Hollanda – Türkiye Krizi’ni Kimlik Üzerinden Okumak

16 Nisan 2017 tarihinde yapılacak olan Anayasa değişikliği referandumu öncesinde Türk siyasetçilerin Avrupa ülkelerinde yapacakları çalışmaların engellenmesi son dönemlerin en önemli diplomatik krizinin yaşanmasına sebep olmuştur. Bu kapsamda Almanya, Hollanda, Avusturya, İsveç ve Danimarka gibi Avrupa ülkeleri etkinliklere resmi veya gayri resmi gerekçe ve metotlarla yasaklama getirmişlerdir. Ancak bu ülkelerden Hollanda söz konusu süreçte diplomatik kurallar ve teamüller ile hiçbir şekilde bağdaşmayan bir skandala imza atarak iki ülke arasında bir krize neden olmuştur. Gerek Türk kamuoyu ve karar alıcıları gerekse Batı kamuoyu ve karar alıcıları konuya tamamen angaje olmuş ve günümüz itibariyle de konuya ilişkin tartışmalar devam etmektedir. Konunun analiz edilebilmesi için öncelikle “kriz” kavramından ne anlaşılması gerektiği izaha muhtaçtır. Ardından krize neden olan etmen veya etmenler ile kriz süreci ve sonuçlarına ilişkin bir değerlendirme yapılması mümkün olacaktır.

Toplumsal ve kamusal yaşamın her alanında kullanılan kriz kavramı; etimolojik olarak Latince bir kelime olup kritik kararlar almayı zorunlu kılan olağan dışı gelişmeleri bünyesinde barındıran bir olgudur. Tıptan siyaset bilimi literatürüne kadar geniş bir yelpazede kullanılan kriz kavramına uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında ise NATO tarafından yapılan tanım kavramı karşılayıcı niteliktedir. Bu tanıma göre kriz; önceliklere, değerlere, çıkarlara ve hedeflere yönelik tehditlerin vuku bulduğu ulusal veya uluslararası durumdur. Olumsuzluklara ve tehditlere işaret eden kriz kavramı Çince de ise tehdit ve fırsat olarak iki anlama gelmektedir. Dolayısıyla kriz; durağan bir an ve sabit bir nokta olmaktan ziyade bir süreç özelliği gösteren tehdit ve fırsat içeren bir olgudur. Bir süreç olan krizler üç aşamalıdır. Bunlar: kriz öncesi, kriz dönemi ve kriz sonrasıdır. Bu aşamalardan kriz dönemi de kendi içerisinde alt aşamalara ayrılmaktadır. Krizin başlangıç aşaması, tırmanma aşaması ve yumuşama aşamasıdır.

Üçü ana aşama olmak üzere altı aşamadan oluşan, tehdit ve fırsatları bünyesinde barındıran bir süreç olan kriz; karar alıcılar ve yöneticiler için ani karar verilmesi ve doğru yönetilmesi gereken önemli bir sorunsaldır. Bu bağlamda en iyi kriz yönetimi krizin çıkmasını engellemektir. Ancak Hollanda ile yaşanan süreç, krizin ortaya çıkmasını kaçınılmaz hale getirmiştir. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Dr. Fatma Betül Sayan Kaya’nın  Almanya’dan kara yolu ile Hollanda-Rotterdam’daki Türkiye Başkonsolosluğuna gitmesi, Hollanda güvenlik güçleri tarafından engellenmiş buna karşılık Türkiye de Hollanda’nın diplomatik temsilciklerine giden yolu mütekabiliyet ilkesinden hareketle kapatmıştır. Ancak Hollanda bununla yetinmeyip Bakan’ı sınır dışı etmiş, karara tepkili olan ve demokratik sınırlar içerisinde tepkisini ifade etmek için toplanan Türk kökenli vatandaşlara da cebir ve şiddet uygulayarak krizi tırmanma evresine sokmuştur. Türkiye’de ise hem halk hem de karar alıcılar bu devlet terörüne en üst perdeden tepki göstermişlerdir. İç siyaset noktasında birbiriyle ayrışan ve hatta referandum sürecinde karşıt cephelerde olan siyasi partiler de dahil olmak üzere bütün kesimler tarafından kınanan Hollanda ise durumu düzeltmek için hiçbir adım atmamıştır.

Krizin başladığı dönem Hollanda iç siyaseti için de önem arz etmekteydi. Önem arz etmesinin nedeni ise krizden birkaç gün sonra gerçekleştirilecek olan seçimlerdi. Yabancı düşmanlığı üzerinden politika yapan aşırı sağ parti ve liderinin yükselişi Hollanda’da mevcut iktidarı böylesi faşizan davranma noktasında motive etmiştir. Ancak söz konusu anti-demokratik tutum sadece Hollanda ile sınırlı kalmayan tüm Avrupa’da etkili olan bir husustur. Bu bağlamda genelde Avrupa özelde ise Hollanda’daki bu siyasi atmosferin temelinde kimlik ve öteki olgusu yatmaktadır.

Kimlik ve öteki etkileşimi uluslararası ilişkiler tarihinin her evresinde mevcudiyetini muhafaza etmekle beraber son dönemde ise ilişkileri belirleyen temel parametre olamaya başlamıştır. Bilindiği üzere; uluslararası sistem doğası gereği sürekli devinim ve dönüşüm halindedir. Tarihsel sürek göstermiştir ki toplumsal yaşantı durağanlık ile değişkenlik arasındaki diyalektikte belirleyici olan değişkenliktir. Bu değişkenlik analiz edildiğinde uluslararası sistemin temel aktörleri olan devletler de sağ eğilimlerin, güçlü ve sert liderlerin olduğu bir döneme girilmektedir. Rusya Federasyonu ve Amerika Birleşik Devletleri bu süreci tetiklerken Avrupa da durağanlığa değil değişkenliğe angaje olmayı tercih etmiştir. Güçlü liderler için milliyetçi eğilimleri ve sağ hareketleri öne çıkarmak gerekmektedir. 11 Eylül saldırıları sonrası Batı’nın ötekisi olan İslam’ın, özellikle sağ kesimlerce Türkler ile eşdeğer tutulduğu ve ötekinin merkezine yerleştirdiği bariz şekilde ortadadır. Ötekisi olan Türklere yönelik üç aşamalı planı olan Avrupa ise ilk iki aşamayı gerçekleştirmiş ve son aşama için mücadele etmektedir. Planın ilk aşaması Türklerin, Avrupa’daki ilerleyişini durdurmak. Karlofça Anlaşması ile bu aşama tamamlanmıştır. Türklerin Avrupa’nın dışına atılması olarak belirlenen ikinci aşama ise Birinci Dünya Savaşı sonrası Sevr Anlaşması ile sonuçlandırılmış olup son aşama ise Türkleri Anadolu’dan geldikleri Orta Asya bozkırlarına geri göndermektir.

Avrupa’nın Türkleri, Anadolu’dan atma ideasının temelinde yatan ana unsurların başında da kimlik gelmektedir. Anadolu Avrupa kimliğini sembolize eden Helen Uygarlığı’nın merkez parçalarındandır. Bu uygarlığın ardılı ve mirasçısı olan Bizans İmparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul da Anadolu topraklarındadır. İstanbul’un yanı sıra Anadolu’nun Ege kıyıları Batı medeniyetinin çıkış noktaları olarak ifade edilmektedir. Avrupa her ne kadar Avrupa Birliği (AB) bağlamında insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi kavramlarla resmi bir kimlik inşa etse de realitede Avrupa kimliği dışa karşı kendini koruyucu olup öteki olarak da Türkleri ve İslam’ı merkeze alan bir bakış açısına sahiptir.

Günümüzde aktörler uluslararası politikada kimlik üzerinden çıkarları belirlemeye veya söz konusu çıkarları kimlik üzerinden meşrulaştırmaya çalışmaktalardır. Hollanda da bu aktörlerden birisidir. Bunun en somut kanıtı ise seçim sürecinde gerek aşırı sağ partinin gerekse mevcut iktidar partisinin Türk karşıtı eylem ve söylemleridir. Bu eylem ve söylemler Avrupa’daki İslamofobinin dışa vurumudur. Hollanda ve daha genel ifade ile Batı Türk düşmanlığı üzerinden İslamofobiyi canlı tutmaya ve ulusal bilinci maksimize etmeye çalışmaktadır. 1990’lı yıllarda üzerinde oldukça tartışılan ve Huntington’ın isim babası olduğu “Medeniyetler Çatışması” tezinin yeniden gündeme geldiğine tanıklık ettiğimiz bu dönemde böylesi bir çatışma uluslararası barışın uzun bir süre tesis edilememesi demektir. Batı’nın uluslararası sistemi böylesi bir çatışmaya sürüklemesi kabul edilemez bir durum iken Batı da bunun meşru açıklamasını yapacak argüman bulamayacaktır.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Kadir Ertaç ÇELİK
Kadir Ertaç ÇELİK
ANKASAM ABD-Güvenlik Danışmanı

BİZİ TAKİP EDİN

3,028BeğenenlerBeğen
231TakipçiTakip Et
2,717TakipçiTakip Et
279AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz