İslam Dünyası’nda Bozkır Kimliği

14 Şubat 2019 tarihinde Türkiye, Rusya ve İran’ın liderleri Rusya’nın Soçi kentinde Suriye Krizi’ne dair sorunları ve çözüme dair yapılabilecek işbirliğini tartışırken; aynı tarihte ABD, İsrail ve bazı Arap ülkelerinin temsilcilerinin katılımıyla Polonya’nın başkenti Varşova’da da Ortadoğu Konferansı düzenlenmiş ve katılımcılar arasında “İran Tehdidi” ve buna karşı yapılacak işbirliği konuşulmuştur. Her ne kadar Varşova’daki konferansın konusu Ortadoğu olsa da bu toplantıda, söz konusu bölgenin geleceğini şekillendirmede belirleyici aktörler olması gereken Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi devletler temsil edilmemiştir. Bu durum, İslam Dünyası’nda yeni bir kutuplaşmanın ortaya çıktığının net bir göstergesi olarak da yorumlanabilir. İslam Dünyası’nın ikiye bölünmüş halinin temelinde ise jeopolitik yatmaktadır. Nitekim bu bölünmüşlüğü kara devleti-deniz devleti veya Avrasyacılık-Atlantikçilik rekabeti olarak da değerlendirmek mümkündür. Ancak bu analizde söz konusu bölünmüşlüğün “Bozkır boyutu” ele alınmaktadır.

Bilindiği üzere İngiliz bilim insanı Halford Mackinder, 1904 yılında yayınladığı “Tarihin Coğrafi Ekseni” başlıklı makalesinde yüzyıllar boyunca Avrasya kıtasında yaşanmış ve defalarca tekrarlanmış olan tarihsel olaylara açıklık getirmek istemiş ve bu gelişmeleri belirli bir kural çerçevesine teorik zemine oturtmaya çalışmıştır. Daha sonra “jeopolitik” olarak adlandırılacak bu kuramsal çerçeveye göre, kıtanın merkezinde bulunan Bozkır’da yaşayan göçebeler, tarihin akışını belirlemektedir.[1] Bahse konu olan göçebeler; doğuda Çin’i, güneyde Hindistan ve İran’ı ve batıda da Roma ve daha sonra da Rusya’yı etkilemiştir. Özellikle Bozkırlılarla doğrudan etkileşim içinde olan Rusya, Türkiye ve İran gibi devletlerin ulusal kimliklerinin çok güçlü bir Bozkır boyutu bulunmaktadır. Bu devletlerden olan Rusya, Bozkır kimliğini Nikolay Trubetskoy ve Petr Savtsi gibi düşünürlerin 20. yüzyılın başlarında temelini attığı Avrasyacı akım üzerinden geri kazanmaya çalışıyorsa da bu analizin konusu İslam Dünyası üzerine olduğu için daha çok Türkiye ve İran’ın Bozkırla etkileşimi değerlendirilmektedir.

Türkiye’nin bulunduğu toprakların kadim zamanlardan beri göçebe toplumlarla etkileşim içinde olduğu bilinen bir gerçektir. Bahsi geçen coğrafya, eski Saka-İskit döneminden bu yana bir yandan Karadeniz’in kuzeyinden; diğer yandan da İran üzerinden Türkistan’dan gelen göçebelerin akın ettikleri bölgelerdir. Tarih boyunca yaşanan bu akınlar, Büyük Selçuklu Devleti döneminde yaşanan 1071 tarihli Malazgirt Savaşı’yla daha somut bir hale gelmiş ve 1077 yılında da Süleyman Şah, “Sultan” unvanını alarak İznik merkezli Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuştur. Bu yeni devletin Bozkır kimliği, Türkistan’dan gelen göçebelerle sürekli güçlenmiş ve bu süreç, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmasında da devam etmiştir. 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti de Türkçülük çerçevesinde kendisinin Bozkır kimliğini güçlü bir şekilde ortaya koymuştur.

Öte yandan Türkiye ile Türkistan gergefinde bulunan İran’ın[2] da Bozkır kimliğinin dışında kalması düşünülemez. Firdevsi’nin Şehnamesi’nde tarif edilen İran-Turan Savaşları da İran’ın Bozkırla ne kadar iç içe olduğunu göstermektedir. Ayrıca Şehname, Bozkırlıların  üstünlüğü karşısında İranlıların çaresizliğini de net bir biçimde yansıtmaktadır. Nitekim Homa Katouzian’ın tespitine göre “Tüm İran devletleri, başlangıçtan yirminci yüzyıla kadar, göçebe kabileler tarafından kurulmuştur.”[3] Bugünkü İran toplumunun devletle yaşadığı sorunların sebepleri ve “takkiye” ile “tearüf” gibi kültürlerin kaynakları da İran-Bozkır etkileşimiyle ilişkilidir. Şu aşamada her ne kadar İran’da resmi yönetim, devletin Bozkır kimliğini reddetmekteyse de bu gerçek, bir şekilde Tahran’ın dış politikasına da yansımaktadır. Zira Tahran’ın dış politika yönelimleri temelde Avrasya ve Ortadoğu olarak ikiye ayırabiliriz. Dış politikanın Avrasya boyutu, İran’ın Bozkır mirasının paylaşan ülkelerle işbirliğini gerektirirken; Ortadoğu yönelimi ise başta Suudi Arabistan olmak üzere, bölgedeki Arap ülkeleriyle olan rekabetini yansıtmakta ve çeşitli çatışmalara sebebiyet vermektedir. Bu çerçevede İslam Dünyası’ndaki gelişmelere bakıldığında, Bozkır kimliğinin Türkiye ile İran’ı işbirliğine zorladığı ifade edilebilir.

Arap Dünyası ile Bozkır’ın etkileşimi ele alındığında, aslen göçebe olan Arapların da kendi Bozkır nispetinde çöllerinin bulunduğu unutulmamalıdır. Ancak Arap göçebelerin kıtaya doğru yayılması, Bozkır göçebelerininki gibi süreklilik arz etmemiştir. İslamiyet’in ortaya çıkmasıyla ivme kazanan bu süreç, 10. yüzyılda sone ermiştir. Bu dönemde güçlenen Bozkırlılar, sürecin tersine işlemesini ve Arapların etkin özneden pasif nesneye dönüşmesini sağlamıştır. Bu bağlamda 1258 yılında Bağdat’ın Hülagu Han tarafından fethedilmesi, aslında İslam Medeniyeti’nin çöküşünü değil; Arapların tarih sahnesinden çekilmesi anlamına gelmektedir. Aynı zamanda 1260 yılında Mısırlı Memlükler ile Moğollar arasında Filistin topraklarında yaşanan Ayn Calut Savaşı da Bozkırlıların ulaşabildiği uç sınırı göstermesi bakımından son derece önemlidir. Ayrıca Mısır’ın devletçilik tarihinde aslen Bozkırlı olan Memlukler etkili olmuşsa da söz konusu ülkenin coğrafi olarak Arap çöllerine yakınlığı Mısır kimliğinin şekillenmesindeki nihai sonucu belirlemiştir.

Sonuç olarak İslam Dünyası’nda önemli değişimlerin arifesinde olduğumuz ortadadır. Bir yandan Bozkırlı kimlikleri güçlü olan Türkiye ve İran işbirliğini güçlendirmekte; diğer yandan Arap Dünyası’nın yeniden toparlanmasını temsil eden Selefi İslam anlayışı, beklenenin aksine Arapları karmaşık bir çıkmazın içine sokmaktadır. Arap Dünyası’nın çekirdek ülkeleri olan Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, jeopolitik gerekçelerden dolayı Atlantikçilerin yanında saf tutmayı daha uygun bulmaktadır. Bu durumda Türkiye ve İran, İslam Dünyası’nda düzen kurucu olarak ön plana çıkarken; Arap Dünyası’nın henüz uluslararası politikanın bağımsız öznesi olarak hareket etmekten aciz olduğu bir kez daha gözler önüne serilmektedir.


[1] Halford J. Mackinder, “The Geographical Pivot of History”, The Geographical Jornal, 23(4), Nisan 1904, s. 234.

[2] D. Mehmet Doğan, Türkistan-Türkiye Gergefinde İran, İz Yayıncılık, İstanbul 1996, s. 8.

[3] Homa Katouzian, The Persıans: Ancient, Mediaeval and Modern Iran, Yale University Press, Londra 2010, s. 10.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Dr. Dinmuhammed AMETBEK
Dr. Dinmuhammed AMETBEK
ANKASAM Avrasya Masası Başkanı

BİZİ TAKİP EDİN

2,860BeğenenlerBeğen
168TakipçiTakip Et
1,981TakipçiTakip Et
229AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz