Güç Mücadelesinin Yeni Sahnesi Yemen

Haziran 2017

2017 yılı haziran ayının başında Suudi Arabistan, Bahreyn, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) iç işlerine karıştığı ve terör örgütlerine destek verdiği iddiasıyla Katar ile tüm diplomatik ilişkilerini kesmiştir. Devamında Suudi Arabistan’ın etkisindeki diğer Arap ülkelerinden de benzeri hamleler gelmeye başlamış ve bir süre sonra Yemen de Katar ile diplomatik ilişkilerini kestiğini bildirmiştir. Yemen Hükümeti, Katar’ı darbeci milislerle ilişki kurmakla suçlamış ve bunun Yemen’deki meşru hükümeti destekleyen güçlerin ortak hedefleriyle çeliştiğini belirtmiştir. Böylelikle Katar’ın, 2015 yılında Yemen’deki Husilere karşı oluşturulan Uluslararası Koalisyon’dan çıkarıldığı duyurulmuştur. Yemen’deki güç mücadelesi oldukça karmaşık olmakla birlikte aynı zamanda hassas bir dengeye oturmuştur. Fakat bu denge, son iki yıl içerisinde yaşanan bazı bölgesel gelişmeler sebebiyle giderek bozulmaya başlamış ve bu durum Yemen’de savaşın derinleşmesine yol açmıştır. 2015 yılında Husi ilerleyişine karşı aynı cephede birleşen Körfez Ülkeleri, Yemen’de giderek çıkar çatışması yaşamaya başlamıştır. Diğer bir ifadeyle, müşterek çıkarlar doğrultusunda İran’ı sınırlandırmayı amaçlayan Suudi Arabistan öncülüğündeki Körfez Ülkeleri, Yemen’de kendi planlarının kurbanı olmuşlardır.

Yemen’de, Körfez Ülkeleri arasında yaşanan rekabet büyük oranda İhvan’ın Yemen’deki kolu olarak gösterilen Islah Partisi ve ayrılıkçı Güney Hareketi üzerinden gerçekleşmektedir. Suudi Arabistan, yanı başındaki Islah Partisi’nin faaliyetlerinden duyduğu endişe sebebiyle uzun süre Katar’ın bu örgütle arasına mesafe koymasını istemiştir. Katar, 2007-2008 döneminde Husiler ile Salih hükümeti arasındaki savaşın sona ermesi için arabuluculuk yapmış, 2011 yılındaki halk hareketlerini destekleyerek bu kapsamda Islah Partisi, Güney Hareketi ve Husilerle eşit mesafeli ilişkiler kurmaya çalışmıştır. 2011 yılında Arap Baharı’nın patlak vermesiyle Katar, Yemen halkının taleplerini hem siyasi olarak hem de medya kanalıyla desteklemiş, Ali Abdullah Salih’e koltuğu bırak çağrısında bulunan ilk devlet olmuştur.[1] Katar, Yemen krizinin derinleşmesini engellemeye yönelik arabuluculuk başta olmak üzere çeşitli iyi niyetli girişimlerde bulunmuştur. Katar’ın pragmatik-çıkar odaklı politikaları ve Yemen’deki yerel aktörlerle kurduğu eşit mesafeli ilişkiler, Suudi Arabistan ve BAE’nin tepkisine yol açmış ve böylece Yemen’de devam eden güç mücadelesinde de taraflar giderek ayrışan bir tavır takınmışlardır.

Diğer taraftan ayrılıkçı Güney Hareketi’nin BAE ile olan yakın ilişkileri Suudi Arabistan’ı rahatsız etmiştir. Suudi Arabistan, Yemen Cumhurbaşkanı Mansur Hadi üzerindeki etkisini kullanarak, BAE’ye yakınlığıyla bilinen Aden Valisi Aydarus Ez-Zubeydi’nin hükümetteki görevinden alınmasında önemli rol oynamıştır. Bunun üzerine Aden’de büyük protesto gösterileri düzenlenmiş, Güney Hareketi’nin bağımsızlık söylemleri güçlenmeye başlamış ve BAE’nin Suudi önderliğindeki koalisyon güçlerine verdiği desteği çekmesi gündeme gelmiştir. Başlangıçta Husi güçlerine karşı ortak cephede birleşen Körfez Ülkeleri, kendi aralarındaki rekabet ve Trump faktörü gibi sebeplerden dolayı Yemen’de çıkar çatışması yaşamaya başlamıştır.

İlk olarak BAE, eski Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ı, Yemen’deki İhvan Partisi’nin faaliyetleri konusunda kışkırtmış ve bu tehdide karşı İran destekli Husilerin dolaylı olarak önü açılmıştır. Benzer şekilde Obama döneminde ABD, Husilerin faaliyetlerini ciddi bir endişe kaynağı olarak görmemiştir. Fakat 2015 yılında tahta geçen Suudi Arabistan Kralı Selman, BAE’nin Yemen’deki faaliyetleri (Güney Hareketi’yle olan ilişkisinin) ile Husi-İran tehdidinin farkına varmış ve buna karşı sert tedbirler almaya başlamıştır. Kral Selman’ın Savunma Bakanlığı görevine getirdiği oğlu Muhammed bin Selman, Yemen’deki başarılı operasyonlardan sonra adını ciddi anlamda duyurmaya başlamış; BAE, Katar ve İran’ın Yemen’deki faaliyetleri konusunda uyanık-akılcı politikalar geliştirmiş ve yakın zamanda Kral Selman tarafından birinci veliaht prens konumuna kadar getirilmiştir.

İkinci olarak Trump, Körfez Ülkeleri arasındaki çıkar çatışmalarının derinleştirilmesinde ve güç dengelerinin bozulmasında önemli bir rol oynamıştır. Halihazırda Katar’ın Yemen politikalarından rahatsız olan Suudi Arabistan öncülüğündeki Körfez Ülkeleri, Trump’ın teşvikiyle bölgedeki krizi tırmandıracak yeni adımlar atmaya başlamışlar. Katar ile diplomatik ilişkilerini kesmelerinin yanı sıra Husilerin İran ile bağlantı kurmalarına yarayan kritik liman bölgelerine yeni operasyon hazırlığına girişmişlerdir. Bu kapsamda BM nezdinde Husilerin elindeki bazı bölgelerin tarafsız bir üçüncü güç tarafından kontrol edilmesini öngören çeşitli girişimler başlatılmıştır. Bu durum Körfez Ülkeleri arasında yeni tartışmaların yükselmesine de yol açacak gibi görünmektedir. Husi ve Salih güçlerinin elinden alınan bölgelerin hangi güçler tarafından kontrol edileceği sorusu Körfez Ülkeleri arasında rekabete yol açmaktadır. BAE giderek ayrışan bir şekilde Güney Hareketi’ne destek vermekte, Suudi Arabistan ise Mansur Hadi güçlerinin ülkedeki kontrolünü kaybetmemesi için çaba sarf etmektedir. Katar ise Koalisyon’dan dışlanarak güç dengelerinde Islah Partisi, Güney Hareketi ve özellikle Husilere doğru kayan yeni pragmatik politikalara zorlanmaktadır. Bu durum Yemen’deki Körfez rekabetini derinleştirirken İran’ın önünü açmaktadır.

Kasım 2017

4 Kasım 2017 tarihinde Husi güçlerinin Suudi Arabistan’a gönderdiği füzelerin ardından Yemen, bir kez daha uluslararası gündem haline gelmiştir. Suudi yetkililer, saldırının arkasında Tahran’ın olduğunu öne sürerek İran’ın Husilere balistik füze vermesini “savaş hareketi” olarak görülebilecek “açık ve doğrudan askeri saldırı” olarak nitelendirmiştir.[2] Suudi liderliğindeki koalisyon güçleri, Yemen’in liman ve havaalanlarında gerekli kontrollerin yapılmaması nedeniyle İran’ın Husilere füze ve askeri teçhizat tedarik etmeye devam edebildiğini öne sürmüş, bu sebeple de Yemen’deki hava, deniz ve kara sınır geçişlerinin tamamının kapatılmasını içeren bir karar almıştır. İran, Husilere yardım iddialarını resmi olarak reddetmiş ve siyasi çözümün başlatılması için çağrı yapmaya başlamıştır. İran Dışişleri Bakanlığı, Yemen’le hiçbir askeri bağlantısının olmadığını belirtirken,[3] Devrim Muhafızları Komutanı Tümgeneral Muhammed Ali Caferi, Yemen’e askeri danışmanlık ve manevi yardımda bulunduklarını ve buna devam edeceklerini belirtmiştir.[4] Ayrıca Caferi: “DEAŞ’ın Afganistan da dahil olmak üzere çeşitli ülkelerdeki faaliyetlerine karşı koymak gündemimizdedir.” demiştir.[5]

İran’a göre; Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin istifa açıklamasıyla eş zamanlı olarak başlayan Lübnan ve Yemen merkezli kriz, Suudi Arabistan’ın Suriye ve Irak’ın rövanşını (İran’ın DEAŞ karşısındaki başarısının intikamını) almaya yönelik bir hamlesidir. Bu noktadan sonra Lübnan ve Yemen, Ortadoğu’daki istikrarsızlığın merkezini ve güç mücadelesinin yeni oyun alanını oluşturmaktadır. Lakin Yemen krizinin temel tetikleyicisi; 2017 yılının başında Trump iktidarıyla birlikte patlak veren ABD-İran çatışması, Körfez Ülkeleri’ni etkisi altına alan İran’ı geriletme çabaları ve İran’ın yeniden ortaya çıkan Husilere yönelik askeri, lojistik ve manevi desteğidir. Husilerin Suudi Arabistan’a İran yapımı Zelzal-1 ve Zelzal-2 füzeleriyle saldırması ilk olmamakla birlikte, gerçekleştiği dönem (Suudi destekli Hariri’nin İran’ın Lübnan’daki etkisine tepki olarak istifasını sunması sonrası) itibariyle etkisi büyük bir mesaj görevi görmüştür. Tahran bir yandan 2015 yılında Birleşmiş Milletler (BM)’e sunulan “ateşkes, insani yardım, diyalog ve kapsayıcı hükümeti” içeren 4 maddelik barış planının geçerli olduğunu dile getirirken, diğer yandan da sahada Suudi koalisyonuna karşı gerekli sert güç argümanlarına başvurmaktan çekinmeyeceklerini söylemektedir.

Bu noktada İran’ın siyasi diyalog ve barış çağrılarının, Suudi koalisyonun Husilerin elinde bulundurduğu liman ve havaalanlarına uyguladığı ambargo sonrası geldiğini söylemekte yarar vardır. Riyad, Yemen’de Husilerin Tahran’a uzanan yardım ağlarını keserek İran’ı geri adıma zorlasa da bu ambargo ülkedeki insani krizi daha da derinleştirmiştir. Riyad, İran’dan yardım gelmediği sürece Husilerin Yemen’deki ilerleyişini durdurabileceğini düşünmektedir, fakat bu hususta Yemen halkının insani durumu konusunda hassas davranmakta zorlanmaktadır. Nitekim Suudi liderliğindeki koalisyon güçleri, Yemen’de çocuklar da dahil olmak üzere sivillerin ölümüne yol açan saldırılar düzenlediği gerekçesiyle Birleşmiş Milletler (BM) tarafından kara listeye alınmıştır. Husi-Salih güçleri, halen ülkenin büyük bir bölümünü elinde bulundursa da başkent Sana’ya ilerleyen koalisyon destekli Mansur Hadi birliklerine engel olamamakta, güneyde Aden’e ilerlemeyi ya da Taiz’i geri almayı başaramamaktadır. Dolayısıyla Yemen’deki hiçbir taraf, kendilerini mutlak avantajlı bir konumda görmemektedir. Diğer bir deyişle iç savaş, tarafların karşılıklı kazanımlar elde edeceği “bir barış dengesi”[6] sürecine ulaşmamıştır. Fakat 2015 yılından beri Yemen’de elde ettiği kazanımlarını kaybetmek istemeyen ve Lübnan’la birlikte Yemen’e saflarına kayan güç mücadelesini ve savaş tehdidini gören İran, ülkede bir an önce ateşkesin ve siyasi müzakerelerin başlaması için çağrı yaparak Suriye krizinin başında sergilediği tavrı yinelemektedir.

İran; Tunus, Libya ve Mısır’daki Arap Baharı sürecinde izlediği mazlumların savunuculuğu ve İslami Uyanış siyasetine Suriye’de ara verdikten sonra Yemen’de yeniden bu siyasete dönmektedir. Zira İran’ın Yemen Husilerine olan desteği, İslami rejimin kurulduğu 1979 yılı ve hatta daha öncesine kadar götürülebilir. Husilerin Şiiliğin bir kolu olan Zeydi inancına mensup olmaları ve 1961 öncesi Zeydi İmamlar Devleti’ne dönme arzuları, 1970’li yıllardan itibaren Husi ailesinin babası Bedrettin El-Husi’nin İran’la yakından temasa geçmesine ve Tahran’la mezhebi-ideolojik bir yakınlaşmaya girmesine yol açmıştır. İran’ın Yemen’de Şii-Zeydi İmamlar Devleti kurma hayali son dönemde ortaya çıkan bir gelişme değildir, kökenleri eskiye dayanan devrimci Şii ideolojisinin eseridir. Uzunca bir dönem (özellikle ABD’deki Obama döneminde) göz ardı edilen Yemen’deki İran yayılmacılığı, ilk kez ve açık bir biçimde uluslararası gündemde yerini almaya başlamıştır. Yemen bir yandan iç savaş ortamıyla bir yandan da salgın hastalıklarla boğuşmaktadır. Bunun yanı sıra ülke kuzey ve güney olmak üzere yeniden ikiye bölünme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekli Güney Ayrılıkçı Hareketi’nin Aden’deki Siyasi Geçiş Konseyi (SGK), Aden merkez olmak üzere Lehic, Abyan, Şebve, Hadramut ve El-Mahra’da temsilcilikler açmıştır. Başta Aden’de ve Babül Mendep Boğazı’ndaki stratejik Perim (Mayun) adasında Suudi-BAE mücadelesi devam ederken SGK’nın Sokotra adasında temsilcilik açma girişimleri de devam etmektedir. Bu bölgelerin Aden’e nasıl bağlanacağı ya da mevcut yerel yönetimlerle nasıl çalışacağı henüz belli değildir. Körfez Ülkeleri’nin Yemen’in güney ve doğu illerinde giriştikleri güç mücadelesi, hem Arap Yarımadası El Kaidesi ile Aden-Abyan İslam Ordusu’na karşı verilen mücadeleyi hem de Husi-Salih güçlerine karşı yürütülen savaşı zayıflatmaktadır.

Öneriler

  • Yemen’deki savaşın bölgesel aktörleri Suudi Arabistan, Körfez Ülkeleri ve İran, sahada daha fazla güç elde etmek adına ülkenin parçalanmasına ve bu toprakların küresel hegemonik güçler arasında (BAE üzerinden İngiltere ve Suudi Arabistan vasıtasıyla ABD tarafından) paylaştırılmasına müsaade etmemelidirler.
  • Tahran, Yemen’de ateşkes ve siyasi çözüm çağrıları yapmadan önce Husilere olan askeri, maddi ve ideolojik desteğini çekmesi gerekmektedir.
  • Suudi Arabistan Yemen halkının insani yardımlara ulaşmasına imkân vermeli ve başta çocuklar olmak üzere daha fazla sivilin ölümüne yol açacak hava saldırılarına son vermelidir.
  • Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), Yemen’de barış ve güvenliği yeniden tesis etmek ve halkın insani yardımlara ulaşmasını sağlamak için BM Şartı’nın 51, 52 ve 53. maddeleri uyarınca Yemen’de barış gücü görevlendirmelidir.
  • Türkiye, Suudi Arabistan destekli Mansur Hadi, BAE destekli Güney Hareketi ve İran destekli Husiler arasında tarafsız bir üçüncü aktör olarak arabuluculuk görevini üstlenmelidir. Doğu Afrika’da askeri ve ekonomik yatırımlar yapan Türkiye, bölgenin güvenliği için Yemen sorununu daha fazla gündemine almalıdır.

Öngörüler

  • Katar’ın Yemen konusunda bölgesel ve yerel düzeyde alternatif işbirliği arayışlarına girmesi, yeni ortaklıklar geliştirmesi ve güç dengelerini kendi lehine bozmaya çalışması muhtemeldir.
  • Katar’ın bu bağlamda İran ile ilişkilerini sağlamlaştırması ve bu iki gücün devlet dışı aktörlerle kurdukları çıkar odaklı işbirliğini güçlendirmesi beklenmektedir.
  • Bu doğrultuda İran ve Katar’ın Yemen’de Husiler, İhvan Partisi ve Güney Hareketi’nin ayrılıkçı veya yıkıcı motivasyonlarını güçlendirmeleri söz konusu olabilir.
  • Diğer taraftan Suudi Arabistan ve BAE’nin, Husilere karşı ABD’nin güçlü desteğini almaya devam etmesi halinde, Güney Yemen’in bağımsızlığı üzerinden Yemen’de giderek çatışan aktörlere dönüşmeleri muhtemeldir.
  • Suudi Arabistan, Husilerin elindeki başkent Sana’yı ele geçirinceye kadar askeri operasyonlarına devam edecektir.
  • Husilerin elindeki Sana Havaalanı ve Hudeyde Limanı’nın bir an önce tarafsız bir üçüncü güce devredilmesi için BM kapsamında görüşmelerin hızlandırılması ve anlaşma sağlanmaması halinde uluslararası bir operasyonun gündeme gelmesi sürpriz olmayacaktır.
  • Tahran’ın Hizbullah ve bölgedeki Şii milisler vasıtasıyla yürüttüğü askeri danışmanlık ve eğitim faaliyetlerinin gündeme geldiği bu dönemde İran, Husilerle olan bağlarını kaybetme tehlikesine karşılık, Yemen’de siyasi çözümü önemseyen bir tutum sergilemeye devam edecektir.
  • Suudi Arabistan ve BAE’nin, Yemen’in güney ve doğu illerinde kontrolü ele geçirmek için giriştikleri mücadele Doğu Afrika’daki üs mücadelesini derinleştirecektir. İran’ın faaliyetlerine karşı Körfez Ülkeleri’nin ve son dönemde Türkiye’nin de dahil olduğu Cibuti, Eritre ve Somaliland ve Somali’deki askeri üs mücadelesi, Körfez Ülkeleri’nin kendi içindeki kavgaları nedeniyle asıl hedefinden uzaklaşacak ve İran’ın bölgedeki istikrarı bozan faaliyetleriyle zayıflayacaktır.

Sonuç ve Bulgular

  • Trump’ın yeni Körfez siyaseti Ortadoğu’daki güç dengelerini derinden sarsmaktadır.
  • Trump başkanlığındaki ABD, İran’ı hedef göstererek Körfez Ülkelerini Yemen’de birbiriyle çatıştırmaktadır.
  • ABD’nin uzun vadedeki hedefi Suudi Arabistan, BAE ve Katar’ı içine alan Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin güney ayağını hayata geçirmektir.
  • ABD, Katar kriziyle İran’ı hedef göstererek Körfez Ülkelerinden büyük bir pay almayı ummaktadır. Bu kapsamda Yemen, BOP’a giden süreçte ABD’nin kullanacağı etkin savaş sahası olarak uluslararası kriz sahnesinde yükselmektedir.
  • Yemen’de şu ana kadar kolera nedeniyle 2 binin üzerinde insan hayatını kaybetmiş ve 800 binin üzerinde vaka görülmüştür.[7] Tarihin en büyük salgınlarından “kolera salgınıyla” mücadele ederken, Husiler liman ve havaalanlarını İran’dan askeri ve maddi yardım temin etme amacına yönelik kullanırken, insani yardımların ulaşmasına engel olan koalisyon güçlerinin ambargosu ve sivillerin ölümüne yol açan Suudi Arabistan’ın hava operasyonları, ülkedeki krizi daha da derinleştirmektedir.
  • Yemen’de savaşan hiçbir aktör ateşkes ya da barışı önceleyen bir tavır takınmamaktadır. Tarafların tek arzusu sahada ilerleme kaydederek masada daha fazla güç elde etmektir. Aktörlerin hiçbiri henüz masaya oturacak ve anlaşmaya razı olacak kadar güç elde edememiştir. Dahası Suudi Arabistan-BAE’nin Yemen’in güney ve doğu illerinde mücadeleye girişmesi söz konusudur.
  • İran’ın asıl hedefi Yemen’de Husi liderliğinde meşru bir hükümet tesis etmektir. Uluslararası aktörler Yemen’de meşru olarak Devlet Başkanı Mansur Hadi ve Başbakan Ahmed bin Dağr’ı tanımakta ve elçiliklerini büyük oranda geçici olarak başkent Aden’e taşımaktadır. Fakat İran uluslararası sistemde tanınmayan Husi ve Salih yanlılarına ait Yemen Yüksek Siyasi Konseyi’ni tanımakta ve Sana’da maslahatgüzarlık seviyesinde temsilcilik bulundurmaktadır.
  • Taraflar barışa yaklaşmadığı sürece Yemen uluslararası güç mücadelesinin yeni sahnesi olmaya adaydır. DEAŞ sonrası İran bölgesel yayılmacılığını sürdürebilmek için yeni meşruiyet arayışlarına devam etmektedir.

[1]  Gülşah Neslihan Akkaya-Mahmud Elrantisi, “Arap Baharı Sonrası Katar Dış Politikası ve Körfez Siyaseti”, Seta Analiz, Sayı: 138, 2015, s. 18.

[2] “Suudi Arabistan ve İran’dan Karşılıklı Suçlamalar!”, Milliyet, http://www.milliyet.com.tr/suudi-arabistan-dan-iran-a-sert-dunya-2550220/, (Erişim Tarihi: 27.11.2017).

[3] “İran’dan ABD’ye Yemen Tepkisi”, Dünya, https://www.dunya.com/dunya/irandan-abdye-yemen-tepkisi-haberi-392214, (Erişim Tarihi: 27.11.2017).

[4] “در صورت درخواست مردم و حاکمیت یمن به آنها کمک مستشاری می‌کنیم (Yemen halkının ve hükümetinin isteği üzerine onlara danışmanlık yardımı yapabiliriz.)”, Isna, https://www.isna.ir/news/96090200916/, (Erişim Tarihi: 27.11.2017).

[5] “Iran Will Stand Against Attempts to Form Another Terror Outfit: Top Commander”, Parstoday, https://goo.gl/ivGMnE, (Erişim Tarihi: 27.11.2017).

[6] Tarafların barışa razı olacakları güç dengesi durumu.

[7] “Yemen’in Neredeyse Tamamını Ele Geçirdi (Tarihteki En Büyük Kolera Salgını)”, NTV, https://goo.gl/BHhqdR, (Erişim Tarihi: 27.11.2017).

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Cenk TAMER
Cenk TAMER
ANKASAM Ortadoğu Uzmanı

BİZİ TAKİP EDİN

3,026BeğenenlerBeğen
231TakipçiTakip Et
2,717TakipçiTakip Et
278AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz