İran’ın Suriye ve Irak’taki Durumunun Filistin’e, Ürdün’e ve Lübnan’a Yansıması: “Ortak Düşman” Artık İran mı?

Ortadoğu’nun bir bölgesinde yaşananların diğer alanlarda etkili olup olmayacağı sorusu, bugün İran örneğinin ele alınmasıyla cevaplanabilecektir. İran temelinde Suriye ve Irak’ta yaşanan gelişmelerin bölgenin geri kalanına, özellikle Filistin, Ürdün ve Lübnan’a etkisi ve İran’ın bu sayılan ülkeler üzerinden siyasetini yürütme ihtimali akla ilk gelen inceleme alanlarındandır. Değerlendirmeler yapılırken vekalet savaşlarının, ABD’nin ve İsrail’in denklem içerisine alınması gerekmektedir.

Filistin

İran’ın Filistin’deki mevcut veyahut gelecekteki etkisini iki boyutta okumak mümkündür. Birincisi, Filistin’de Hamas ve El-Fetih/Filistin Kurtuluş Örgütü (FTÖ)/Filistin Otoritesi (FO) arasında iki başlılığın siyaseten dışarının müdahalesine -sınırlı da olsa- açık olmasıdır. Daha çok Hamas’ın Tahran ile yakın ilişkilere sahip olduğu düşünüldüğünde, Filistin’deki iki başlılığa İran’ın da dahil olması mümkündür. Gazze Siyasi Bürosu’na Yahya Sanvar’ın getirilmesi, adı geçen ilişkilerin geliştirilmesi ve örgütün siyasi süreçten ziyade askerî yöne daha fazla ağırlık vermesi olarak yorumlanmaktadır. Ayrıca Hamas’ın Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan ile ilişkilerinin mesafeli olması, destek alabileceği ülkelerin sınırlı olduğunu göstermektedir. Diğer yandan çeşitli gelişmeler de Hamas’a toplum nezdinde verilen desteğin artabileceğini ve İran’ın -El-Fetih ile ilişkilerinin mesafeli olduğu kabul edilirse- bundan sınırlı ölçüde yararlanabileceğini düşündürtmektedir. Nisan ayı başında Gazze halkının bir kısmının FO lideri Mahmud Abbas’a karşı gösteri düzenlediği ve hükümeti feshetmesini talep ettiği bilinmektedir. Protestoların temel nedeni maaşlarda yüzde 30 oranında azalmaya gidilmesidir. FO açıklama olarak yabancı yardımın ve yatırımın azalmasını göstermiştir.

[otw_is sidebar=otw-sidebar-2]

Hamas ve İran’ın ideolojik ve stratejik muhtemel yakınlaşmasında, bunun askerî unsurlar barındırmasında ve İsrail karşıtlığının boyutunda, FO/FKÖ ve El-Fetih’in takınacağı tavır önemlidir. FO’un Tahran ile ilişkileri mesafelidir. Filistin sorunu tarihi, İran’dan ziyade Arap devletlerinin Filistin’deki aktörler üzerinde etkisi olduğunu göstermektedir. Bu durum günümüze uyarlandığında, Filistin Otoritesi’nin Suudi Arabistan’ın başını çektiği “Sünni koalisyonun” parçası olup olmadığı, bu ittifaktan ne kadar etkilendiği soruları akla gelmektedir. Bahse konu ittifaka Ramallah’ın da önem verdiği hatta İran’ın etkisi altında kalmamak için bu yönde politika izlediği iddia edilmektedir.

İkinci olarak Filistin sorunu barış süreci bağlamında da Tahran’ın ilgisini çekmektedir. Mevcut dönemde Filistin-İsrail barış görüşmelerine dair tarih belirlenmemiştir. Keza aynı belirsizlik çözümün niteliğinde ve çözüm sürecinin seyrinde de ortaya çıkmaktadır. Bu durum, İran ve diğer unsurların süreci etkilemesini kolaylaştırıcı bir unsurdur. Fakat bahse konu belirsizliğin kalkması ya da İsrail-Filistin sorununun çözülmesi, İran’ın yalnızlaşması anlamına gelebilir; bu durumda “ortak düşman” artık İsrail değil resmen Tahran olacaktır. Tek devletli çözüm dahil çeşitli önerilere açık olduğunu belirten Donald Trump’ın başında olduğu Amerikan yönetiminin Filistin-İsrail sorununda eski başkanlarla kıyaslandığında farklı yaklaşımlara başvurması da ihtimaller dahilindedir. Ayrıca genelden-özele yöntemi bir başka örnek olarak verilebilir; İsrail ilk önce, Arap dünyası ile barış yapacak sonra da Filistin ile barış sağlanarak sorun çözülecektir. Trump’ın Ürdün Kralı II. Abdullah ile yaptığı ve Abbas ile yapacağı görüşmeler bu yönde okunabilir.

Ürdün

Son dönem Ürdün-İran ilişkilerini, Suriye ve Irak’ta yaşanan gelişmelerin yansıması olarak okumak mümkün müdür? Ürdün ve İran arasında kamuoyu ile paylaşılan suçlamalar ilişkilerin Şam-Bağdat denklemi ile gerginleşebildiğini gösterirken; kimi örnekler ise bu gerginliğin göstermelik olup olmadığını sorgulatmaktadır. Örneğin atılan bazı diplomatik adımlar gerginliğe işaret ederken Ürdün, Tahran’da düzenlenen Filistin İntifadası’na Uluslararası Destek Altıncı Konferansı’na katılmış ve Filistin mücadelesine verilen “desteğe iştirak etmiştir”.

Krallığın mevcut dönemde Tahran’a karşı çıkışı Filistin’den çok Suriye odaklıdır.  Kral II. Abdullah; İran, DAEŞ ve İsrail arasında bağlantı kurmakta ve bu açıdan Tahran yönetimine tepkisini dile getirmektedir. Nisan ayı başında Kral Abdullah, işgal edilmiş Filistin topraklarında bulunan Yahudi yerleşimlerinin inşasına devam edilmesini ve Tel Aviv’in buna izin vermesini, İran’ın ve DAEŞ’in eline koz veren olgular olarak nitelendirmiştir. Asıl düşman İsrail mi, İran mı ya da DAEŞ mi sorusu böylelikle sorulmaktadır. “Düşmanlar” arasında kıyaslama yapılmış; İsrail’in siyaset değişikliğine gitmesi durumunda İran ve DAEŞ’in güç kazanamayacağı ifade edilmek istenmiştir.

Ürdün Kralı, aynı zamanda İran’a karşı İsrail ile ittifak içerisine girme çağrısında bulunmakta, Tahran’a açık olarak cephe alınmasını önermektedir. Kendisi barış anlaşması imzalamasına rağmen Arap dünyasının olağan “ortak düşmanı” İsrail’i sürece dahil etmekte, “yeni ortak düşman” olarak İran’ı belirlemektedir. Kral II. Abdullah’a göre Tahran bölgeyi tehdit etmekte ve buna karşın Tel Aviv de Arap ülkeleriyle ittifak içerisine girmeyi istemektedir.

Ürdün, İsrail ile barış anlaşması imzalayan bir ülkedir. DAEŞ ayağında ise ülkenin güvenlik endişeleri öne çıkmaktadır. Çeşitli medya organlarına göre Ürdün, DAEŞ’e en fazla katılımın sağlandığı ikinci ya da üçüncü ülke konumundadır. Terör örgütünün Irak ve Suriye’deki durumu doğrudan Ürdün’ü etkilemektedir.

İran’a yönelik tutumda ise bölgesel ve ulusal endişelerin öne çıktığı görülmektedir. 2000’li yılların başında “Şii Hilâli” terimini ortaya çıkaran, Kral II. Abdullah’tır. Amman, İran’ın bölgede kendine yakın çeşitli unsurları kullanarak etkin ve etkili olmak istediğine dikkat çekmiştir. 2017 yılında da benzer söylemlerin halen kullanıldığı görülmektedir. Ürdün Dışişleri Bakanlığı, İran’ın bazı ülkelerinin özellikle Körfez ülkelerinin içişlerine karıştığını öne sürmektedir. Tahran; Arap ülkeleriyle iyi komşuluk ilişkilerine sahip olmaya, Arap ülkelerine yaklaşımında uluslararası sözleşmelere ve normlara uymaya çağrılmaktadır.

Ürdün’ün Suriye’de de dahli bulunmaktadır. Irak ve Suriye üzerinden İran, Lübnan’a bağlanmakta; bu da gerek mevcut dönemde gerekse gelecekte yaşanacak bölgesel gelişmelerde Ürdün’ün stratejik önemini ortaya koymaktadır. Özellikle Lübnan’a uzanan kuşağın bu bağlamda altı çizilebilir. Güney Cephesi, yani Suriye’nin güneyindeki Özgür Suriye Ordusu bileşenleri ve Ürdün ilişkisi de örnek olarak verilebilir: İsrail, ABD ve Ürdün arasındaki işbirliği ile ortaya çıkmıştır; İsrail, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, ABD tarafından desteklenmektedir. Ürdün’ün, Suriye’nin güneyinde bulunan DAEŞ unsurlarına karşın harekata hazırlandığı gündemde yer almaktadır. Bu gelişme doğrudan Rakka harekâtına bağlıdır; çünkü DAEŞ’in Ürdün sınırına yakınlaşması kuvvetle muhtemeldir. İran, Irak’tan geçerek Lübnan üzerinden Suriye’de etki sahibi olmak isterken; Ürdün de Suriye’deki olası İran etkisinin önüne, İsrail’i öne sürerek mi geçmeyi amaçlamaktadır?

Irak’ta ise Haşdi Şabi varlığı Amman’ı endişelendirmektedir; çünkü milislerin Suriye ile sınırı oluşturan Tel Afer’e yönelmeleri tehdit olarak algılanmaktadır. Sonrasında Suriye’nin içerisine ve son olarak da Lübnan’a ilerlemeleri durumunda Ürdün; sınırları içerisinde ve bölgesinde istikrarsızlığın yaşanmasından endişe etmektedir.

Şubat ayında bir araya gelen Trump ve Kral II. Abdullah’ın ele aldıkları unsurlara değinmek gerekmektedir. Görüşmede, DAEŞ ile mücadele ve Suriye’de güvenli bölgelerin oluşturulması ele alınmıştır. Trump Ürdün’ün uzlaşma, tolerans modeli olarak öne çıktığını da eklemiştir. Nisan ayı başında Ürdün Kralı, Trump ile ikinci kez görüşmüştür. Bu görüşmenin Amman’daki Mart 2017 tarihinde gerçekleşen Arap Ligi Zirvesi’nden sonra meydana gelmesi de önemli bir durumdur. Zirvede Suriye ve Filistin gibi Arap dünyasını ilgilendiren konular ele alınmıştır; üstü kapalı olarak İran’a içişlerine karışmaması mesajı verilmiştir. Filistin sorununda iki devletliliğin çözüm olarak kabul edildiğinin altı çizilmiştir. Böylelikle Tel Aviv’in talebinin aksine, ilk önce barış sonra İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi amaçlanmıştır.  Fakat yaz aylarında ABD’nin önderliğinde bir zirve düzenlenebileceği gündemdir; bu zirveye, İsrail ve Filistin’in yanında Ürdün, Mısır ve Körfez ülkelerinden liderlerin de katılacağı ifade edilmektedir.

Filistin’e dair gelişmeler, Ürdün’ün İran-Irak-Suriye denklemiyle ilgili politikalar üretmesinde etkilidir. Ürdün, hatırı sayılır oranda Filistinli nüfusuna sahiptir. 200.000’den fazla kayıtlı Filistinli mülteci bu ülkede bulunmaktadır. Suriyeli mülteciler de eklenince, Ürdün dünyada sınırları içerisinde en fazla mülteciyi barındıran ülke olarak nitelendirilmektedir[i]. Suriye’de kayıtlı 560.000 Filistinlinin 100.000’den fazlası ülkeden kaçmıştır. Ürdün, bazı durumlarda Filistin sorununun çözümünde adres olarak gösterilmektedir. Aynı zamanda, Filistin ile konfederasyon adresi ya da Suriye’deki mülteciler örneğinde görüldüğü üzere Filistinli mülteciler için ikamet adresi olarak gösterilmektedir. 2013 yılında Ürdün, Suriye’den gelen Filistinli mültecilerin ülkeye girişini yasaklamıştır. Ürdün, esasen Filistin devletine düşünmekten korkmaktadır.

Amman, Tahran’ı çerçeveleme politikasında öne çıkmaktadır. Ürdün; Irak, Suriye ve Filistin konularında gerek askerî gerek diplomatik unsurları kullanarak Tahran’ın olası etkilerini şimdiden sınırlamaya çalışmaktadır.

Lübnan

Hizbullah ve Hizbullah’ın hükümet ile ilişkisi, İran’ın ve İsrail’in politikaları; İran’ın Irak’taki ve Suriye’deki durumunun Lübnan’a yansıması açısından önemlidir. Lübnan hükümeti, İran’dan ziyade İsrail’i kendine tehdit olarak görmektedir ve İsrail’in çeşitli adımlarını kendisine yönelik saldırı girişimi olarak nitelendirmektedir. Füze sistemi, karasularının genişletilmesi bu bağlamda örnek olarak verilebilir.

Bu noktada, İran’ın izlediği siyasete değinmek gerekmektedir. Golan Tepeleri’nin yakınlarında üs kurulması girişimleri, Lübnan içerisinde silah yapımının önünün açılması çeşitli kaynaklarca örnek olarak verilmektedir.

İsrail’in Lübnan ile çatışan çıkarları bulunmaktadır fakat Tel Aviv bölgesel konularda İran ile doğrudan karşı karşıya gelmemektedir. İran’ın da doğrudan veya etkilediği unsurlarla İsrail’e ne kadar saldırgan tutum sergileyeceği tartışmalıdır. Irak ve Suriye’deki etki kaybını Lübnan’da etki kazanarak telafi etmesi konusunda Hizbullah ve Filistin toplumu öne çıkmaktadır. Filistin sorunu tarihinde Lübnan, önemli siyasi ve sosyo-kültürel bir yere sahiptir. Kayıtlı bulunan ve Lübnan’da ikame eden Filistinli mültecilerin sayısı yaklaşık 250.000 olarak belirtilmektedir[ii]. Lübnan’daki bu nüfus üzerinden İran’ın bölge siyasetini yürütmesi, çevre ülkelerdeki Filistin nüfusunun da dahlini içerebilir; fakat bu, hem Lübnan hem Ürdün hem de Filistin’deki dengeleri sarsacağı için uzak bir ihtimal olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca Hizbullah’ın bu harekete liderlik edip edemeyeceği ve olası yapılanmayla ilişkisinin uzun süreli olup olmayacağı da akla gelmektedir.

İran Cephesi’nde Neler Olmaktadır?

Filistin, Ürdün ve Lübnan’da İran’ın etkisini yaymasına ve bölge politikalarını Irak ve Suriye üzerinden değil de bu üç ülke üzerinden yürütme ihtimaline cevap vermek için, Tahran’ın bölgedeki politikalarına değinmek gerekmektedir. Örneğin İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Arap devletleri arasında İran karşıtı istihbarat anlaşmalarının yapılması ve Nisan başında Amerikan Savunma Bakanı James Mattis’in İran’ı terör ihraç eden başlıca ülke olarak nitelendirilmesi, Tahran’ın çerçevelenerek etkisinin sınırlandırılmasını gündeme getirebilir. Tahran terör iddialarını reddetmiş, asıl tehdidin Suudi Arabistan’dan geldiğini öne sürerek rakibini denklemin içine almıştır. İdlib’te kimyasal silah saldırısı düzenlenmesi ve akabinde ABD’nin Suriye’ye yönelik silahlı saldırıda bulunmasına karşın Tahran, Suriye’de kimyasal silahların kullanılmasını reddettiğine ve asıl terör unsurlarının silahsızlandırılması gereğine dikkat çekmektedir. Şam’ın kimyasal silah stokunun yok edildiğini ekleyen Tahran, 2013 tarihli antlaşmalara göndermede bulunmaktadır. ABD’nin Suriye’ye saldırısıyla İran’a mesaj gönderdiği de yapılan yorumlar arasındadır. Bu durum, salt Suriye’de değil Irak ve bölgenin geri kalanında İran’ın dikkatli olması yönünde bir uyarı olarak yorumlanabilir. Örneğin Washington’a göre Akdeniz’de güçlü olmak İran’ın amaçlarından biridir. Bu noktada yine İsrail, denklemin ve ilgili değerlendirmelerin bir parçası olmaktadır.

İran’ın Irak’ta ne kadar güçlü olduğu, sorulması gereken bir başka sorudur. Bu bağlamda, İran’ın ülkedeki “müttefikleri” bağlamında değerlendirmeler yapılabilir. Kısa dönemde olmasa bile, ileri ve uzun vadede Haşdi Şabi ve milis gruplar üzerinden Tahran’ın Irak siyasetinde etkili olmaya devam edebileceği düşünülmektedir. Başka bir ifadeyle “Irak’ın Hizbullah’ı olabilir mi?” sorusu akla gelmektedir. Diğer yandan bir başka yanıtlanması gereken soru da, Haşdi Şabi’nin içerisindeki uyum ile ilgilidir. Grubun bütüncül bir yaklaşıma sahip olup olmaması, İran’ın Irak üzerindeki etkisini yorumlamaya yardımcı olabilir.  Haşdi Şabi içinde Hamaney ve Sistani ayrımının çıktığından bahseden isimler mevcuttur. Diğer yandan hükümet ile Tahran’ın ilişkileri önemlidir.

Sonuç

İran’ın Irak ve Suriye’de baskıya uğramasının ve olası etki kaybının Ürdün, Filistin ve Lübnan’a yansıması; bölge halklarının tutumuna, bölgesel dinamiğe ve hatta bölge dışı aktörlerin tutumuna bağlı olacaktır. Böyle bir yansımanın tartışılıyor olması “ortak düşman” kavramının ve aktörünün değişimini gündeme getirmektedir. Başka bir deyişle, “ortak düşman” kimliği artık İsrail’den İran’a mı geçmektedir? Bu değişim ABD ve İsrail tarafından desteklenmektedir. Diğer yandan Arap toplumlarının Filistin sorununa olan ilgisinin azaldığı ihtimali akla gelmektedir.

Adı geçen ülkelerde iç dengeler de önemlidir. Ürdün, Filistinlilerin sayısının artmasıyla bir Filistin devletine dönüşmekten korkmaktadır; bu grubun daha da güçlenmesini engellemeye çalışmaktadır. “Ortak düşman” İran olursa, içerideki Filistinliler Amman yönetimine tepki gösterebilir fakat bu durumun barış sürecinin ilerlemesine ve Ramallah’ın tepkisine bağlı olacağı düşünülmektedir. Barış süreci vasıtasıyla Tahran “ortak düşman” olurken, Hamas-İran ekseni ne kadar olasıdır veya uzun dönemli mi olacaktır? Bu eksenin etkisinin sınırlı olacağı; vekalet savaşına dönüşmeyeceği; Filistin’in iç dengesinin ve komşularının barış sürecinden tekrar silahlı mücadeleye dönüşü engelleyeceği düşünülmektedir.

Lübnan ayağında ise Hizbullah’ın Suriye yerine içe dönerek İsrail’e odaklanıp odaklanmayacağı merak edilmektedir. “Ortak düşmanın” İran olması, Hizbullah’ın çevrelenmesi anlamına gelebilir. Diğer yandan vekâlet savaşının Lübnan’da devam etmesi kuvvetle muhtemeldir.

Peki İsrail ne talep etmektedir? Bu noktada öncelikle bölgesel istihbarat paylaşımı üzerinde durulmaktadır. İsrail, Filistin sorununa çözüm bulunmadan önce Arap dünyası ile ilişkilerin normalleşmesini istemektedir; İran ve DAEŞ’e karşı ortak mücadeleden sonra Filistin sorunun çözülmesi taraftarıdır. Böylece doğrudan olmasa da dolaylı yollarla İran karşıtı politikalarla, yani İran’ı çevrelemeyle süreç devam ettirilmek istenmektedir. Örneğin İsrail, Golan Tepeleri üzerinden yeni bir cephe açılmasını istememektedir.

İran neden Filistinlileri desteklemektedir? Bu, İran’ın Ortadoğu’daki Şii Hilâli’ne karşın Sünnileri desteklediğini göstermek ve bölgede Şii-Sünni ayrımını güttüğü algısını değiştirmek istemesi olarak yorumlanabilir. İran’ın Filistin’i, Ürdün’ü ve Lübnan’daki Filistinli grupları etkilemesi ve ortak siyaset izlemesi karşılığında İran’a destek verilmesi ise tartışmalıdır.


[1]Anne Irfan, The Palestinian Precedent and the Syrian Refugee Crisis, Your Middle East, http://www.yourmiddleeast.com/culture/the-palestinian-precedent-and-the-syrian-refugee-crisis_44193, 30 Kasım 2016. Erişim tarihi 14 Nisan 2017.

[2]Sherifa Shafie, Palestinian Refugees in Iran, http://www.forcedmigration.org/research-resources/expert-guides/palestinian-refugees-in-lebanon/fmo018.pdf, s.3. 14 Nisan 2017 tarihinde erişilmiştir.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Dr. Ceren GÜRSELER
Dr. Ceren GÜRSELER
2003 yılında Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden onur decesiyle mezun oldu. Yüksek lisans derecesini 2006 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "The Islamic Rhetoric of the Palestine Liberation Organization (Filistin Kurtuluş Örgütü'nün İslami Söylemi)" başlıklı teziyle aldı. Doktorasını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde "Afrika Örf ve Adet Hukukunda Self-Determinasyon Hakkı" başlıklı teziyle 2015 yılında tamamladı. Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Devletler Hukuku Anabilim Dalı'nda yardımcı doçent olarak görev yapmaktadır. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde Afrika ve Arap Ülkeleri Araştırmacısı, Ankara Üniversitesi Afrika Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde Dış İlişkiler Uzmanı, Çankaya Belediyesi'nde Dış İlişkiler Uzmanı olarak çalışmıştır. Afrika ülkeleri siyaseti, Afrika siyaseti, Filistin sorunu, self-determinasyon, siyasal İslam, uluslararası hukuk, terörizm ve Afrikalı-Amerikan çalışmaları başlıca araştırma ve çalışma alanları arasındadır.

BİZİ TAKİP EDİN

3,030BeğenenlerBeğen
232TakipçiTakip Et
2,712TakipçiTakip Et
279AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz