‘Büyük Bozkır’ın Yeni Simgesi: Astana

Ülkelerin jeopolitik konumu üzerine yapılan birçok çalışmada, coğrafyanın ulusların kaderini belirlediğine özellikle dikkat çekilmekte ve coğrafi koşullar, dış politika açısından önemli birer etken olarak değerlendirilmektedir. Buradan hareketle yöneticilerin, ülkelerinin coğrafi koşullarına uygun bir dış politika anlayışı benimsemeleri halinde söz konusu devletin uluslararası politikadaki konumunun yükseleceği ve saygınlığının artacağı belirtilmektedir. Aksi durumda, jeopolitik gerçekleri göz ardı eden bir dış politika anlayışı ülkenin bekasını tehdit edebilir. Bu kural, her ülke için geçerli olduğu gibi Avrasya kıtasının tam merkezinde yer alan, aynı zamanda Rusya ve Çin gibi büyük güçlerle komşuluk ilişkileri bulunan Kazakistan için de söz konusudur.

Ülkenin demografik yapısı ve Hristiyan-Konfüçyüs-İslam dünyalarının kesiştiği kritik bölgedeki konumundan dolayı Kazakistan’ın jeopolitiği kadar jeokültürel yapısı da büyük ehemmiyet taşımaktadır. Bundan ötürü, jeopolitiğin yanında; bir ülkenin tarihi, kültürü, medeniyeti, dini ve dili bağlamında uluslararası arenada edindiği konum şeklinde özetlenebilecek jeokültürel gerçeklere Kazakistan’da yönetimi elinde bulunduran Nursultan Nazarbayev ve ekibinin iç ve dış politika yaklaşımında büyük bir önem atfettiği gözlemlenmektedir. Nazarbayev’in bu politikasının en somut örneği, hiç kuşkusuz Kazakistan’ın bozkırlarda yükselen başkenti Astana’dır. Dolayısıyla Astana şehrinden söz edildiğinde, Kazakistan’ın jeopolitik ve jeokültürel konumu ile Nazarbayev’in bu konum üzerinden geliştirdiği vizyon akıllara gelmektedir. Diğer bir ifadeyle Nazarbayev, söz konusu şehre önemli bir misyon yüklemektedir.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Kazakistan, SSCB’den ayrılan diğer devletler gibi kendi milli kimliğini tanımlamaya yönelik arayışlara girmiştir. Zira yeni bir devletin iç ve dış politikasını belirleme noktasında milli kimliğinin ilan edilmesi öncelikli konulardan birini oluşturmaktadır. Nitekim milli kimlik, devletin kimlerle beraber olacağını ve kimlere karşı duracağına dair davranışsal kodları barındırmaktadır. Bu bağlamda bahse konu dönemde Kazakistan’ın önünde dört seçenek bulunmaktadır.

Söz konusu seçeneklerin ilki, Doğu Avrupa ve bazı Kafkasya ülkeleri gibi kendisini bir Avrupalı ülke olarak tanımlamaktı. Zaten Avrupa ile Asya’yı bölen Ural Nehri, Kazakistan’ın batısından geçmekteydi. Başka bir deyişle ülke topraklarının bir kısmı coğrafi olarak Avrupa’da bulunmaktaydı. Bu seçenek Kazakistan’ın başta Avrupa Konseyi olmak üzere, Batılı kurumlara üye olmasını ve ülkenin siyasal anlamda demokratikleşmesi ile ekonomik anlamda liberalleşmesini gerektirecekti. Kısacası Kazakistan, kendisini Avrupalı olarak tanımlaması halinde gelişmiş Batı Dünyası’nın bir parçası olmaya çalışacak ve böylece ülke kalkınacaktı. Nitekim Kazakistan, tarihsel olarak son yüz yıllık zaman diliminde de bu yönde ilerlemekteydi. Örneğin; 20. yüzyılın başlarında, Alaş ziyalılarının bağımsız bir Kazak devleti kurmak için tasarladıkları model, Avrupalı bir devlet modeliydi.

Ne var ki ülke topraklarının büyük bir bölümü Asya kıtasındaydı. Zihinsel olarak da Kazaklar Batılı değil, Doğu insanını temsil etmekteydi. Ayrıca jeopolitik olarak yükselen Asya gerçeği de inkâr edilemezdi. Böylelikle Kazakistan’ın milli kimliği bağlamında ikinci seçeneği ülkenin kendini Asyalı bir ülke olarak tanımlaması şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu tercih devletin yüzünü doğuya çevirmesini, Japonya ve Çin gibi büyük güçler ile yakın işbirliği kurmasını ve Güney Kore ile Singapur gibi ülkelerin oluşturduğu “Asya Kaplanları” modelini taklit etmesini gerektiriyordu. Ancak Kazakistan’ı Asya ülkelerinden ayıran iki temel özellik vardı; birincisi Kazakistan’ın bu ülkeler gibi açık denizlere ulaşım imkânı yoktu. Kıtanın iç tarafında bulunan ülke için bu durum önemli bir dezavantajdı. Belki bu handikap, kıta kapsamında “Demir İpek Yolu”nun geliştirilmesiyle aşılabilirdi. Nitekim daha sonraki dönemlerde Nazarbayev’in uyguladığı “Nurlu Yol” Projesi de bu duruma yönelik bir politika olarak değerlendirilebilir.

Kazakistan’ı Asya ülkelerinden ayıran ikinci özellik, etnik olarak Türk; dini kimlik bakımından ise Müslüman olmasıdır. Bu bağlamda Nazarbayev’in önündeki üçüncü seçenek, Türk ve Müslüman kimliğini modern Avrupalı kimliğiyle uyumlu hale getirebilen ve böylece İslam Dünyası için örnek oluşturan “Türkiye Modeli”ydi. Bu minvalde Kazakistan’ın Türk ve Müslüman kimliğini ön plana çıkarması ve Ankara’nın başlattığı Türk Dünyası bütünleşme projelerini desteklemesi gerekiyordu. Zaten ülkenin güneyinde bulunan Orta Asya devletleri de Türk ve Müslüman kimlikleriyle bilinmekteydi. Hatta bölgenin tarihsel adı da “Türkistan”dı. Örneğin; Türk ve Müslüman kimlikleri açısından önemli bir şahsiyet olan Ahmet Yesevi’nin türbesi Kazakistan topraklarında, üstelik adı Türkistan olan şehirde bulunmaktaydı. Ancak Kazakistan, Türk Dünyası ya da Türkistan bölgesinin bir parçası olmak bir yana Orta Asya devletleri tarafından başlatılmak istenen bölgesel ekonomik bütünleşmenin bile bir üyesi olamıyordu. Bunun en büyük sebebi ise diğer Orta Asya cumhuriyetlerinden farklı olarak Kazakistan’da jeoekonomik, jeopolitik ve hatta jeokültürel bağlamda göz ardı edilemeyecek düzeyde olan Rusya’nın varlığıydı.

Söz konusu dönemde ülkenin kuzey bölgeleri Rusya’nın bir uzantısı olarak algılanmaktaydı. Bundan dolayı Kazakistan’ın milli kimlik bağlamında dördüncü seçeneği, Rusya ile beraber hareket etmekti. Tarihsel olarak Altın Orda devletinden bu yana, Ruslar ile Kazaklar yan yana yaşamaktaydı. Özellikle son üç yüz yılda Kazakistan, önce Çarlık Rusya’sı ve daha sonra da SSCB’nin hakimiyetinde bulunmuştu. Üstelik Kazakistan’daki Rus/Sovyet kültürü, diğer ülkelere nazaran daha güçlüydü. Zira 1990’lı yılların başında Kazakistan’da, Ruslar sadece demografik olarak çoğunlukta değildi; kültürel olarak da ülkenin baskın ve üstün kültürünü temsil etmekteydi. Rusların ülkeyi terk etmesi Kazakistan’ın ekonomik anlamda üretim gücüne darbe vurmakla eşdeğerdi. Ancak Kazakistan’ın Rusya ile yeniden birleşmesi, yüzyıllardır üzerine mücadele verilen ulusal bağımsızlığa ket vurabilirdi.

Yukarıda ifade edilen tüm bu faktörler çerçevesinde Nazarbayev, hem ülkenin bağımsızlığını teminat altına alacak hem de milli kimlik bağlamında yaşanması muhtemel çatışmaları önleyecek çözümü “Avrasyacılık” söyleminde bulmuştur. Bu doğrultuda Kazakistan hem doğusu ve batısı hem de kuzeyi ve güneyi ile uyumlu, geçmişiyle barışık, kendine özgü bir gelişim modeli olarak politik kimliğini Avrasyalı bir ülke şekline büründürmüştür. Kazak lider, milli kimlik bağlamında yaşanan sorunu “ya bu ya o” veya “ne bu ne o” olarak değil, “hem bu hem o” formülüyle ifade etmiştir. Bu şekilde Kazakistan, dünyanın farklı jeopolitik havzalarının kenar parçası şeklinde değil, tek başına Avrasya Dünyası’nın bir merkezi olarak nitelendirilmiştir.

Kazakistan’ın tanımladığı bu yeni milli kimlik, yeni bir algı inşasını da gerekli kılmıştır. Bu doğrultuda Nazarbayev, ülkenin başkentini güneydoğuda yer alan Almatı şehrinden kuzeyde bulunan ve bozkırın ortasında konumlanan Akmola şehrine taşımayı önermiş ve bu süreçte yeni başkentin adı Astana olarak değiştirilmiştir. Şehrin misyonu da ülkenin Avrasyalı kimliğinin tanıtılması olarak belirlenmiştir. Nitekim 1997 yılında şehirde yeni bir üniversitenin açılması, söz konusu üniversiteye “Avrasya” adının verilmesi, üniversite bünyesinde “Avrasya Araştırmaları Merkezi”nin kurulması ve her sene üniversitede Avrasyacılık akımlarıyla ilgili uluslararası sempozyumun düzenlenmesi bu tespiti doğrulamaktadır.

Ülkenin kucaklayıcı Avrasyalı kimliği, Kazakistan’ın dış politika yönelimlerinde bütün devletler ile eşit mesafede ilişki kurmasını gerektirmiştir. Zira jeopolitik bağlamda Avrasyacılık, Kazakistan’ı Halford Mackinder’in “Avrasya’nın kalpgahı”na yerleştirmiş ve bu anlayış dış politikanın “çok vektörlü” olarak tanımlanmasına zemin hazırlamıştır. Bu durum Astana’nın önemli uluslararası toplantıların düzenlendiği ve önemli kararların alındığı bir başkent haline gelmesini gerekli kılmıştır. Çünkü söz konusu dönemde Astana’nın hem Avrupa ve Asya hem de eski Sovyet coğrafyası ve Türk-İslam Dünyası bağlamında önemli bir merkez olarak ortaya çıkması planlanmıştır. Dolayısıyla son zamanlarda Astana’nın Cenevre ile beraber telaffuz edilmesi, Şanghay ile yan yana durması, Moskova ile birlikte çalışması, İstanbul ve Cidde gibi Türk-İslam Dünyası’nın önemli şehirleriyle kardeşlik ilişkisi kurması tesadüf değildir. Astana’nın Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı (CICA), Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), Avrasya Ekonomik Birliği (AEB), İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Keneşi) gibi küresel ve bölgesel örgütlerin zirvelerine ev sahipliği yapması, Kazakistan’ın Avrasyalı kimliği ile çok vektörlü dış politikasını yansıtan bir durumdur.

Avrasya söylemi çerçevesinde yürüttüğü dengeli ve tutarlı dış politikası sayesinde Kazakistan, sadece iç ve dış politikalardaki sorunları çözmekle kalmayıp Avrasya kıtasındaki bütün ülkelerle güvenilir ilişkiler kurmayı başarmıştır. Bu durum, Kazakistan’ın arabuluculuk potansiyelini arttırmaktadır. Nazarbayev bölgede yaşanan Afganistan, Suriye, Karabağ sorunları, İran Nükleer Krizi ve Ukrayna Krizi gibi anlaşmazlıklara kayıtsız kalmamaktadır. Astana’nın bu krizlerin çözümüne yönelik önemli bir adres olarak gösterilmesi ise Kazak dış politikasının başarısıdır.

Astana şehri, ülkenin Avrasya kimliğine uygun olarak inşa edilmektedir. Diğer yandan şehrin kendisi de ülkenin Avrasyalı kimliğine katkıda bulunmaktadır. Buradaki “Avrasya” kavramını “bozkır” olarak anlayabiliriz. Nitekim Nazarbayev’in ülkeyi “Ulu Dala Eli” yani “Büyük Bozkır Devleti” olarak tanımlaması, ülkenin Avrasyalı kimliği ile paralel gelişmektedir. Yukarıda bahsi geçen Avrasya Üniversitesi ana binasının girişine Göktürk Yazıtlarının bir kopyasının dikilmesi de bu bağlamda oldukça anlamlıdır. Ayrıca Kazakistan’ın bağımsızlığının 20. yıldönümü dolayısıyla 2011 yılında başkente inşa edilen “Mangilik El” yani “Ebedi Devlet” anıtının açılışı da önemlidir. Bilindiği üzere “Bengü İl” Göktürkler tarafından kullanılan bir kavramdır. Tüm bu veriler arasında en önemlisi ise Uluslararası Türk Akademisi’nin Kazakistan’ın başkentinde bulunmasıdır. Zira söz konusu durum, Astana’nın ve ülkenin Avrasyalı kimliği açısından gayet manidardır. Bu bakımdan Astana, Bozkır Türk Medeniyeti’ni temsil etmektedir. Şehirde farklı etnik gruplar ve din mensuplarının barış, uyum ve güven içinde yan yana yaşaması Göktürklerin başkenti Ötüken, Hazarların başkenti İdil, Karahanların başkenti Balasagun, Cengizhan’ın başkenti Karakurum, Kubilay’ın başkenti Hanbalık ve Osmanlıların başkenti Asitane (İstanbul) gibi bütün Türk şehirlerinde gözlemlenen bir durumdur. Bugün Astana’da olduğu gibi tarih boyunca Türk şehirlerinde Budistlerin tapınağı, Hristiyanların kilisesi, Musevilerin havrası ve Müslümanların camisi hep yan yana durmuştur. Günümüzde ise Astana, Türk hoşgörüsünün modern simgesidir.

Türkiye açısından bakıldığında; Astana, Türk Medeniyeti’nin yeniden canlanmasını ve şahlanmasını temsil etmektedir. Tarih boyunca Türk Dünyası’nın merkezinde bulunan Türkler, bu coğrafyanın kenarında yer alan kardeşleri için yenilenme kaynağı olarak algılanmıştır. Zira söz konusu Türk devletlerinin “Türklüklerini” unutmalarına ramak kaldığı dönemlerde bozkırlardan gelen yeni dalga, Türk kimliğinin ayakta kalması için önemli bir rol üstlenmiştir. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda Zeki Velidi Togan, Yusuf Akçura, Sadri Maksudi Arsal, Akdes Nimet Kurat ve Abdülkadir İnan gibi nice aydınların katkısı göz ardı edilemez. Bu bakımdan bozkırlar Türkiye için arka bir cephe mahiyetindedir. “Güneş doğudan yükselir” misali, Astana’nın jeopolitik ve jeokültürel bağlamda Avrasya’nın merkezine dönüşmesi de Türkiye açısından “İkinci Ötüken”in yükselişi anlamına gelmektedir. Son tahlilde bu yükselişin mimarı olan Nursultan Nazarbayev’i de “İkinci Bilge Kağan” olarak tanımlarsak hiç de abartmış olmayız.

Sonuç olarak, Nazarbayev ülkenin jeopolitik ve jeokültürel gerçeklerini göz önünde bulundurarak iç ve dış politika yaklaşımını geliştirmektedir. Astana şehri bu politikaların bir sonucu sayılabilir. Başkentin Avrasya kıtasındaki merkezi konumu onu bütün bölge aktörleri kapsamında bir çekim merkezine dönüştürmektedir. Özellikle Türk Dünyası bağlamında Astana’nın özel bir konuma haiz olduğu aşikardır. 21. yüzyılın “Türk Dünyası Yüzyılı” olması bozkır medeniyetinin uluslararası arenaya yeniden güçlü bir aktör olarak dönmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Astana şehrinin yükselişi bu coğrafyanın yeniden şaha kalktığının bir işaretidir.

Yazarın diğer yazıları