İsrail ve İran’ın Suriye’deki Büyük Savaşı

9 Nisan 2018 tarihinde İsrail uçaklarının Tayfur Askeri Üssü’nü bombalamasının ardından 14 Nisan 2018’de Suriye rejimine ait askeri üslerin Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere ve Fransa tarafından bombalanması ve İsrail’in Halep kırsalında yer alan İran’a ait askeri havaalanına bombalı saldırı düzenlemesi gibi bölgesel ve uluslararası gelişmeler, İran ile İsrail arasında bir savaş çıkabileceğine işaret etmektedir. Bu bağlamda İranlı yöneticilerin savaşın yaklaştığını hissettikleri ifade edilebilir. Özellikle de İran’ın iç ve diş gelişmeleri, kritik bazı durumların yaşanacağını göstermektedir.

İran’da yaşanan iç gelişmeler incelendiğinde; ülkenin siyasi kurumları arasında bazı sorunların gelişmekte olduğu görülmektedir. Bir taraftan Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), Ruhani Hükümeti’nin ekonomi ve güvenlik konusundaki politikalarından rahatsızlığını dile getirirken diğer taraftan da İslam İnkılabı Rehberi Ayetullah Ali Hamaney’in konumu tartışılmaktadır. Devletin dini yapısı, İran’ın siyasi sistemine yöneltilen eleştirilerin (özellikle de Aralık ayındaki protestoların) de odak noktasını oluşturmaktadır. Buna bağlı olarak Hamaney, başta özellikle Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad olmak üzere reformist liderlerin, Şirazi akımının ve İran Özgürlük Hareketi’nin yönelttiği eleştirilerin başlıca hedefi olmuş durumdadır. Bu durum İran rejiminin bünyesinde büyük bir çatlak bulunduğunun göstergesidir.

Çeşitli veriler incelendiğinde; İran halkının da hala hükümetten ekonomi ve sosyal konularda verdiği vaatleri gerçekleştirmesini beklediği gözlemlenmektedir. Ayrıca halkın bazı kesimlerinin rejimi devirmek için uluslararası bir destek beklentisi içerisinde olduğu da söylenebilir. Halkın rahatsızlığının başlıca nedeni, dolar karşısında İran’ın para biriminin konumunu da etkileyen ekonomik krizdir. Ülkedeki ekonomik kriz nedeniyle halkın rahatsızlığı en üst seviyeye çıkmış durumdadır. Ayrıca DMO’nun sermayesini yurtdışına kaydırması da ekonominin durumunu etkilemiştir. Ülkede sosyal anlamda da ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Sosyal medya uygulaması Telegram’ın yasaklanması örneğinde olduğu gibi rejim sosyal özgürlüklere yönelik konularda halkı baskı altına almakta ve bu durum sosyal açıdan sorun yaramaktadır. Örneğin; Huzistan eyaletinin merkezi olan Ahvaz’da düzenlenen protestolar hala devam etmekte ve bu durum ülkedeki krizin derinleşeceğine; rejimin ise bu krize karşı koyamayacağına işaret etmektedir.

Yukarıda ifade edilen hususlar doğrultusunda İran’daki reformist harekete yakınlığıyla bilinen Şark Rûznâme Gazetesi, Hamaney’den sonraki dönem için DMO’nun, kendi emirleri altında çalışacak yeni bir dini lider atayarak otoritesini sürdürmek istediğini ve bu amaçla iktidarı ele geçirmeye çalıştığını öne sürmektedir. Bu bağlamda DMO’da da bir değişim beklentisi bulunmakta ve Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin devletin başına geçmesi yönünde kuvvetli bir olasılık bulunduğu iddia edilmektedir. Aynı gazete, muhafazakâr akımın temsilcilerinin ve derin devlet adamlarının, ülkenin durumunun böyle gitmesi halinde yeni bir cumhurbaşkanı seçilmesi yönünde eğilim taşıdığını da ifade etmektedir. Çeşitli yazılarda seçilecek olan yeni cumhurbaşkanının asker kökenli olması gerektiği vurgulanmaktadır. Aynı durumu Özgür İslam Üniversitesi’nde profesör olan Hüseyin Allah Karam da ifade etmiştir. Karam, yeni cumhurbaşkanının askeri ve stratejik tabanı olması gerektiği şeklinde açıklamada bulunmuştur. Karam, bu özellikleri taşıyan isimler arasında Kasım Süleymani (Kudüs Gücü Komutanı), Muhsin Rızai (DMO eski Komutanı ve Düzenin Maslahatını Koruma Konseyi Başkanı), Muhammed Bakır Galibaf (DMO Hava Kuvvetleri eski Komutanı, Hatem’ül Enbiya’nın eski komutanı ve Tahran Belediye Başkanı) ve muhafazakar akımına yakınlığıyla bilinen Hüseyin Dehkan veya Mesut Cezairi yer almaktadır. Ancak böyle bir değişim gerçekleşirse, derin devletle yakınlığı bilinen ve dış ilişkileri güçlü olan Süleymani’nin cumhurbaşkanı seçilme olasılığının diğer adaylara göre daha yüksek olduğu görülmektedir.

İran’a yönelik baskıların uluslararası boyutuna bakıldığında; dikkat çeken ilk husus Suriye’deki gelişmelerdir. Zira Devlet’ül Irak ve’ş Şam (DEAŞ) unsurlarının Suriye kırsalında bulunması, İran’ın Suriye’deki milislerine lojistik destek sağladığı hattı tehdit etmektedir. Bu durumu Bağdat’ı ziyaret eden İran Savunma Bakanı Emir Hatemi de dile getirmiştir. Nitekim DEAŞ’ın Deyrizor’dan çekilen DMO güçlerine saldırabileceği endişesi nedeniyle 19 Nisan 2018 tarihinde Irak Hava Kuvvetleri, söz konusu terör unsurlarına saldırı düzenlemiştir. Diğer taraftan İsrail gazetesi Maariv, Suriye’de konuşlanan İran destekli milislere ve Lübnan Hizbullah’ına ABD ve İsrail destekli bir saldırı düzenleneceği yönünde bir istihbarat bilgisi yayımlamıştır. Dikkat çeken husus, raporun Esad rejimi tarafından Duma’ya kimyasal saldırı düzenlenmeden önce hazırlanmış olduğunun ortaya çıkmasıdır.

ABD ve müttefikleri tarafından Suriye rejiminin askeri mevzilerine gerçekleştirilen füze saldırılarından sonra meydana gelen askeri gelişmeler doğrultusunda Amerikalı yetkililerin, DEAŞ’tan sonra Suriye’deki hedeflerinin İran ve milisleri olduğunu söyledikleri görülmektedir. Amerikalı yetkililer, Rus yetkililere İran ve milislerinin Suriye’den çekilmesi gerektiğini aktarmışlardır. Ancak Devrim Rehberi Ali Hamaney’in uluslararası politikadan sorumlu başdanışmanı Ali Ekber Velayeti’nin 11 Nisan 2018 tarihinde gerçekleştirdiği Suriye ziyareti, ABD’nin sözlerinin ciddiye alınmadığını göstermiştir. Ayrıca Suriye rejimi, İran’ı Rusya’ya tercih ettiği yönünde bir mesaj göndermiştir. Bu duruma karşılık Rusya’nın reaksiyonu, ABD ve müttefiklerinin rejime karşı düzenlediği saldırılara tepkisiz kalmak olmuştur.

Bugüne kadar ABD’nin bütün çabaları Suriye’deki gerilimin tırmanarak ilerlemesi yönünde olmuştur. Washington özellikle Rusya’nın tedirgin davranışından sonra yeni askeri ittifaklar kurmaya yönelmektedir. Bu durum belki de stratejik bir hamle olarak sonuçlanabilir. Çünkü İran, ABD’nin nükleer anlaşamadan çekilmesinin İran ile Obama yönetimi arasında yapılan bütün siyasi anlaşmaların iptal edilmesi anlamına geleceğinin farkındadır. Bu nedenle Akdeniz’deki Amerikan güçleri ve Golan Tepelerinde konuşlanan İsrail askerleri, adeta savaşın ilk kıvılcımının beklendiğini göstermektedir. Zira İsrail’in F-16 uçak filosunu askeri tatbikat için ABD’ye göndermesi, İran Savunma Bakanı’nın Haşdi Şabi liderleriyle bir araya gelmesi ve Suudi Arabistan ile diğer Körfez Ülkelerinin “Körfez Kalkanı Ortaklığı 1” adı altında askeri tatbikat yapması Suriye sahasının İran ve milisleri ile İsrail arasında gerçekleşecek bir savaş için hazır olduğunu açığa çıkarmaktadır.

Sonuçta; Suudi Arabistan’ın hırsı doğrultusunda Körfez Ülkelerinin Suriye’de artan rolü ve Yemen’de yükselen stratejik gelişmeleri içine alan bütün gelişmeler İran’ın hedeflerini engellenmek adına ABD ve müttefiklerinin hazır olunduğunu göstermektedir. Bu bağlamda İran’ın nükleer anlaşma konusundaki ısrarı, kendini kurtarmak adına yaptığı son hamleler olarak değerlendirilebilir. Bunun yanı sıra bölgesel ve ulusal güçlerin İran’a savaş açmak için hazır oldukları açıktır. Kuşkusuz ABD-Fransa-İngiltere üçlüsünün geliştirdiği ittifaklar, İsrail’in İran’a karşı savaş açma iştahı, Suudi Arabistan’ın stratejik yükselişi ile bu aktörlerin Suriye’nin kuzeyinde Kürt rolünün azaltılması konusunda taşıdıkları endişeler, Suriye’deki İran unsurlarının vurulabileceğine işaret etmektedir. İşte bu noktada Kürtlerin Suriye’deki rolünün azaltılmasına ilişkili olarak Türkiye ile İran arasında bir anlaşma yapılabilir.

Yazarın diğer yazıları