Batı Tahakkümüne Karşı İslam İttifakı mı?

Astana Süreciyle birlikte Suriye krizinin siyasi çözüme kavuşturulması hususunda gözlemlenen yakınlaşmanın ardından Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık referandumu hakkında ortak menfi bir tavır sergileyen Türkiye ve İran, yakın döneme kadar inişli-çıkışlı bir süreç izleyen ikili ilişkileri artık kurumsal bir zemine oturtmaya karar vermiş olmaları muhtemeldir. Nitekim, 2 Ekim 2017 tarihinde Türkiye Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın İranlı mevkidaşı Muhammed Bakıri’yle Tahran’da bir araya geldiği toplantıdan medyaya servis edilen görüntüde bir ayrıntı gözlerden kaçmamıştır. Buna göre toplantı ekranına “Allah yolunda sefere çıkmanın” emredildiği, “aksi halde Allah’ın azap edeceğini ve yerinize başka topluluklar getireceğini” anlatan Tevbe Suresi’nin 38. ve 39. ayetleri yansıtılmıştır.

Batı’nın Ortadoğu’daki yüzyılı aşkın hegemonik hırsı, Afganistan ve Irak’ın işgali, Arap Baharı, DAEŞ ve neticede bölgede yükseltilen mezhep kavgası, Ortadoğu toplumlarının bir araya gelmesini bir asır geciktirmiştir. Bu yalnızca bölgedeki ekonomik kaynaklara sahip olma kavgası değil, aynı zamanda İslam dünyasının parçalı ve zayıf kalmasını sağlayarak kaynakların sürekli olarak yönelmesi mücadelesidir. Ne var ki Soğuk savaşın bitişine müteakip ABD’li general ve aynı zamanda NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Teşkilatı)’nun en üst düzeyli komutanı John Galvin 1994 yılında şunları söylemektedir: “Soğuk savaşı kazandık. İşte şimdi 70 yıllık saptırıcı mücadelelerden sonra 1400 yıl boyunca var olan mücadele eksenine geri dönüyoruz. Bu mücadele İslam’la hesaplaşma mücadelesidir.”[1]

Birinci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’da dayatmaya çalışılan Sykes-Picot düzeninde Arap ülkeleri Osmanlı Hilali’nden koparılarak bayraklarına etnik ve ideolojik simgeler yerleştirilmiş, nitekim parçalı ve zayıf hale getirilmiştir. İran’da ise Fars etnik kimliği yeniden hâkim kılınmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası Birleşmiş Milletler sistemiyle büyük güçlerin söz sahibi olduğu üstünler hukuku tesis edilmiş, dünya nüfusunun yüzde 20’sinden fazlasını oluşturan İslam dünyasına yeni sistemde söz hakkı tanınmamıştır. Ortadoğu’da keşfedilen yeni enerji kaynakları bölgedeki güç mücadelesini kızıştırmış, üstelik Batı tarafından bölgeye bir tehdit olarak İsrail devleti ihraç edilmiştir.  Böylelikle zayıf Arap devletlerinin başına bir düşman sararak, bu ülkelerin tehditlerini Ortadoğu’da sınırlandırmış ve bölgedeki istikrarsızlığı sonsuzluğa giden bir sürece hapsetmiştir. Bunun da ötesinde 1979 yılında İslam dünyasını parçalayacak ve Şiileri tek cephede toplayacak projeye hayat verilmiş, Batılı istihbarat birimlerinin desteğiyle İran’da Humeyni liderliğinde İslam devrimi tesis edilmiştir.

Soğuk savaşın bitmesiyle birlikte iki kutuplu dünya düzeni de son bulmuş, İslam dünyasına yönelik medeniyetler çatışması teorisi ve böl-yönet politikaları hayata geçmeye başlamış ve eski Osmanlı coğrafyası giderek güç mücadelesinin merkez sahnesi haline gelmiştir. Bu coğrafyada hiçbir zaman kavimlerini öne sürmeyen, etnik olmaktan çok siyasi topluluk/devlet olarak ön plana çıkan ve yüzyıllardır milliyet, din ve insanlık ideallerini uyumlu bir şekilde kaynaştırarak bir dünya düzeni fikriyatına malik olan Türkler[2], özellikle 21. yüzyılın ilk çeyreğinde İslam dünyasının yükselen gücü olarak uluslararası sistemde yerini almaya başlamıştır. Bu yönüyle Türkiye, Batı’nın bölgeye yönelik tahakküm çabalarına set çeken ve bölge düzeninde söz sahibi olan güçlü bir ülke konumuna yükselmiştir. Bu noktada Batı, bölgeyi istikrarsızlarla oyalamak ve krizlere hapsetmek adına Arap Baharı’yla birlikte iç savaş, vekaleten ve hibrit savaş yöntemlerini devreye sokmuş, radikal terörizmle mücadele adı altında bölgeye şekil vermeye başlamıştır. Batı’nın hegemonik hırsları ve İslam dünyasını parçalama hedefi, İran’ın Ortadoğu coğrafyasında güçlendirilmesiyle karşılık bulmuştur. “İslam İç Savaşı”na giden yolda etnik ve mezhepsel ayrımlar eş zamanlı olarak kullanılmış, İsrail’in güvenliği için bölgede laik ve Batı dostu yeni devletçikler kurulmaya çalışılmış, bu doğrultuda terör örgütleriyle ittifaka girilmekten geri durulmamıştır.

Son dönemde ise Kürtler üzerinden Türkiye ve İran’ın karşı karşıya geleceği yeni bir çatışma ortamı hedeflenmiş, fakat bölge jeopolitiğinin doğru bir okumasını yapan Ankara ve Tahran’ın dikkati, sağduyusu ve özverili tutumu sonucu Batı dünyası karşısında İslam jeopolitiğinin dönüşüne[3] tanıklık edilmiştir. Türkiye-İran ilişkileri tarihi kodlarıyla incelendiğinde bu yakınlaşmasının kısa süreli ya da bölgesel rekabet ortamı nedeniyle sürüncemede kalacağı yorumları yapılmıştır. Tüm bunların ötesinde ABD’nin yaklaşımı bir yana bırakılacak olursa Rusya’nın Kürtlerin bağımsızlığı konusunda çekimser kalması, bölge ülkelerini ortak tehdide karşı işbirliği yapmaya itmiş, nitekim Türkiye-İran-Irak ekseninde bir direniş cephesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu hususta iki bölgesel güç, Türkiye ve İran, Batı’nın İslam dünyasına yönelik asırlık tahakküm çabalarına karşı (Ne Şii ne de Sünni) gerçek İslam Hilali’nin sancaktarlığını üstlenmeye koyulmuşlardır. “Siz buna ister coğrafyadaki stratejik aklının dönüşü, isterseniz coğrafyanın yeniden işbaşı yapmaya başlayan sağduyusu deyin, sonuç ortada…”[4] Batı’nın çöküşü, İslam dünyasının yükselişinden bir önceki durak olabilir.


[1] Daha fazla bilgi için. Dâru’l Ummah, Batılıların Gözünde İslâm, Köklü Değişim Yayıncılık, Ankara 2010.

[2] D. Mehmet Doğan, Ortadoğu’nun Türkçesi, Yazar Yayınları, Ankara 2017, s. 52.

[3] Mehmet Seyfettin Erol, “Bir Ordu” ve “İslam Jeopolitiği”nin Dönüşü, ANKASAM, https://oldankasam.wpengine.com/bir-ordu-ve-islam-jeopolitiginin-donusu/, (Erişim Tarihi: 06.10.2017).

[4] Aynı yer.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Cenk TAMER
Cenk TAMER
ANKASAM Ortadoğu Uzmanı

BİZİ TAKİP EDİN

3,030BeğenenlerBeğen
231TakipçiTakip Et
2,715TakipçiTakip Et
279AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz