Fırat Kalkanına Karşı Fırat Gazabı Operasyonu

Türkiye 15 Temmuz darbe girişiminin ardından hem iç hem de dış politikasında geniş ve büyük değişimlere yönelmiştir. Türkiye’nin dış politikasındaki bu değişimi hemen Suriye ve Irak’a karşı izlenen politikalara yansımıştır. Başarısız darbe girişimiyle dış politikanın iç güvenliği doğrudan etkilediğini daha net bir şekilde görülmüştür. Türkiye’nin ulusal güvenliği hem Irak hem de Suriye kaynaklı dış tehlikelerle karşı karşıya kalmıştır. Bu tehlikelerin kökünden kazınması ve yerinde bertaraf edilmesi de Türkiye’nin en doğal ve meşru hakkıdır. Fakat ABD başta olmak üzere batılı ülkeler bu konuda Türkiye’nin hassasiyetini anlamayarak veya kendilerini bu konuda bilmezden gelerek uzak tutmuşlardır. Böylece Türkiye sadece Suriye ve Irak’ta mevcut terör tehlikesiyle değil aynı zamanda ABD ile bazı batılı ülkelerin bu konudaki tutumlarıyla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Kısacası Türkiye yalnız bırakılmaya çalışılmaktadır.

Türkiye 24 Ağustos 2016’da, Türkiye-Suriye sınırı boyunca oluşturulmaya çalışan ve Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü PYD’nin kontrolüne son vermek ve nüfuzunu azaltmak amacıyla Fırat Kalkanı Harekatı’nın başladığını açıklamıştır. Fırat Kalkanı Harekatı Suriye’de başarılı biçimde devam etmiş ve kısa sürede Menbiç gibi stratejik bir bölge kontrol edilmiştir. Başta ABD öncülüğünde kurulan koalisyon güçleri, Fırat Kalkanı Harekatı’nı desteklemiş gözükse de  daha sonra Türkiye, ABD ve Batılı ülkeler tarafından da yalnız bırakılmıştır. Türkiye her ne kadar Rusya ile Suriye konusunda hemfikir olmazsa da Rusya ile ilişkilerini en yüksek düzeyde tutmaya çalışmaktadır. Türkiye-Rusya yakınlaşması da doğrudan ABD ve diğer Batılı ülkelerin tepkisine neden olmuştur. Ama bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen Türkiye, Suriye ile olan sınırının hemen ötesinde PYD kontrolünde bir koridorun oluşturulmasına engel olma hususunda büyük ölçüde başarılı olmuştur.

ABD, Türkiye’nin bu tutumuna karşı Irak ve Suriye üzerinden Türkiye’ye baskı uygulamaya başlamıştır. ABD’nin Irak’ta Türkiye üzerindeki baskıları, 17 Ekim 2016’da Türkiye için hem manevi değeri olan hem de stratejik bakımdan hayati önem arz eden Musul operasyonu ile başlamıştır. Çünkü ABD, Irak hükümetine Türkiye’nin Musul operasyonuna katılmasını engellemek için telkinlerde bulunmuştur. Bununla yetinmeyip iki yıl önce Başika’da bulunan ve Musullulardan oluşan Haşdi Vatani milislerini eğitme amacıyla yerleştirilen Türk askerine karşı ciddi bir karalama kampanyasının başlatılmasını desteklemiştir. Ardından ABD’li yetkililer Türkiye’nin Irak’a asker göndermesi konusunda Bağdat’tan izin alınmasının gerekli olduğunu açıklamışlardır. Böylece ABD ve İran birlikte hareket ederek Türkiye’yi Irak’tan uzak tutmaya çalışmışlardır. Diğer yandan ABD, sadece Irak’ta Türkiye’ye baskı yapmakla yetinmemiş ve Musul operasyonun ikinci ayağı olan Rakka operasyonunda da benzer adımlar atmıştır. Rakka nüfusunun çoğunluğunun Sünni Arap’tan oluşmasına rağmen bu bölgenin kontrolünü Demokratik Suriye Güçleri adı altındaki milis güçlerine bırakmıştır. Demokratik Suriye Güçleri (DSG), büyük oranda PYD’den oluşmaktadır. DSG milisleri 2015’te ABD’nin kontrolü ve denetiminde kurulmuştur. DSG milis güçleri kuruluşundan  yana Rakka’nın çevresinde bulunan çok sayıda köy ve ilçeyi DEAŞ’ten temizlemiştir. Türkiye, DSG’yi, terör örgütü olarak gördüğü PYD milislerinden oluşmasından dolayı, kontrol edilen bölgelerin bir terör örgütünden alınıp bir başkasına teslim edildiğini duyurmuştur. ABD ise Kürt milisleriyle Suriye’de DAEŞ’e karşı savaştıklarından dolayı işbirliği yapmaktadır. Ayrıca bu işbirliği bağlamında milislere hem askeri hem de lojistik destek sağlamaktadır. Bunlara ek olarak ABD’nin doğrudan desteğini alarak uluslararası düzeyde kendine meşruluk kazandırmış durumdadır.

ABD, DAEŞ’e büyük bir  darbe indirmek amacıyla DAEŞ’in iki önemli merkezi olan Musul ve Rakka’ya operasyon düzenlemiştir. ABD, Savunma Bakanı Rakka operasyonunun başlamasıyla Musul ve Rakka’ya eş zamanlı olarak operasyon düzenleme planının daha önce ABD tarafından hazırlandığını duyurmuştur. Aslında Türkiye de DAEŞ terör örgütünü zayıflatmak amacıyla hem Suriye hem de Irak’ta eş zamanlı  operasyonların düzenlemesinden yanadır. Fakat Türkiye’nin ABD ile bir türlü mutabık kalamadığı konu, kimlerin bu operasyonlara katılacağı üzerinedir. ABD, hem Musul hem de Rakka’da Türkiye’nin operasyonlara doğrudan katılımına karşı çıkmıştır. Tabi bu karşı çıkma olayı da meydanlarda fiilen görülmektedir. ABD yetkilileri resmi açıklamalarında her ne kadar Türkiye ile olan ilişkilerine değinip, bu ilişkilerin önemine vurgu yapsalar da bunlar gerçekleri yansıtmamaktadır. Kısacası ABD, Türkiye ile işbirliği konusunda samimi değildir.

ABD, hem Irak hem de Suriye’de kimlerin ne zaman ve nasıl saldırıya geçeceğini belirlemektedir. ABD, Suriye’de tam olarak bu meselede hakim olmasa da, Irak’ta operasyonların başlatılması konusunda son karar ABD’li yetkililerdedir. Musul Operasyonu’nun başlaması, operasyona katılacak tarafların belirlenmesi ve operasyonun kimler tarafından yönetileceği gibi meseleler doğrudan ABD’lilerin denetim ve kontrolündedir. Suriye’de ise özellikle PYD’nin hakim olduğu bölgelerde tamamen ABD’nin ağırlığı hissedilmektedir. Rusya’nın Suriye’de bulunmasının bazen ABD’nin işi zorlaştırdığını görüyoruz. En son Halep’te yaşananlar buna verebileceğimiz en tipik örneklerden biridir. Sonuç itibariyle ABD’nin, Rakka ve Musul’da eş zamanlı operasyonları başlatmasını aşağıda sıraladığımız üç temel nedene bağlayabiliriz;

  • Türkiye’nin başlattığı Fırat Kalkanı Harekatı’na ‘Geliyoruz Ey Musul’ ve ‘Suriye Gazabı’ hareketleriyle karşılık vermiştir. ABD bu iki harekete Türkiye’nin katılmaması için farklı yöntemlere başvurmuştur. Musul’da ‘Geliyoruz Ey Musul’ operasyonundan uzaklaştırması için malum Başika’daki Türk askerinin varlığını bahane ederek bunu Iraklılar arasında farklı anlamlar yükletmeye çalışmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. Rakka’da ‘Suriye Gazabı’ Operasyonunda ise Türkiye’nin terör örgütü olarak gördüğü milis güçler bu operasyonun gerçekleştirilmesi için tahsis etmiştir. Böylece her iki operasyonda ABD bilinçli olarak Türkiye’yi uzaklaştırmaya çalışmakta ve bu iki operasyonun başlatılması aynı zamanda Türkiye’ye bir baskı unsuru olarak kullanılmaktadır.
  • Obama yönetiminin, ABD kamuoyunu Hillary Clinton’ın lehine etkilemeye çalışması eş zamanlı operasyonun bir diğer nedenini oluşturmaktadır. Çünkü Demokrat Parti’nin ABD’de genel olarak Obama’nın izlediği politika nedeniyle destekçilerinin azaldığı görülmüştür. Özellikle DAEŞ terör örgütünün ortaya çıkmasından dolayı Obama’ya ve ekibine eleştiri okları yönelmiştir. Demokrat Parti, eş zamanlı operasyonların başlatılmasıyla DAEŞ’e karşı bir zafer elde etmek istenmiş ve başkanlık seçimlerinde Clinton’un imajı düzeltilmeye çalışılmıştır. Ama Demokrat Parti bu konuda seçimlerin sonucunu etkilemekte başarısız olmuş ve sonunda başkanlık yarışını Trump kazanmıştır.
  • ABD’ye DAEŞ ile mücadele konusunda ciddi olmadığı hususunda çok eleştiri yöneltilmektedir. Bu yüzden ABD, iki operasyonu eş zamanlı olarak başlatarak, DAEŞ’e karşı mücadelede ne kadar ciddi olduğunu göstermeye çalışmıştır. ABD’li askeri yetkililer, her iki operasyonun da uzun zaman alacağının altını çizmişlerdir. Bu da uzun operasyon süreçlerinde bazı sürprizlerin ortaya çıkabileceğine işaret etmektedir.

ABD attığı bütün bu adımlara rağmen Türkiye’yi tamamen kaybetmek istememektedir. Bundan dolayı, ABD’li askeri yetkililer sık sık Ankara’yı ziyaret etmektedirler. Bu bağlamda Rakka Operasyonu’nun başlamasıyla birlikte ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Joseph Dunford Ankara’da Türkiye Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ile bir araya geldi. Toplantıdan sonra, Musul ve Rakka Operasyonu, Irak ve Suriye’de yaşanan gelişmeler ve bu iki ülkede faaliyet gösteren PKK terör örgütü gibi konular ele alınmıştır. ABD’nin bu hamlesi Musul ve Rakka Operasyonu sonrasında Türkiye’yi tatmin etme girişiminden başka bir şeyi ifade etmemektedir. Her ne kadar toplantıda ABD ile Türkiye’nin Irak ve Suriye’de birlikte hareket etmeleri gerektiği hususuna değinilse de bunların hiçbiri gerçeğe tam anlamıyla dönüşmemiştir.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Dr. Muwafaq Adil OMAR
Dr. Muwafaq Adil OMAR
Lisans (2005) ve Yüksek lisans ( 2008) eğitimini ‘Saddam Sonrası Irak’ta Şiilerin Yeni Konumları ve Körfez Ülkeleri Üzerindeki Olası Siyasal Etkileri’ başlıklı tezi vererek Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamlayan Muwafaq Adil OMAR doktora programına Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Uluslararası ana bilim dalında Doktora öğrencisi olarak halen devam etmektedir. Orta Doğu, Irak, Suriye, İran, Türkiye, Arap ülkeler ve Demokratikleşme üzerinde çalışmakta ve Arapça, Türkçe, Sorani Kürtçesi ile İngilizce dillerini bilmektedir. 2010-2012 yılları arasında Irak’ın Erbil kentinde bulunan Selahaddin Üniversitesi, Hukuk ve Siyaset Bilgiler fakültesinde öğretim görevlisi olarak Siyaset bilimler bölümünde; uluslararası teoriler, uluslararası ilişkilere giriş, siyaset bilimine giriş, siyasi tarih, siyasal sistemler ve hukuka giriş derslerini vermiştir.

BİZİ TAKİP EDİN

3,026BeğenenlerBeğen
231TakipçiTakip Et
2,719TakipçiTakip Et
278AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz