seviyesine indirmiştir.
  • Suriye’de Rusya veya Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) bulunması, İsrail’i fazla endişelendirmemektedir. Aksine bu iki gücün Suriye’de konuşlanması, Tel Aviv bağlamında olumlu karşılanmaktadır. Zaten 2015 yılından günümüze kadar yaşanan gelişmeler de Rusya’nın Suriye’de bulunmasının İsrail’in güvenliğini tehdit etmediğini göstermiştir.
  • Devlet’ül Irak ve’ş Şam (DEAŞ) gibi uluslararası toplum nezdinde kabul görmeyen bir terör örgütünün Suriye toprakları üzerinde konuşlanması, dünyanın dikkatini bu ülkeye çevirmesine sebep olmuştur. DEAŞ ile mücadele hususunda uluslararası koalisyon kurulmuş ve koalisyon güçleri bu terör örgütüne karşı birlikte hareket etmiştir. Dolayısıyla DEAŞ’ın Suriye’de konuşlanması, İsrail’in yararına olan bir meseledir. Zira İsrail bu tür terör örgütlerine karşı tek başına mücadele etmek yerine, DEAŞ ile mücadele kapsamında koalisyon kuvvetleriyle birlikte harekete geçmiştir. Ayrıca DEAŞ terör örgütünün hedef aldığı ve öldürdüğü kişilerin neredeyse tamamı Müslümanlardan oluşmaktadır. DEAŞ’ın gerçek etkisi İsrail yerine Müslüman alemi üzerine olmuş ve Suriyeli muhalif gruplar özellikle hedef seçilmiştir.

Yukarıda sıraladığımız nedenlerden dolayı Suriye’de yaşanan olaylar, İsrail’in güvenliğine karşı çok fazla tehdit unsuru oluşturmamıştır. Ancak bu durum Suriye’de İsrail’i kaygılandıran hiçbir tehdit unsurunun bulunmadığı anlamına da gelmemektedir. Aksine İran’ın Suriye’de gün geçtikçe nüfuzunun artması ve doğrudan bu ülkenin kuzeydoğu sınırını kontrol altına alması, Tel Aviv’in kırmızı çizgileri kapsamına girmektedir. Böylece İsrail, Suriye’de İran’ın askeri nüfuzunun genişlemesi üzerine aşağıdaki hususlara dikkat etmektedir;

  • İsrail, Suriye’de İran’a bağlı kalıcı kara, hava ve deniz üslerinin kurulmasına prensip olarak karşıdır. Dolayısıyla İsrail, İran’a ait olduğuna ve kalıcı bir nitelikle kurulduğuna inandığı bu tür askeri üslere karşı tereddüt etmeksizin saldırılar düzenlemektedir.
  • İsrail sınırına yakın bulunan ve İran’ın kontrolü altında olan; özellikle de Suriye-Lübnan ortak sınır noktaları üzerinden Tel Aviv’e karşı tehdit unsuru oluşturulmasının önüne geçilmesi için İsrail, her türlü tedbire başvurmaktadır. İsrail bu bölgenin İran’ın veya İran’a bağlı milis güçlerinin kontrolü altına girmesine şiddetle karşı çıkmaktadır. Bu türden gelişmelerin yaşanması halinde İsrail güç kullanarak durumu önleyecektir.
  • Suriye ve Lübnan’da İran’ın füze yeteneklerini geliştirmesi meselesi, İsrail’in bölgedeki kırmızı çizgileri arasına giren hususlardan bir diğeridir. Tahran, nüfuzunun geniş olduğu bölgelerde füze yapımı bölgeleri inşa etmektedir. Bunun Lübnan’da başarılı bir şekilde geçekleştirilmesinin ardından Suriye’de de özellikle Hizbullah militanları aracılığıyla, doğrudan Tahran’ın denetiminde saldırı yapılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır.
  • İsrail, İran’ın ve İran’a yakın milis güçlerinin Suriye sahasındaki diğer gruplarla savaştığı dönemde, yaklaşık altı yıl boyunca sessiz kalmıştır. Çünkü Tel Aviv, Tahran’ın ve Tahran’a bağlı silahlı grupların Suriye’de savaş ve çatışmalara devam etmesini makul bulmuştur. Zira İsrailli yöneticiler, İran’ın Suriye’de diğer gruplarla savaşmasının hem can kaybı hem de maddi kayıplar açısından büyük ve ciddi olumsuzluklara yol açacağını düşünmüştür. Bu da İsrail’in lehine olan bir gelişmedir. Özellikle Hizbullah’ın Suriye’de katıldığı çatışmalardan dolayı zayıflaması, Tel Aviv’in stratejik hedefleri arasında yer almaktadır. Geçen yılın sonunda ve bu yılın başında, İran’da rejime karşı düzenlenen gösterileri göz önünde bulundurduğumuzda, İsrail’in bu çerçevedeki planlarının büyük ölçüde başarılı olduğunu söyleyebiliriz. İran’da gerçekleşen gösterilerin temel nedenlerinden biri de rejimin genel olarak bölge ülkelerinde ve özel olarak da Suriye’de milyarlarca dolar harcamasıdır. İran’ın ekonomik kriz geçirdiği bir dönemde, bu kadar paranın ülke dışında Tahran’ın yayılmacı politikası doğrultusunda harcanması, ülke çapında büyük tepkilere neden olmuştur. Sonuçta bu husus, İran’ı zayıflatan önemli bir faktör haline gelmiştir.

İsrail yukarıda işaret edilen dört önemli nedeni göz önünde bulundurarak Suriye Krizi bağlamında İran’a karşı dış politikasını şekillendirmektedir. Fakat İran’ın ve İran’a bağlı milis güçlerinin bulundukları bölgelerde çatışmaların azalması ve Tahran’ın bu aşamadan sonra kendine bağlı grupları kalıcı biçimde Suriye topraklarına yerleştirmesi, Tel Aviv’i rahatsız etmiştir. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu bir açıklamasında: “Biz Suriye’de krizin çözümüne yönelik detaylara karşı değiliz. Suriye’de karşı olduğumuz tek şey, İran ve İran’ın vekillerinin askeri varlığıdır.” ifadesini kullanmıştır. Dolayısıyla 2017 yılının başından beri, İran ve İran’a bağlı silahlı grupların bulundukları bölgelerde çatışmanın azalmasıyla birlikte Tahran diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi Suriye’ye de kalıcı şekilde kendisine bağlı milis güçleri yerleştirmeye başlamıştır. Özellikle Suriye’de rejime bağlı düzenli ordunun iyice zayıflamasının ardından, söz konusu askeri birliklerin daha önce gerçekleştirdiği misyonu Tahran’a bağlı milislerin üstlenmesi olasılığının oluşması, İsrail’i iyice rahatsız etmiştir. Bu çerçevede Tel Aviv, farklı tarihlerde Suriye’de İran’ın ve İran’a bağlı milis güçlerinin bulundukları bölgeleri hedef alarak bombalamıştır.

Sonuç olarak Suriye’de, İsrail-İran arasındaki anlaşmazlık ve rekabetin sonucunda yaşanan gelişmelerin doğrudan bir savaşa neden olmayacağı adeta kesinleşmiştir. Çünkü ne İsrail, İran’ı karşısına almayı isteyecek ne de İran, yerel ve uluslararası düzeyde karşılaştığı ekonomik ve siyasal sorunlardan dolayı İsrail ile savaşmayı göze alacaktır. Bunun yerine karşılıklı ve sınırlı biçimde bazı saldırıların gerçekleşeceği ama bu saldırıların hiçbir zaman geniş çaplı bir savaşa dönüşmeyeceği öngörülebilir.

Yazarın diğer yazıları