Batı Perspektifinde Olumsuz Türkiye İmajı: Eşit Aktör Statüsü Talep Eden Yeni Türkiye

Arap Baharı ve Suriye Krizi sonrası süreçte; özellikle 2013 yılından itibaren Batı medyasında sürekli olarak Türkiye aleyhine haber ve karalama kampanyaları yapıldığı görülmektedir. Devlet’ül Irak ve’ş Şam (DEAŞ) terör örgütüne destek veren ülke, fikri hürriyeti ve demokrasiyi kısıtlayan tek adam diktatörlüğü, İslamcı ve mezhepçi dış politika gibi kara propaganda ve hatta 15 Temmuz Darbe Kalkışması’nı tiyatro olarak lanse eden haberler Batı medyası nezdinde sıkça gündeme getirilmekte ve böylece olumsuz bir Türkiye imajı inşa edilmektedir. Oysa 2003-2013 yılları arasında aynı Batı medyası, Türkiye ve Erdoğan üzerine methiyeler düzmüş; Türkiye’yi bölgesel güç, bölgesel süper güç, bölgesel lider, model ülke ve yükselen güç imajıyla markalamıştır. Ne olmuştur da Batı medyası Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı şeytanlaştıran bir imajla sunmaya başlamıştır?!

Gerçekten Batı demokrasiyi mi önceliyor? Demokrasiden uzaklaştığı için mi Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında karalama kampanyaları düzenliyor? Gerçekten Batı, Türkiye’deki demokrasi sorununu kendisine dert mi edindi? Türkiye’deki Gezi olayları, Fethullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) yönelik operasyonlar veya akademisyenler bildirisine imza atanların tutuklanması ve ihraç edilmesini mi sorun yapıyor? Türkiye’nin başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Almanya, North Atlantic Treaty Organization (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü/NATO) ve Avrupa ülkeleriyle ilişkilerinin bozulmasında “güya” Ankara’nın; Batı’nın liberal değerleri, kapitalist sistemi ve demokrasisinden uzaklaşması mı etkili oldu? HAYIR. Batı medyasında başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere Türkiye aleyhine sistematik bir biçimde karalama kampanyasının yürütülmesinin arkasındaki saik esasında Yeni Türkiye’dir. Başka bir ifadeyle Batı’nın bağımsız dış politika izleyen Türkiye gerçeğini hazmedememesidir. Çünkü artık Yeni Türkiye, Soğuk Savaş döneminden itibaren Batı’nın çıkarlarının savunuculuğunu yapmıyor, ABD’nin çıkarlarını kendi çıkarıyla özdeşleştirmiyor, Ortadoğu politikasında ABD’nin taşeronu/piyonu gibi hareket etmiyor. Tam tersine Yeni Türkiye, kendi çıkarını önceleyen bağımsız bir dış politika izliyor. Batı ülkeleriyle eşit aktörler nezdinde ilişki kurmak istiyor. İşte Batı, bu Yeni Türkiye’yi hazmedemiyor.

Batı Çıkarlarını Dış Politikasına Yansıtan Eski Türkiye’den Bağımsız Dış Politika İzleyen Yeni Türkiye’ye

Nitekim 16 Mayıs 2017 tarihinde gerçekleşen ilk Trump-Erdoğan yüz yüze görüşmesinde ABD Başkanı Donald Trump, Türk-Amerikan müttefiklik ilişkilerine atıf yaparak; Soğuk Savaş dönemindeki Türkiye’ye olan özlemini dile getirmiştir. Trump’ın iki ülke ilişkilerinin tarihsel seyrine atıf yapması, 1952 yılında NATO üyesi olmasından 2000’lere kadar Batı’nın çıkarlarını kendi çıkarlarıyla özdeşleştiren Türkiye arzusunu açığa çıkarmıştır aslında. 1 Mart 2003 Tezkeresini reddeden, 2009 Davos Olayı’nda İsrail’i eleştiren ve Filistin-Kudüs meselesinin savunuculuğunu yapan Yeni Türkiye’yi istemiyorlar. Suriye meselesinde ABD’nin politikasından farklı olarak kendi çıkarı temelinde politika izleyen Yeni Türkiye’yi benimseyemediler. Ortadoğu’da Katar Krizi’nde ve Sünni blok politikasında ABD’nin oyununu bozan Yeni Türkiye işlerine gelmiyor. Batı’nın çıkarları yerine kendi çıkarının peşinde koşan Yeni Türkiye’yi istemiyorlar. Bunun da ötesinde ABD ve Avrupa ile eşit statüde ilişki kuracak bir Yeni Türkiye’yi hazmedemiyorlar. İşte bütün mesele bu.

Sert Güç ile Yumuşak Gücü Birleştiren Akıllı Strateji

Peki Türkiye, Batı kamuoyu ve medyasındaki bu olumsuz imajını nasıl düzeltebilir ve karalama kampanyalarına karşı ne yapabilir? Ayrıca Batı ile bozulan ilişkilerini nasıl hizaya getirebilir? Öncelikle Türkiye, Katar Krizi sonrası süreçte dış politikasını tekrar rayına oturttuğu gibi Suriye politikasında uyguladığı sert güç ile entegre yumuşak güç stratejisine tekrar ağırlık vermelidir. Bunun yanı sıra yumuşak güç diplomasisine paralel olarak çok taraflı diplomasi izleyerek; Katar Krizi ve Astana’da başlayan süreçte benimsediği çok boyutlu denge politikasını devam ettirmelidir. Özellikle Ocak 2017 tarihinde Astana süreci sayesinde ABD’ye karşı Rusya-Türkiye-İran ekseninin oluşması, Ankara’nın başta Ortadoğu olmak üzere Suriye politikasında Washington’a rağmen çıkarlarını gerçekleştirme imkanına kavuşmasını sağlamıştır. Nitekim bu sayede Türkiye 24 Ağustos 2016 tarihinde Fırat Kalkanı; 20 Ocak 2018 tarihinde ise Zeytin Dalı Harekatı’nı ABD’ye rağmen gerçekleştirebilmiştir. Şimdi ise tekrar yakınlaşma sürecine giren Türk-Amerikan ilişkileri yeni bir teste tabi tutulmaktadır. Türkiye, ABD ile Rusya arasındaki ilişkileri çok boyutlu denge politikası çerçevesinde yürüteceği bir testi geçmek zorundadır. Türkiye, Suriye politikasında hedeflerini gerçekleştirmek için bir yandan Astana süreci düzleminde Rusya ile ittifak politikasını devam ettirirken öte yandan Suriye’nin kuzeyinde askeri varlığı bulunan NATO müttefiki ABD ile tekrar eşit statüde ittifak ilişkileri kuracağı bir süreçten geçiyor.

Bu bağlamda çok taraflı diplomasi ve bölgesel ittifaklarla birlikte Türkiye, Batı karşısında yalnız kalmayacak; aksine bir denge kurmuş olmaktadır. Böylece Türkiye’nin küresel ve bölgesel anlamda izlediği çok taraflı diplomasi, başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinin Türkiye’nin artık özerk dış politika izleyebilen ve Batı’ya karşı denge kurabilen bir ülke kimliği ile statüsüne sahip olduğunu zamanla kabullenmesini sağlayacaktır. Buradan hareketle Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin düzelmesi ve beraberinde Batı medyasındaki olumsuz imaj/algının kırılması öncelikle Batı’nın Yeni Türkiye’yi kabullenmesiyle mümkün olabilecektir. Bahsedilenlere ek olarak belirtilmelidir ki Türkiye; Batı medyasındaki olumsuz imajıyla kamu diplomasisi vasıtasıyla mücadele etmektedir. Nitekim Türkiye, Batı medyasındaki karalama kampanyaları ve dezenformasyonu yoğun bir şekilde düzeltmeye çalışmaktadır.

Bu durum Türkiye’nin defansif kamu diplomasisi izlemesine ve böylece savunma pozisyonunda kalmasına yol açacaktır. Bunun yerine Türkiye, ön alıcı kamu diplomasisi uygulayacak ve Katar Krizi’nde yakaladığı ittifak ve çok taraflı diplomasi ivmesine ağırlık verecektir. Çünkü başarılı şekilde uygulanan kamu diplomasisi, büyük ölçüde çok taraflı yürütülen ve dünya kamuoyunun takdirini kazanan başarılı dış politikaya doğrudan bağlıdır.

Küresel Kudüs Diplomasisi ve Uluslararası Muhalefetin Lideri İmajı

ABD Başkanı Donald Trump’ın 6 Aralık 2017 tarihinde uluslararası hukuk ve BM kararlarını umursamaz şekilde Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan eden kararı, Türkiye’ye küresel işbirliği politikası izleyebileceği bir alan açmıştır. Zira Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin dönem başkanı olmasını da kullanarak; 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da İslam İşbirliği Teşkilatı Zirvesi’ni hızlı bir diplomasi çerçevesinde toplamıştır. Bu vesileyle Ankara karşı hamlede bulunabilmiş; uluslararası hukuk ve BM kararlarıyla mutabık olarak Doğu Kudüs Filistin’in başkenti ilan edilmiştir. Türkiye’nin yürüttüğü küresel Kudüs diplomasisi sayesinde BM Genel Kurulu, 128’e 9 oyla “ezici bir çoğunlukla” ABD’yi uluslararası alanda yalnız bırakmıştır. Böylece Türkiye, Kudüs diplomasisinde uluslararası muhalefetin liderliğini üstlenen kamu diplomasisiyle küresel aktör imajı kazanmıştır. Özellikle 5 Şubat 2018 tarihinde yapılan Vatikan ziyareti vasıtasıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir nevi Müslümanların temsilcisi ve hatta İslam Dünyası’nın lideri konumunda Hristiyan Dünyası’nın Ruhani lideri Papa ile görüşmesi, Türkiye’nin küresel düzeyde yürüttüğü Kudüs diplomasisinin önemli bir hamlesi olmuştur. Bu ziyaretle Kudüs meselesi kapsamında yakınlaşan Türkiye-Vatikan’ın oluşturduğu işbirliği ortamı, Türkiye’nin küresel aktör konumuna katkı sağlamıştır. Aynı zamanda bu ziyaret, başta Batı olmak üzere uluslararası kamuoyu nezdinde Türkiye’nin olumlu imajına da fayda getirmiştir. Böylece Türkiye, küresel düzeyde özerk dış politika hamleleri yapabilecek bir ülke statüsüne sahip olduğunu bir kez daha gösterebilmiştir. Bununla birlikte 23 Şubat 2018 tarihinde Başkan Trump’ın doğum günü hediyesi verir gibi İsrail’in 70. kuruluş yıldönümü olan 14 Mayıs’ta büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağını duyurmasına müteakip Kudüs meselesi yeniden küresel siyasetin gündemine oturmuştur. ABD’nin İsrail’in kurulmasında sağladığı öncü destek ve kuruluşunun sadece 11 dakika sonrasında söyleme döktüğü tanıma kararı hatırlandığında ABD’nin son Kudüs kararları ve her şeye rağmen başlangıçtan beri devam eden İsrail desteği daha anlaşılır bir hale gelmektedir. Bu minvalde ABD’nin Kudüs kararlarına karşı Türkiye’nin, İslam Dünyası başta olmak üzere BM Genel Kurulu’nda Kudüs lehine oy veren 128 ülkeyle uzun vadeli bir küresel diplomasi stratejisine devam etmesi gereği ortaya çıkmaktadır.

Türkiye Suriye’de Şehir İnşa Ediyor!

Başta Esad rejimi olmak üzere diğer aktörlerin Suriye’yi harabeye çevirdiği bir süreçte Türkiye’nin “Ağustos 2016 tarihinde Fırat Kalkanı Harekâtı ve Ocak 2018 tarihinde Zeytin Dalı Harekatı’nı gerçekleştirerek insanlara yaşam alanı sağlayacak şehirler inşa eden” bir imge yardımıyla kendini dünya kamuoyuna sunması gerekmektedir. Özellikle 20 Şubat 2018 tarihinden itibaren Esad rejiminin Doğu Guta’da gerçekleştirdiği katliamlar bütün dünyanın tepkisini çekerken; tüm aktörler arasında sadece Türkiye’nin Suriyeli insanlara yardım eli uzatan bir ülke olduğu yönündeki imajını medya ve kamu diplomasisi yardımıyla beslemesi zaruridir. Doğu Guta’da açıkça görüldüğü üzere rejim kendi insanlarını barbarca öldürecek düzeyde saldırılar yaparak; ülkeyi yıkarken başka bir deyişle “kendi ülkesini harap ederken” Türkiye, Suriye’de varlık gösteren diğer tüm aktörlerden farklı olarak bölge halkına ve Suriyeli mültecilere yaşam alanı sağlayacak şehirler inşa etmektedir. Türkiye, Fırat Kalkanı Harekâtı sonrasında bölgeyi terörden temizledikten sonra insanlara sahra hastanesinden okula varıncaya kadar tüm imkanlar çerçevesinde “yaşanabilecek şehirler” oluşturmaktadır. Başka bir deyişle Türkiye, Suriye’de askeri harekatları sayesinde temizlediği bölgelerin altyapısını inşa eden yönde imar çalışmaları yaparak yaşanabilir alanlar kurmaktadır. Bu anlamda Türkiye’nin Suriye’deki askeri harekatları bir nevi insani diplomasi harekatıdır ve sert güç ile yumuşak güçten aynı safhada beslenmektedir. İşte Türkiye’nin diğer aktörler Suriye’de insanları barbarca öldürürken; kendisinin şehir inşa ettiğini dünya kamuoyuna anlatması gerekmektedir. Böylece Türkiye, savaş alanında şehir inşa eden ve insanlara yaşam alanları oluşturan ülke imgesi kazanacaktır ki; bu durum Türkiye imajını olumlu yönde etkileyecektir.

İşte Türkiye’nin Katar, Kudüs ve Suriye’deki askeri operasyonları kapsamında gerçekleştirdiği başarılı dış politika hamleleri, Batılı ülkelerin Yeni Türkiye’yi kabullenmesini sağlayacaktır. Son tahlilde Batı medyasındaki olumsuz Türkiye imajının düzeltilmesi, başarılı dış politika adımlarının kamu diplomasisiyle entegre edilmesi ve eşit aktör statüsünün kabullenilmesiyle mümkün olabilecektir.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Doç. Dr. Muharrem EKŞİ
Doç. Dr. Muharrem EKŞİ
ANKASAM Kamu Diplomasisi Danışmanı

BİZİ TAKİP EDİN

2,794BeğenenlerBeğen
106TakipçilerTakip Et
1,722TakipçilerTakip Et
211AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz