Gri İttifaklar Dönemi

2017’nin daha ikinci ayı bitmeden “ezber bozan” hadiselere hep birlikte şahit oluyoruz. ABD Başkanı Trump ile birlikte dünya yeni bir kurguya sürükleniyor ve şu an için bunu engelleyebilmek pek mümkün görünmüyor. Trump’ın ortaya koyduğu görüntü-çıkışlar, akıllara 11 Eylül sonrası tüm dünyaya meydan okuyan ABD eski başkanlarından “Oğul Bush”u getiriyor.

Aradaki en temel fark; o dönemin ABD’si ile şimdinin ABD’si. O dönem tek başına tüm dünyayı değiştireceğini zanneden,  jandarmalığa soyunmuş bir lider vardı. Şimdi ise bunu tek başına gerçekleştiremeyeceğini anlayan, ağzının payını almış ve bundan ötürü de Obama’dan bu yana “ortaklıklar” diyen bir ABD Başkanı var.

Trump, Obama dönemindeki ortaklıkların test edildiği/sorgulandığı bir sürecin lideri olarak tüm sistemi yeniden dizayn etmek üzere işbaşına getirilmiş birisine benziyor. Bu anlamda Trump, “huysuz ihtiyar” karakteriyle buna çok uygun bir profil çiziyor.

Trump’ın en başta kendi elindeki Soğuk Savaş artığı tüm kurumsal yapıları (örneğin AB ve NATO gibi), söylem ve değerleri (demokrasi ve insan hakları başta olmak üzere) tartışmaya açması ve hatta onları hedef göstermesiyle başlayan süreç, Obama dönemi ittifak-işbirliklerini de sorgulamaya başlamış durumda.

ABD’nin “İhtiyar” ile “Dinamik Dönüş Stratejisi”…

Dolayısıyla, ABD ve tüm dünya açısından “Gri İttifaklar Dönemi” başlamış durumda. Peki, ABD ya da Trump bu “Gri İttifaklar Dönemi” ile neyi hedefliyor?

Cevabı çok basit: Kendisine karşı oluşmaya başlayan ittifaklara karşı mavi boncuk stratejisiyle sızma, onları sulandırma, dağıtma ve/veya kendi etrafında “kontrollü çok kutupluluk sistemi” oluşturmak suretiyle kurallarını/çerçevesini belirlediği yeni bir uluslararası sistem inşa etme.

Kendi içindeki ve etrafındaki sistemi hedef almaya başlaması da bundan kaynaklanıyor. Orayı, kendi kurgusuna göre hazırlamadan/yapılandırmadan yeni-sağlam bir inşa gerçekleştirmesi mümkün değil. O da bunun farkında.

Dolayısıyla Trump diğerlerinden farklı bir çıkış stratejisi izliyor ve oyunu kuralına göre oynuyor. Safları dağıtırmış gibi gösterip, zayıflayan-arıza gösteren parçaları bünyeden atıp, yeni dinamikler ve “tehditler” ile safları güçlendirmeye çalışıyor. Siz buna, bir diğer boyutu ve hedef alanı

itibarıyla “kendine mahkûm etme stratejisi” de diyebilirsiniz. Nasıl mı?

11 Eylül sonrası Bush nasıl ortak tehdit terör üzerinden kendisiyle sorunlu, hatta hasım olan devletleri yanına alarak sahada operasyon yapıp, oraya yerleştiyse, şimdi de Trump benzer bir tehdit söylemi üzerinden sahadaki sorunlu ortaklarıyla işbirliğini düzeltip, alanda daha kalıcı ve etkili olmaya çalışıyor.

“DaYes” Stratejisi…

Peki bu stratejisinde ne kadar başarılı? Açıkçası hiç de fena gitmiyor. Örneğin, burada Rusya’nın yaklaşımı oldukça dikkat çekici! Moskova, ABD’nin içinde bulunduğu çıkmazın farkında ve bunu sonuna kadar kullanmak istiyor gibi. Bir taraftan Washington’a “da” (evet) diyor; diğer taraftan da bildiğini okumaya devam ediyor.

Kuşkusuz, Washington Rusya ile işbirliğinin sınırlarının farkında. Ondan dolayı da Rusya ile işbirliği arayışlarının uzun süreli olması pek mümkün görünmüyor. O da Rusya gibi zaman kazanmaya ve bulanık suda balık avlamaya çalışıyor ve “yes” (evet) diyor.

Sadece Rusya ve ABD mi birbirine karşı “DaYesStratejisi”ni izliyor? Tabi ki hayır! Açıkçası, diğerleri de bunu öğrenmekte hiç de zorlanmışa benzemiyor. Onların mazereti, biraz da ABD-Rusya ikilisine karşı duyulan güven sorunundan kaynaklanıyor. Bundan ötürü de her iki aktöre karşı yeri geldiğinde “evet” denilebiliyor.

Yeni ittifak-işbirlikleri arayışları ve bunun sonucunda değişmeye başlayan dengeler, kaçınılmaz olarak etkisini sahada da göstermeye başlamış görünüyor. Açıkçası, kimin eli kimin cebinde belli değil ve “güven” bir kez daha dip yapmış durumda. Dolayısıyla, fazlasıyla kaypak ve  belirsizliklerin artmaya başladığı gri bir ortama girmiş bulunuyoruz.

İran, “Ara Hedef” mi?

Dünün “çıkar ortakları” hızlı bir şekilde yarının “çatışan tarafları” konumuna dönüşecek gibi görünüyor. Kısa vadede “kazanıyorum” derken; hedef haline dönüşen ve kaybedeceğini anlayanların yeni “dostça” hamlelerine hazırlıklı olmamız gereken bir sürecin içinden geçiyoruz.

Ortadoğu’da Suriye merkezli krizin hızlı bir şekilde Irak’a yönelmeye başlaması ve oradan da İran’a doğru bir seyir izleyeceğiyle ilgili ortaya çıkan tablo, küresel güç mücadelesinin İran üzerinden Orta Asya-Güney Asya ikilisine ama özellikle de ikincisine doğru kayacağını gösteriyor.

Burada ara hedef(ler) ile asıl hedefi elbette karıştırmamak gerekiyor. İran da bunun farkında. Bu kapsamda şu üç hamlesi oldukça dikkat çekici: 1) İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Kuveyt ziyareti; 2)  İran Dışişleri Bakanı Zarif’in Körfez ülkeleri ile güçlü bir diyalog ortamının tesisi için “Bölgesel Forum” oluşturma çağrısı; 3) İran’ın Myammar’ı etkin bir şekilde gündeme getirmesi.

ABD’nin Trump ile birlikte İran konusunda karar değişikliğine gitmiş olması ve “hedef” gösterilmesi burada hiç kuşkusuz oldukça önemli bir yere sahip. Burada şu iki soruyu sormak lazım: 1) ABD, Trump ile birlikte bir karar değişikliğine gitmemiş olsaydı, İran şu anki tutum değişikliğine gider miydi? 2) İran, Obama döneminde kendisine sistematik bir şekilde alan açıldığının hiç farkına varmadı mı?

Burada özellikle son soruya “hayır” cevabı vermesi mümkün değil. O zaman İran ve bölge bağlamında yeni bir başlangıç için şu iki kritik soruyu soralım: 1) İran, bölgesi ile güven inşası noktasında Irak ve Suriye’de ne tür somut adımlar atmaya hazır? 2) Kasr-ı Şirin statükosu bununneresinde?

İran’ın bu sorulara vereceği “somut cevap” oldukça önemli! Çünkü bölge artık gri ittifak/işbirliği istemiyor!

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

BİZİ TAKİP EDİN

3,030BeğenenlerBeğen
232TakipçiTakip Et
2,712TakipçiTakip Et
279AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz