Brexit: Tamam mı Devam mı?

İngiltere’nin, Avrupa Birliği’yle ilişkilerinin başlangıcına baktığımız zaman, şu anda yaşanan “Brexit” tartışmalarını anlamlandırmak çok da zor değildir. Avrupa’da birlik ve beraberliği sağlamak; Avrupa ülkeleri ve özellikle de Almanya ve Fransa arasındaki çatışmaları önlemek amacıyla yola çıkan AB (kuruluştaki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu), kuruluşundan bu zamana kadar geçen süreçte, bazı liderlerin şahsi görüşleri nedeniyle zaman zaman bu amacını gerçekleştirmekte zorlanmıştır. İşte İngiltere’nin birliğe üyeliği, tam da böyle bir kişisel hırs yüzünden iki kez veto edilmiştir. Nitekim AB’nin kurulduğu ilk yıllarda dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, birlik içerisinde yer alan Almanya’nın varlığından duyduğu rahatsızlığın da etkisiyle kendisine rakip olabilecek ikinci bir aktörü istememiş ve bu nedenle de 1964 ile 1967 yıllarında İngiltere’nin üyelik başvurusunu iki kez veto etmiştir. Neticede De Gaulle’ün 1969 yılında cumhurbaşkanlığından ayrılmasına kadar İngiltere’nin AB’ye üyeliği gerçekleşememiş ve söz konusu ülke, ancak 1973 yılında üye olabilmiştir.

Bilindiği gibi AB, ortak sınırların kaldırılması ve ortak para birimi kullanımı gibi meselelerde İngiltere tarafından yalnız bırakılmıştır. İngiltere, Schengen’e dâhil olmadığı gibi, Avro Bölgesi’ne de katılmamış ve kendi para birimi olan Sterlin’i kullanmaya devam etmiştir. Bütün bu göstergeler, aslında Londra’nın Avrupa entegrasyonuna çok fazla inanmadığını da açıkça ortaya koymaktadır. Tahmin edileceği üzere Avrupa kıtasıyla karasal olarak bağlı olmayan İngiltere için bu politikaları yürütmek pek de zor olmamıştır. Ancak birlikteki diğer üyelerin de İngiltere’ye ayrıcalıklı davranılmasından dolayı rahatsızlık duydukları ifade edilebilir.

İngiltere’nin son zamanlarda Avrupa’da yaşanan terör olayları nedeniyle Schengen Alanı’nda olmamaktan dolayı memnun olduğu söylenebilir. Bunun dışında Avro Bölgesi’nde yaşanan ekonomik krizler de İngiltere’nin ortak para politikasına dahil olmak istemeyişindeki haklılığını gözler önüne sermiştir. Avrupa’da birlik fikrine dair en başından beri tereddütleri olan Londra, bu durumu zaman içerisinde sesli olarak dile getirmeye başlamıştır. Nitekim son üç yıldır da Brexit meselesi gündemden düşmemiştir. Bilindiği gibi 23 Haziran 2016 tarihinde Birleşik Krallık, bir referandum yaparak “AB’de kalalım mı; yoksa ayrılalım mı?” sorusunu İngiliz halkına sormuş ve yapılan oylama neticesinde %52’lik bir oranla AB’den ayrılma kararı alınmıştır. Aslında İngiltere için bu tartışmaların yeni olmadığı da vurgulanmalıdır. Zira 1975 yılında da bu şekilde bir referandum yapılmıştır. Ancak bahse konu olan referandumda İngiliz halkı, %67 gibi bir oranla AB’de (o zamanki adı ile Avrupa Topluluğu) kalmaya karar vermiştir. Dolayısıyla daha önceki referandumdan ayrılma kararı çıkmadığı için Londra’nın belirtilen dönemde nasıl bir yol izleyeceği öğrenilememiştir. Üstelik üye devletlerin AB’den ayrılabilmeleri, 2009 yılında imzalanan Lizbon Antlaşması’yla mümkün olmuştur. İngiltere’nin bu kararında ise son zamanlarda Avrupa’da yükselişe geçen milliyetçi hareketlerin ve aşırı sağcı partilerin etkili olduğu öne sürülebilir. Benzer bir şekilde İngiltere’nin ardından Fransa, Hollanda ve İtalya’dan da ayrılıkçı sesler yükselmiştir. Ancak şu anda bu ülkelerin ayrılma olasılıkları birliğin gündeminde değildir. Mevcut durumda AB, Brexit sürecine odaklanmıştır.

Lizbon Antlaşması’nın 50. Maddesi çerçevesinde yürütülen Brexit hususunda İngiltere Başbakanı Theresa May, yaklaşık iki yıl sürmesi planlanan süreci 29 Mart 2017 tarihinde AB Konseyi’ne yazdığı mektupla başlatmıştır. Müzakereler planlandığı şekilde giderse, 29 Mart 2019 tarihinde İngiltere’nin AB’den ayrılması beklenmektedir. Bu kapsamda İngiltere’nin ayrılışını şekillendirecek anlaşmanın oluşturulması için yapılan görüşmeler devam etmektedir. Ancak İngiltere’de hükümet, çok büyük bir yükün altına girmiştir. Çünkü yapılacak antlaşma hem AB’yi memnun etmeli hem de muhalefeti tatmin etmelidir. Bu noktada ise iki seçenek ortaya çıkmaktadır; ya AB’yi memnun etmek adına iç politikada etkisini ve saygınlığını yitiren bir hükümet olmak; ki bu çerçevede hazırlanan bir antlaşma zaten parlamentodan geçemeyecektir ya da bütün iç karar mekanizmalarının istekleri doğrultusunda hareket ederek en nihayetinde antlaşma yapmadan bir ayrılık yaşanması söz konusu olacaktır. Ancak muhalefet liderleri anlaşmasız bir ayrılık istemediklerini de her fırsatta dile getirmektedir.

Brexit süreci İngiltere’nin iç politikasında tam bir kaosa neden olmuştur. 50. maddenin yürürlüğe konduğu tarihten bu zamana kadar hükümette istifa eden bakan sayısı altıya ulaşmıştır. En son Dominic Raab, Brexit Bakanlığı’ndan istifa ettiğini “AB ile anlaşmamızda belirlenen koşulları vicdanen rahat bir şekilde destekleyemem”[1] diyerek duyurmuştur. Bu istifaların ardından May, AB’yle uzlaştıkları metnin son halini parlamentoda oylamaya sunma tarihini bir ay ertelemiştir. Ancak bu erteleme muhaliflerin fikrini değiştirmemiş ve 15 Ocak 2019 tarihinde yapılan oylamada mevzubahis anlaşma, 202’ye karşı 432 oyla reddedilmiştir. Büyük bir hezimet yaşayan hükümet, parlamentoda son 94 yıl içerisindeki en büyük bir yenilgiyi almıştır. Nitekim bu sonucu takiben ana muhalefet partisi güven oylaması istemiş ve hükümetin süreci yönetemediğini dile getirmiştir. Ancak güven oylaması esnasında İngiltere Parlamentosu, beklenilenin aksine hükümete sahip çıkarak bir şans daha vermiştir. Hükümet 306’ya karşı 325 oyla güvenoyu almıştır.

Gelinen noktada ise May ve ekibi, yeni bir yol haritası çizerek Brexit sürecine kaldığı yerden devam etmek istemektedir. Zira May’in referandumdan çıkan ayrılma kararını hayata geçirmek için ısrarcı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle muhalefet liderleriyle de bir dizi görüşmeler yapmaya başlamıştır. Ancak ana muhalefet partisi olan İşçi Partisi’nin lideri Jeremy Corbyn, diğer muhalefet partilerinden de destek alarak bir görüşmenin yapılabilmesi için AB’den anlaşmasız ayrılma olasılığının devre dışı bırakılmasını talep etmiştir. Anlaşmanın İngiltere Parlamentosu’na takılması hasebiyle Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk da bir açıklama yapmış ve İngiltere’nin AB’de kalması gerektiğini dile getirmiştir. Ülke içi muhalefete dönüldüğünde ise referandumun tekrarlanmasını isteyenlerin çoğunlukta olduğu görülmektedir. Tüm bu eleştiriler karşısında May ise ya çekilme antlaşmasının onaylanmasını ya da 50. maddenin iptal edilerek referandum sonucunun bozulmasını önermektedir.

Hükümet, güven oylamasından sonra 29 Ocak 2019 tarihinde “B Planı”nı açıklayacağını duyurmuş ve bu planın hazırlık sürecinde, bütün tarafları memnun etmek adına muhalefetle görüşmeler yapmıştır. Belirsizliklerin hâkim olduğu bu ortamda Tusk ise “Eğer bir antlaşma imkânsızsa ve hiç kimse bir antlaşma yapmak istemiyorsa, sonuç olarak tek olumlu çözümün ne olduğunu söylemeye kim cesaret edecek?” [2] şeklinde bir çıkışta bulunmuştur. Öte yandan Avrupa Komisyonu Başkanı Jean Claude Junker de Birleşik Krallık’a mümkün olan en kısa sürede niyetini açıklaması yönünde çağrı yapmıştır.[3]

Gelinen son noktada hükümetin önünde çeşitli seçenekler bulunmaktadır. İlk olarak tekrar referandum yapılabilir; aslında bu muhalefetin de istediği ve desteklediği bir durumdur. Ancak bu seçeneğin yaklaşan seçimler nedeniyle hükümeti zora sokacağı açıktır. Çünkü tekrar bir referandum yapılırsa, sandıktan çok yüksek bir oranla “AB’de kalalım” kararı çıkabilir. İkinci olarak ayrılma aşamasının uzatılması talep edilebilir. Böyle bir durumda da bütün AB üyelerinin rızası gerekmektedir. Bununla birlikte sürecin uzatılması da hükümetin zararına olacaktır. Her ne kadar hükümet, referandum sonuçlarını uygulama hususunda kararlı bir duruş sergilese de Brexit sürecinin uzamasının yaratacağı belirsizlikler, iç politikada çeşitli sorunlara sebebiyet verecektir. Üçüncü olarak antlaşma sağlanmadan bir ayrılık gerçekleşebilir. Ancak anlaşmasız ayrılık seçeneği de tarafların gerçekleşmesini istemedikleri bir senaryodur. Özellikle de muhalefet partilerinin anlaşmasız bir ayrılık olasılığını kabul etmeyecekleri bilinmektedir. Neticede bu seçenek, sadece İngiltere için değil; aynı zamanda iki İrlanda için de önemli sorunları beraberinde getirecektir. Örneğin Kuzey İrlanda ve İrlanda Cumhuriyeti arasına fiziki bir sınır girişini engellemek için sunulan “tedbir maddesi”, hükümet içerisindeki Brexit taraftarlarını da rahatsız etmektedir. Bu nedenle yeni hazırlanacak “B Planı”nda, özellikle de bu maddeyle ilgili farklı adımlar atılması beklenmektedir. Aksi takdirde Kuzey İrlanda’nın İngiltere’den koparılması gibi bir süreç yaşanabilir. Hatta buna ek olarak İskoçya’nın da tekrardan bağımsızlık referandumu istemesi ihtimaller arasındadır.

29 Ocak 2019 tarihinde İngiliz yetkililer tarafından May’in yeni bir anlaşma yapılması için AB’yle Brexit müzakerelerine tekrar başlamak istediğini AB liderlerine ilettiği duyurulmuştur. Ancak AB Komisyonu Sözcüsü Margaritis Schinas, daha önce 27 üyenin üzerinde anlaştığı metne ilişkin yeni bir müzakerenin yapılmayacağını belirterek kapıları kapatmıştır. Buna rağmen AB liderlerinin atılacak bir sonraki adım hususunda “B Planı” oylamasının sonucunu merakla bekledikleri iddia edilebilir. Çünkü oylamadan sonra AB’nin olağanüstü gündemle toplanarak Brexit için bir sonraki adımın ne olacağını tartışacağı bilinmektedir. Kısacası İngiltere’nin üzerinde en çok anlaştığı durum  antlaşma yapmadan bir ayrılık istenmediğidir. Özellikle muhalefet İngiltere’nin böyle bir ayrılığa ekonomik ve ticari anlamda hazır olmadığını her fırsatta dile getirmektedir. Neticede “B Planı” oylamasından ne çıkarsa çıksın, yeni planın uygulanabilmesi için hükümetin önünde çok fazla süre bulunmamaktadır. Bu nedenle de İngiliz yetkililerin AB’den süre uzatımı yönünde talepte bulunacakları öngörülebilir. Süre uzatımı kararını takiben AB liderlerinin yeni bir müzakere sürecini kabul edip etmeyecekleri ise bilinmemektedir. Sonuç olarak yeni bir referandum yapılması ya da ayrılıktan vazgeçilmesi gibi gelişmeler yaşanabilir. Gelinen noktada hükümetin birlikten ayrılma kararından vazgeçme olasılığı da ihtimaller arasındadır. Ancak bunun tekrar bir referandum düzlenerek mi; yoksa İngiltere Parlamentosu’nun desteğiyle mi yapılacağını zaman gösterecektir.


[1] “Birleşik Krallık Brexit Bakanı Dominic Raab İstifa Etti”, Tr Ekspres, https://trekspres.com/birlesik-krallik-brexit-bakani-dominic-raab-istifa-etti/, (Erişim Tarihi: 30.01.2019).

[2] “Brexit Vote: Donald Tusk Hints UK should Stay in EU”, BBC, https://www.bbc.com/news/world-europe-46887188, (Erişim Tarihi: 30.01.2019).

[3] “Juncker: AB Birleşik Krallık’ı İçeride Tutmaya Çalışmıyor”, CNN Türk,

https://www.cnnturk.com/dunya/juncker-ab-birlesik-kralliki-iceride-tutmaya-calismiyor, (Erişim Tarihi: 30.01.2019).

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Hilal ZORBA
Hilal ZORBA
2012 yılında Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun olmuş ve 2013 yılında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde yabancı dille lisansüstü eğitim hayatına başlamıştır. Doç. Dr. Giray Sadık danışmanlığında hazırladığı “Turkish and European perspectives on Syrian migration since 2011” başlıklı tezini 2015 yılında başarı ile savunarak yüksek lisans çalışmalarını tamamlamıştır. Aynı yıl Yalova Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde doktora eğitimine başlamış ve bu sırada ülkelerin mülteci politikaları üzerine çalışmalar yapmaya devam etmiştir. 2018 yılında Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi’nde Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır. Halen Yalova Üniversitesi’nde “Yeni Güvenlik Tehditleri Çerçevesinde Türkiye-AB İlişkilerinde Mülteci Boyutu” başlıklı tez çalışmasına devam etmektedir. Mülteciler, Göç, İnsani Diplomasi, Mülteci ve Göçmen Politikaları, Güvenlik, AB-Türkiye İlişkileri ve Türk Dış Politikası ile ilgili çalışmalar yapmaktadır.

BİZİ TAKİP EDİN

2,892BeğenenlerBeğen
189TakipçiTakip Et
2,074TakipçiTakip Et
248AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz