Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi

Dağlık Karabağ Sorunu’nun Çözümü ve Tirol Modeli

Bakü, Güney Kafkasya’daki etnik sorunlar açısından önem taşıyan bir etkinliğe ev sahipliği yapmıştır. 20 Haziran 2017 tarihinde Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı himayesinde bulunan Stratejik Araştırmalar Merkezi (SAM) ile İtalya’nın Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (IAI) ortaklaşa bir şekilde Güney Tirol Sorunu’nu ele alarak; Kafkasya’daki etnik problemleri çözmek adına örnek teşkil edebilecek bir konferans organize etmişlerdir. SAM yetkilileri ve uzmanları, Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı yetkilileri, milletvekilleri, çeşitli araştırma merkezleri temsilcileri, akademisyenler, uzmanlar, sivil toplum örgütleri temsilcileri, İtalya ve Slovenya’dan gelen ünlü bilim adamları ve araştırmacıların katıldığı konferans; medya nezdinde de üst düzey bir ilgi görmüştür.

Konferansın açılış konuşmasını yapan SAM Başkanı Ferhat Memmedov, Karabağ Sorunu’nun Azerbaycan’ın en önemli problemi olduğunu vurgulamış ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in sorunun çözümü adına her türlü yolu deneyeceği, meselenin mutlaka Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü göz önüne alınarak ve Ermenilere güvence verilerek çözüleceği, bu çerçevede dünyadaki çeşitli modellerden yararlanılabileceği ve Güney Tirol modelinin de çözüm yolları bağlamında değerlendirileceğini ifade etmiştir.

Ferhat Memmedov’un ardından konuşma yapan SAM Başkan Yardımcısı Gülşen Paşayeva; Azerbaycan’ın arayışlarından, Güney Tirol’a yapılan ziyaretten ve IAI ile SAM arasındaki ortak projeden bahsetmiştir. Proje çerçevesinde konferansa katılan İtalya’da yer alan Trento Üniversitesi Hukuk Fakültesi Profesörü Roberto Toniatti, Slovenya’da bulunan Ljubljana Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Profesörü Mitya Zagar, Trento Üniversitesi Karşılaştırmalı Avrupa Hukuku Araştırmalar Okulu’ndan Elizabetta Pulice ve İtalya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nden Nona Mikhelidze tarafından gerçekleştirilen sunumlarda daha çok azınlıkların; özellikle de etnik azınlık haklarının korunması bağlamındaki hukuki ve pratikte uygulanan yolların ele alınmasına ek olarak; Güney Tirol Sorunu’nun kısa tarihi, çözüm süreci, özellikleri ve bölgenin günümüzdeki durumuna değinilmiştir. Ayrıca Profesör Mitya Zagar, azınlık hakları hususunda ulusal ve uluslararası hukuk bağlamında yaşanan gelişmelerin genel bir tablosunu ortaya koymuştur.

İki gün süren etkinlikler boyunca Güney Tirol modelinin Güney Kafkasya nezdinde uygun olduğuyla ilgili olarak çok sayıda değerlendirme yapılmıştır. Bu değerlendirmeler yapılırken belki de en çok vurgulanması gereken konu, çözümün sihirli bir iksirde değil; süreçte aranması gerektiğiydi. Zira konuşmacıların da vurguladığı üzere tarafların ya da taraflardan herhangi birinin her türlü durumun anında çözülmesini istemesi, aslında çözümsüzlüğü bir süre daha devam ettirmekten başka bir duruma sebebiyet vermeyecektir. Özellikle yabancı konuşmacılar; bu tür sorunlarda çözümün az yol alınsa dahi kat edilen ilerlemelerde saklı olduğunu vurgulamışlardır. Bu düşünce etkinlik kapsamında Bakü’de bulunan çoğu araştırmacı tarafından da olumlu karşılanmıştır.

Belirtmek gerekir ki; genel anlamda Kafkasya’daki problemler özel anlamda ise Azerbaycan topraklarında vuku bulan sorunun (Karabağ Sorunu) çözümü çerçevesinde model arayışları içerisine girmek oldukça doğal bir yönelimdir. Zira her türlü sorunun çözümü ve muhtemel olumsuz gelişmelerin önlenmesi adına dünyada yaşanmış olan tüm deneyimler dikkatle incelenmelidir. Bu çerçevede son konferans, oldukça olumlu bir adım nezdindedir. Elbette ki tüm bu arayışlar kapsamında vuku bulan sorunların spesifikliği göz ardı edilmemelidir.

Güney Tirol Sorunu’nu uzun uzun anlatmak konudan uzaklaşmak anlamına geleceğinden; söz konusu sorunla bağdaştırılan çözüm modelinin daha çok 20. yüzyılın başlarında yaşananların akabinde Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’nin (DKÖB) Azerbaycan topraklarında kurulmasıyla paralellik tezahür ettiğinden bahsetmekle yetinilecektir. Söylenenlere ek olarak; DKÖB’te konumlanan ve hukuken önemli haklara haiz olan Ermenilerin hayat şartlarının Azerilere kıyasla oldukça yüksek olduğu bilinen bir gerçektir. Belirtilmesi gerekir ki 1980’li yıllarda topraklarını genişletme stratejisini ilk kez uygulamaya başladığı sıralarda Ermenistan, Azerbaycan topraklarında bulunan Ermeni nüfusun ekonomik koşullarının iyi olmadığı tezini ileri sürmüştü. Bunun üzerine Moskova’dan Azerbaycan’a gönderilen özel komisyon, DKÖB ve Azerbaycan genelinde yaptığı araştırmalar sonucunda bölgede yaşayan Ermenilerin tüm ekonomik ve sosyal göstergelerinin Azeri halkının genelinden daha iyi olduğu konusunda bir rapor hazırlamıştı. Bu olay çerçevesinde dönemin SSCB lideri (Komünist Parti Genel Sekreteri) Mihail Gorbaçov’un Ekonomik Başdanışmanlığını Ermeni kökenli olan ve DKÖB’nin Azerbaycan’dan ayrılarak Ermenistan’la birleştirilmesi gerektiğini açıkça savunan ilk Sovyet yetkilisi nezdindeki Abel Agambekyan’ın yaptığını hatırlatmak faydalı olacaktır.

Bahsedilen durumların ardından Ermenistan; ilk olarak DKÖB’yle birleştirme doğrultusunda bir karar almış, ardından Azerbaycan’a saldırarak ülke topraklarını ve çevresini işgal etmiş ve sonrasında bir milyona yakın Azeri’yi mülteci durumuna düşürmüştür. Yıllar süren anlaşmazlıkta hem kendisi hem mülteci durumuna düşürdüğü Azeriler hem topraklarını işgal ettiği Azerbaycan hem de işgal altında tuttuğu bölgede yaşayan Ermeni kökenli Azerbaycan vatandaşları, bu işgalin yarattığı dört duvar arasına sıkışmıştır. Gerçi Ermenistan daha sonra taktik değişikliğine giderek; aslında topraklarını genişletmek niyetinde olmadığını, sorunun ve savaşın Azerbaycan ile bölge Ermenileri arasında yaşandığını iddia etmiştir. Belirtmek gerekir ki; Erivan yönetiminin açıklamaları hiçbir tarafı tatmin etmemiştir. Nitekim Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, Avrupa Konseyi ve diğer uluslararası kuruluşların hükümlerine ek olarak; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) vermiş olduğu 4 kararda da sorunun Azerbaycan ile Ermenistan arasında vuku bulduğunu ve işgalin gerçekleştiğini açık bir şekilde vurgulamaktadır.

Söz konusu sorunun çözümünü zorlaştıran en önemli etkenlerden biri, Ermenistan’ın sürekli olarak “işgal edilmiş toprak karşılığında statü” tezini ileri sürmesidir. Ermeni yetkililer, birçok kez Azerbaycan topraklarını işgal ettiklerini, bunların bir kısmını iade edebileceklerini; ancak karşılığında geri kalan topraklara Azerbaycan tarafından “bağımsız devlet statüsü” tanınması gerektiğini ifade etmekten çekinmemişlerdir. İşin ilginç yanı, kimi zaman arabulucuların dahi bahse konu tutumu normal bir niteliğe büründürmeleri ve Azerbaycan’ı bu husus çerçevesinde pazarlık masasına oturmaya davet etmeleridir. Uluslararası hukuk bağlamında skandal nezdinde kabul edilebilecek olan bu türden davranışlar, halen sürdürülmektedir. Elbette ki Ermeni nüfusun hakları güvence alınmalıdır; fakat bahse konu edilen toprak taleplerinin işgal politikasına meşruluk kazandırması söz konusu bile olamaz. İşgal çözümün bir parçası olarak görülemez; keza sorunun ta kendisidir.

Diğer yandan Azerbaycan yetkilileri, defalarca Ermeni kökenli vatandaşların hak ve özgürlüklerinin en üst düzeyde güvence altına alınacağını ifade etmişlerdir. Daha önce Tataristan modelini gündeme getirmiş olan Azerbaycan, birçok kez Ermeni topluluk nezdinde dünyadaki en üst düzey özerklik modelini uygulayabileceğini ve bunun uluslararası kuruluşlar tarafından himaye edilmesi adına gerekli yükümlükleri üstlenmeye hazır olduğunu ifade etmiştir. Ancak Ermenistan, bu vaatlere olumlu bir şekilde yaklaşmamaktadır; mevcut anlayışı ve Rusya’nın bölge politikaları çerçevesinde bahse konu düşünce bağlamında olumlu bir tavır takınması beklenen bir durum da değildir.

Azerbaycan’ın bir yandan işgal hususunu ısrarla ön plana çıkarma ve işgalin kayıtsız şartsız bir şekilde derhal sona erdirilmesi yönünde sarf ettiği çabaları diğer yandan ise Ermeni azınlığa uluslararası hukukta öngörülen tüm hak ve özgürlüklerin en üst düzeyde sağlanması konusundaki kararlı tutumunu sürdürmesi gerekmektedir. Söylemek gerekir ki; bu durumun Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu eş Başkanları ve uluslararası kuruluşlar tarafından da tam desteklenmesi, bölgenin geleceği bağlamında oldukça büyük bir öneme haizdir. Unutulmaması gereken husus; işgale hak veren tutumlar ile işgalciyi ödüllendiren tavır ve politikalar, bölgedeki güç dengelerinin gelecekte değişmesine müteakip olarak yeni saldırı ve işgalleri teşvik edebilir. Bu ilkenin özümsenmesiyle birlikte özel anlamda Karabağ; genel kapsamda Kafkasya’ya uygulanacak olan herhangi bir model, bölgenin daha güvenli bir hale gelmesine katkıda bulunacaktır

Yazarın diğer yazıları