Dayatılan Gerçeklikten Kurtulmak: Yeni “Büyük Türkiye”nin İnşası

“Haritalar hiçbir zaman gerçekliği göstermezler; farklı bir gerçekliğin üretilmesine hizmet ederler.”[i]

J. B. Harley

Modern dünya; mekânsal sınırları aşan, belirli bir güç tarafından tasarlanan ve kavranan bir resim olarak tanımlanır. Bu yüzden jeopolitik tahayyül modernitenin de belirleyici bir unsurudur.[1] Bu doğrultuda jeopolitik aktörler, haritaları kendi amaçları doğrultusunda düzenler; bölgelerin renklerini ya da sınır çizgilerini yine bu amaçlar doğrultusunda değiştirir[2] ve kendini merkez alan yeni bir jeopolitik gerçeklik yaratmaya çalışırlar.

1916 yılında Sykes-Picot düzeni ile dayatılan gerçeklik, bundan bir asır sonra “Büyük Ortadoğu Projesi”yle (BOP) dayatılmaya çalışılmakta ve beyinlerimizde sözde “olması gereken” resmedilerek adeta yeniden bir gerçeklik algısı yaratılmaktadır. Batılı sosyo-politik okumaların bir sonucu olarak üretilen bu gerçeklik algısı, siyasi olarak kimin nereye kadar yaşama hakkının bulunduğunu, yaşam hakkının nerede başlayıp nerede bittiğini göstermekte[3] ve ülkelerin hayat sahalarının sınırlarını olduğu kadar stratejik tahayyüllerinin de sınırlarını tayin etmektedir. Toplumların sosyo-kültürel ve tarihsel mekânlarını hesaba katmadan yalnızca Batı’nın değerleriyle şekillendirilen haritalar; tarihi süreçte sosyal bozulmaları da beraberinde getirmiş, zamanla toplum olma bilincini yok etmiş ve bu toplumsal kavgayı sonsuza giden bir sürece hapsetmiştir.

Ortadoğu’da toplumsal değerlerin tek paydada birleşmesi, modern dönemde diktatör rejimler vasıtasıyla zor yoluyla da olsa gerçekleştirilmiştir. Post-modern dönem, diktatör rejimlerin yapısal olarak bozuma uğratıldığı bir sürecin başlangıcını oluşturmuş ve 2011 Arap Baharı ile toplumsal değerler yerini “biz ve öteki”nin kavgasına bırakmıştır. İçerisinde bulunduğumuz bu son merhale ise; bozulan toplumsal düzenin, sözde “olması gerekeni” resmeden ve ürettiği gerçeklik algısı sayesinde ülkeleri kendi sınırlarına hapseden BOP haritası üzerinden yeniden sağlamlaştırılacağı bir dönemi ifade etmektedir.

Batı’nın “rol biçen” ve “tayin eden” bu mekânsal okuması, kendi değerleriyle bütünleşerek hayat bulma imkânı olmayan Ortadoğu ülkelerine “modern ulus devlet” modelinin hazır bir şekilde sunulmasıyla/dayatılmasıyla ifade kazanmış ve ülkelerin “benlik” algısını doğrudan şekillendirerek onları mekânsal/yapısal olduğu kadar zihinsel olarak da kendi sınırlarına hapsetmiştir. Türkiye ise, Sevr düzeniyle kendisine tayin edilene değil, Misak-ı Milli belgesiyle kendisinin tayin ettiği değerlere ulaşmayı ve kendini mekânsal açıdan olduğu kadar ortak toplumsal değerler açısından da özdeşleştirdiği bir hayat sahasında var olmayı hedeflemiştir.

Sykes-Picot düzeni Sevr ile dayatılmaya çalışıldığında Türkiye, esaret altında yaşamayı kabul etmeyen kendi özbenliğini yeniden hatırlamış ve ortaya koyduğu Misak-ı Milli belgesiyle eski coğrafya üzerinde yeni bir benlik anlayışı yaratmıştır. Türkiye geliştirmiş olduğu Misak-ı Milli vizyonu Sevr ile kıyaslandığında fazlasıyla başarılı olmuş fakat kendini toplumsal ve mekânsal olarak özdeşleştirdiği coğrafyada toplumsal değerleri dönüştüren ve zihinsel olarak kendini sınırlarına hapseden “değerler dizisi” üretmesi bakımından da yetersiz kalmıştır.

Sevr’den bir asır sonra da Türkiye, kendisine biçilen kaftanı giymeyi yeniden reddedecek bir iradeye ve kendi değerleriyle bütünleşmiş bir vizyon ile yürüyecek kararlılığına sahiptir. Türkiye’yi zihinsel olarak kendi sınırlarına hapsetmek demek, ülkenin tarihi değerlerini yeniden mülhem almasını engelleyerek toplumsal değerlerde bir kopuşun ve nihayetinde bir iç savaşın yaşanmasına neden olmak demektir. Türkiye’de hâlihazırda yaşanan ise, millet olma bilincinin uyanışa geçtiği, tarihi ve toplumsal değerlerin yeniden hatırlandığı ve ‘bendimi çiğner, aşarım’ şiarının hayat bulduğu bir kenetlenme hareketidir. Türkiye’ye dayatılan bu sözde gerçeklikten kurtulmanın tek çaresi, bizi biz yapan değerlerin yeniden hatırlanarak ve yeni bir ‘benlik’ duygusu ile hareket ederek milli hafızayı yeniden canlandıracak bir idea etrafında toplanmak ve bu doğrultuda kendisine biçilene değil kendisinin biçtiği kaftanda yeni büyük Türkiye’yi inşa etmektir.

Türkiye, stratejik vizyonları olan 2023, 2053 ve 2071 hedefleri doğrultusunda yeni bir mekân okuması yapmakta ve kendini özdeşleştirdiği topraklarda toplumsal değerlerini de yanına alarak bölgede Türkiye’yi merkez alan yeni bir jeopolitik çekim alanı oluşturmaya çabalamaktadır. Kendi mefkûreleri doğrultusunda bölgenin jeopolitik haritasını çizen küresel aktörler ise Türkiye’nin jeopolitik yönelimini yeniden belirlemeye çalışmaktadır. Fakat dünyanın neredeyse bütün jeopolitik havzalarında gözlenen konjonktürel dönüşüm (yapısal bozulma), Türkiye’ye yeni stratejik atılımını gerçekleştirmesi adına önemli bir boşluk sunmaktadır. Türkiye, yeni stratejik vizyonları doğrultusunda Batı’nın ürettiği çarpıtılmış gerçeklik algısını yıkmaya muktedirdir. Türkiye, Batı’nın yeniden konumlandıran BOP haritasına, kendi mefkuresini ifade eden ve daha çok “soft power” nitelikteki ekonomik ve siyasal yayılma haritasıyla cevap vermelidir.

Dünyanın en ciddi casusluk faaliyetlerinin gerçekleştirildiği ve toplumsal dinamiklerin derinlemesine analiz edilerek fay hatlarının belirlendiği bu coğrafyada Türkiye, diğer aktörlerden ayrılan bir özellik göstermekte ve tıpkı 100 yıl önce olduğu gibi kendi ideası etrafında toplumsal kenetlenmeyi gerçekleştirerek Batı’ya ders vermeye girişmektedir. İdeasını her zaman yüksek tutan Türkiye, kendisine dayatılan bu çarpıtılmış gerçeklikten kurtularak kendi öz değerlerini esas alan yeni ‘Büyük Türkiye’yi inşa edecek kapasiteye sahiptir. Bu doğrultuda Türkiye’nin yakın dönemde ihtiyacı olan şey ise jeopolitik teorisyenlerin şekillendirdiği stratejik vizyonları hayata geçirecek ya da bu projelere hız kazandıracak iç siyasetteki yapısal krizi aşmaktır.


[1] Atay, S. Ö. (2016). Klasik Jeopolitik Yaklaşımlar ve Eleştirel Jeopolitik Söylem. Aksaray Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi. 8 (2). 150.

[2] Hasanov, A. (2012). Jeopolitik- Teorileri, Metedolojisi, Aktörleri, Tarihi, Karakteristiği, Kavramları. İstanbul: Babıali Kültür Yayıncılığı. 271.

[3] Öğür, B. (2014). Kürdistan Haritalarındaki Jeopolitik Söylem. Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi, 1(2), 122.

[i] Harley, J. B. (1989). Deconstructing the Map. Cartographica, 26 (2), 1-20. Bkz. “…In our own society, it is still easy for bureaucrats, developers and ‘planners’ to operate on the bodies of unique places without measuring the social dislocations of ‘progress.’ While the map is never the reality, in such ways it helps to create a different reality. Once embedded in the published text the lines on the map acquire an authority that may be hard to dislodge. Maps are authoritarian images. Without our being aware of it maps can reinforce and legitimate the status quo. Sometimes agents of change, they can equally become conservative documents. But in either case the map is never neutral. Where it seems to be neutral it is the sly “rhetoric of neutrality” that is trying to persuade us…”

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Cenk TAMER
Cenk TAMER
ANKASAM Ortadoğu Uzmanı

BİZİ TAKİP EDİN

3,026BeğenenlerBeğen
231TakipçiTakip Et
2,716TakipçiTakip Et
278AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz