Bir Nüfuz Mücadelesi Alanı Olarak Bahreyn

2011 yılında meydana gelen ayaklanmalar, Ortadoğu’da yeni bir istikrarsızlık dalgası yaratmış ve dengelerin yeniden şekillenmesine neden olmuştur. Bu tarihten sonra ortaya çıkan yeni aktörler, bunların talepleri ve bu taleplere yönelen tepkiler, bölgenin şartlarının yeniden okunmasını zorunlu kılmıştır. Kendini baskı altında hisseden, belli hakları kısıtlanan ya da daha iyi yaşam koşulları talep eden halk kesimleri, taleplerini daha yüksek sesle ifade etmeye başlamıştır. Bu taleplerin ifade ediliş süreçleri, doğal olarak, ortaya çıktığı ülkeleri belirli manipülasyonlara da açık hale getirmiştir. Bu nedenle bölgedeki birçok ülke, karşılaştığı problemleri kendi iç dinamikleriyle çözememiş ya da çözme olanaklarından yoksun bırakılmıştır.

Bu ülkelerden biri olarak gösterebileceğimiz Bahreyn, resmi adıyla Bahreyn Krallığı, söz konusu tarihten sonra adını daha sık duymaya başladığımız bir ülke olmuştur. Bir takımada ülkesi olan ve merkezinde, başkent Manama’nın üzerinde yer aldığı Bahreyn Adası’nın bulunduğu ülke, Basra Körfezi’nde, Katar Yarımadası ile Suudi Arabistan’ın kuzeydoğu kıyıları arasında konumlanmaktadır. Oldukça küçük bir yüz ölçümüne sahip olan Bahreyn, 1,2 milyonluk nüfusunun yaklaşık yarısının vatandaş olmayan göçmenlerden oluşması bakımından da dikkat çekmektedir.

Ülke, yaklaşık iki yüzyıl boyunca, 1602’de Portekizlileri buradan çıkaran ve Şii İslam’ı teşvik eden Safevi Devleti egemenliği altında kalmıştır. Bu tarihten sonra Arap aşiretlerinden Sünni El Halife ailesinin yönetimine geçen Bahreyn, söz konusu yönetimin adanın güvenliğini sağlamak için yaptığı anlaşmalar sonucu 19. yüzyılda İngiliz koruması altına girmiştir. 1971 yılında bağımsızlığını kazanan ülke, önce emirlik olarak varlığını sürdürmüş, 2001 yılında ise anayasal monarşiyi kabul ederek Bahreyn Krallığı adını almıştır.[1]

Ülke tarihi, çeşitli darbe girişimlerinin ve ayaklanmaların pek çok örneğini içinde barındırmaktadır. Bu bakımdan protesto gösterilerinin ve iç politik sorunların Arap Baharı süreciyle görünürleştiğini düşünmek yanlış olacaktır. Ülkedeki bu kırılgan politik durumun ana nedenlerinden biri, çoğunluğu oluşturan Şiilerin Sünni karakterli bir yönetim altında yaşaması olarak gösterilmektedir. Şiiler, bağımsızlığın ilk yıllarından beri kâh ülke içinde kâh İran’da örgütlenerek monarşik hükümeti devirme amaçlı eylemlere girişmişlerdir. Örneğin;

  • İslam Devrimi’nden yalnızca iki yıl sonra İran, El Halife monarşisini Şii bir teokrasiye dönüştürmek amacıyla bir darbe girişimini desteklemiştir.[2] Bunun üzerine Bahreyn yönetimi, Tahran merkezli “Bahreyn’in Kurtuluşu için İslami Cephe” örgütü üyesi 73 kişiyi hükümeti devirmek amaçlı çalışmalar yürütmek suçlamasıyla tutuklamıştır.[3] Tüm bunlar Şiilerin Sünni El Halife emirini devirmek amacıyla gerçekleştirdiği gösterilerle eş zamanlı ilerlemiştir.
  • Bunun dışında 1994 yılında, Şii bir din adamının tutuklanmasıyla başlayan ve işsizliğe karşı gelişen tepkilerin de etkisiyle uzun soluklu bir hal alan ayaklanmalar, 1997 yılına gelindiğinde tümden şiddetlenmiştir. Bahreyn, ayaklanmaları bastırmakta zorlandığı noktada Suudi Arabistan’dan destek talep etmiş, ABD Donanma Karargahı’nın ve 5. Filo’nun ülkede bulunması da asayişin sağlanmasında çoğunlukla etkili olmuştur.[4]
  • Yine Bahreyn yönetimi, 1996 yılında, İran destekli “Bahreyn Hizbullahı”nın darbe planını ortaya çıkardığını açıklayarak İran büyükelçisini geri çekmiştir.

Geçmişte tecrübe edilen bu örnekler, sadece gösterilerin gelişimi ve taleplerin benzerliği açısından değil, İran’ın, Bahreyn yönetiminin, Suudi Arabistan’ın ve diğer körfez ülkelerinin yaklaşımları açısından da “tarihin tekerrürü” niteliğindedir. Nitekim, 2011 yılında ortaya çıkan ve Arap Baharı’nın etkisiyle genişleyen ayaklanmalar da aynı aktörlerin benzer tepkiler vermesi bakımından diğer karışıklıklardan karakteristik olarak farklı görünmemektedir. Fakat yine de, tüm Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasını saran sistemik bir isyan dalgasının bir parçası olması bakımından 2011 yılından bu yana süregelen durumu özel olarak incelemek gerekmektedir.

Bölgesel güçlerin bu küçük ada ülkesine olan ilgilerini, diğer pek çok yerde olduğu gibi yeraltı kaynaklarıyla ilişkilendirmek mümkün görünmemektedir. Zira Bahreyn’in petrol gelirleri ve kaynakları diğer Körfez ülkelerine oranla daha azdır ve bu seviye giderek aşağı düşme eğilimindedir; bu nedenle son yıllarda ekonomik gelirlerin çeşitlendirilmesi ve petrol-dışı sektörlere yönelinmesi üzerine politika geliştirilmektedir.[5] Dolayısıyla buranın önemi, İran ile Suudi Arabistan ve Arap Körfez ülkeleri arasında bir tampon, yani jeostratejik önemi haiz olmasından ileri gelmektedir. Şii ve Sünni dünyanın liderliğini üstlenen iki devlet arasında bir denge noktası ve nüfuz mücadelesi alanlarından biri olarak Bahreyn, bu nedenle dış müdahalenin varlığını sürekli üzerinde hissedecek bir ülke niteliği taşımaktadır.

Şii çoğunluğun hamiliğini üstlenen İran karşısında Bahreyn yönetimi, Katar’la rekabet ilişkisi içinde olması, Şii nüfusun kendisine sadık olmadığını düşünmesi ve İran yıkıcılığının korkusuyla bağımsızlığını kazandığı günden bu yana Suudi Arabistan’a bağımlı hale gelmiştir. Bu aynı zamanda ülke içinde polisiye önlemlerin yoğunlaşmasına da gerekçe hazırlamıştır. İran ise, Şah döneminden günümüze kadar çeşitli yetkililerin, Safevi geçmişine dayanarak dillendirdiği Bahreyn’in İran topraklarının bir parçası olduğu iddiasıyla bu korkuyu mütemadiyen beslemiştir.[6] Öte yandan demokratik bir seçimin hanedanlığı alaşağı ederek Şii çoğunluğu yönetime taşıyacağı ve bunun İran’ın bölgesel hırslarının bir boyutu olduğu düşüncesi, Suudi Arabistan’ın Bahreyn üzerindeki etkisini perçinleyen bir etkide bulunmuştur.[7]

Tüm bu etkenler birleştiğinde, dünya üzerinde Şii çoğunluğun Sünni hanedanlığı tarafından yönetildiği tek ülke olan Bahreyn Krallığı’nda yaşayan Şiilerin daimî mobilizasyonu ile karşı karşıya kalınmaktadır. 2011 yılında yaşanan şey de ayrımcılığa uğradıkları, yönetimde söz sahibi olamadıkları, anayasal vaatlerin yerine getirilmediği iddialarıyla reform talep ederek sokaklara dökülen Şiilerin, bölgesel rekabet üzerinden araçsallaştırılması olmuştur. Başkent Manama’daki İnci Meydanı’nda toplanan binleri bastırmakta zorlanan Bahreyn yönetimi, karmaşa ortamının ileri boyutlara taşınmasını takiben Suudi birlikleri yardıma çağırmıştır. Sıkı yönetim ilan edilmiş, Bahreyn İnsan Hakları Merkezi’nin yayınladığı raporlara göre kasım ayına kadar en az 45 kişi hayatını kaybetmiştir.[8]

Sünni ve Şii güçlerin Ortadoğu’da yürüttükleri mücadelenin sayısı giderek artan cephelerinden biri olan Bahreyn, işte yukarıda ana hatlarıyla tarif edilen kırılgan politik yapısıyla her an yeni bir çatışmanın tohumlarını içinde barındırmaktadır. İran’ın tarihsel temellere dayanarak etki alanı olarak kabul ettiği ülkedeki Şii çoğunluk üzerinden yürüttüğü faaliyetler Bahreyn, Suudi Arabistan ve bölge devletleri tarafından iç işlere müdahale olarak yorumlanarak, onları savunmacı bir pozisyona sevk etmektedir. Nitekim Bahreyn yönetimi gerçekleştirdiği operasyonlarla sık sık İran bağlantılı terör örgütlerinin varlığını ortaya çıkardığını açıklamaktadır.[9] Geçtiğimiz haziran ayında ise Devrim Muhafızları’nın lideri Kasım Süleymani’nin, Bahreyn’deki Şii din adamı Şeyh İsa Kasım’ın vatandaşlıktan çıkarılması konusunda dile getirdiği ve “silahlı bir direnişin başlayabileceğini” işaret eden tehdit, İran’ın Bahreyn iç politik gelişmelerindeki etki derecesini açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

Suudi Arabistan ise bölgedeki müttefikleriyle birlikte İran etkisini kırmak ve yayılmasını önlemek için Bahreyn hanedanına ihtiyacı olan tüm desteği sunmaktadır. Bu yardımların bir diğer nedeni de kendi içindeki Şii azınlığın Bahreyn’deki gelişmelerden etkilenebileceği endişesidir. Nitekim Arap Baharı sırasında gerçekleşen gösterilerin sert bir biçimde bastırılmasının altında yatan en önemli nedenlerin başında, bu kargaşa ortamının ve ayaklanmaların Suudi Arabistan’da yaşayan ve belirli huzursuzluklar taşıyan Şii azınlığa sirayet etme olasılığı gelmektedir. İran’ın ilhak talepleri ve darbe girişimlerinin de beslediği tarihsel arka planla birlikte protesto gösterilerinin her biçimi rejime yönelik bir tehdit algısı yaratmış ve toplumsal barışın önünde engel teşkil eden uygulamaların meşru hale gelmesine zemin hazırlamıştır.

Sonuç itibarıyla toplumsal dengeyi kuramamış ve istikrarı sağlayamamış her devlet gibi Bahreyn de dış müdahaleye açık ve kimi zaman muhtaç bir devlet olarak varlığını sürdürmektedir. İran’ın nükleer anlaşma sonrası etkisini giderek arttıran Şii yayılmacılığı ve bunun karşısına Suudi Arabistan’ın koymaya çalıştığı direnç, Bahreyn’i de -Suriye, Yemen, Lübnan ve Irak gibi- bir nüfuz mücadelesi alanı olarak ortaya çıkarmaktadır. Bahreyn’in İran’a değil fakat Suudi Arabistan’a eklemlenmesi, uzmanlar tarafından Bahreyn’deki Şii sorununun Suudi Arabistan Şiileriyle eklemlenmesini de beraberinde getireceği şeklinde yorumlanmıştır.[10] Bu tehlikeli durumun ise yavaş seyreden politik evrim nedeniyle bir süre daha manipülasyonlara maruz kalacağı öngörülmektedir.


[1] http://www.aljazeera.com.tr/ulke-profili/ulke-profili-bahreyn

[2] https://nyulocal.com/a-bahraini-hunger-strike-and-an-inhumane-argument-42ea1637b419#.qar01zgg9

[3] http://www.bbc.com/news/world-middle-east-14541322

[4] http://www.aljazeera.com.tr/ulke-profili/ulke-profili-bahreyn

[5] Bahreyn Ülke Bülteni Mart 2014, DEİK (Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu), 2014, s. 2-5.

[6] http://news.xinhuanet.com/english/2009-02/20/content_10852316.htm

[7] O’Sullivan, Edmund, “Bahrain’s journey from kingdom to province”, Middle East Business Intelligence, 17 Mart 2011, <https://www.meed.com/countries/bahrain/bahrains-journey-from-kingdom-to-province/3090822.article>, Erişim Tarihi: 08.02.2017.

[8] “Bahrain: the Human Price for Freedom and Social Justice. A joint report on human rights violations in Bahrain”, Bahrain Center for Human Rights, 22 Kasım 2011.

[9] http://dw.com/p/1H57b

[10] O’Sullivan, Edmund, a.g.y.