Batı Düşüncesinin İki Yüzlülüğü: İslamofobi ve Sağ Popülizm

15 Mart 2019 tarihinde Yeni Zelanda’nın Christchurch kentindeki iki farklı camide gerçekleşen terör saldırıları, Batı’da yükselen sağ ideolojilerin İslamofobi’ye ve İslamofobi’nin de terörizme motivasyon sağlayan hastalıklı düşünceler olduğunu bir kez daha gün yüzüne çıkarmıştır. Avustralyalı terörist Brenton Tarrant’ın adeta bir bilgisayar oyunu oynarcasına kamerayla canlı yayın yaparak gerçekleştirdiği bu terör eylemi, 49 masum insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Dahası, saldırıda 48 kişinin yaralanması hasebiyle ölenlerin sayısının artma ihtimali de bulunmaktadır. Tüm bu acı tablo ise İslamofobi ve zamanın ruhu olarak nitelendirilebilecek aşırı sağ üzerine düşünmeyi ve Batı’nın iki yüzlülüğünü tartışmaya açmayı zorunluluk haline getirmiştir.

İslamofobi kelimesi, yabancı düşmanlığını ifade eden Zenofobi kavramına benzer bir mantıkla türetilmiş olup; Müslüman karşıtlığını tanımlamak amacıyla kullanılmaktadır. En genel anlamda İslamofobi; Müslümanlara yönelik nefret ve ayrımcılığı ifade etmektedir. Hiçbir mantıksal temeli bulunmayan bu düşünce yapısının gelişiminde ise Batı’nın Soğuk Savaş sonrasında Sovyetler Birliği’nin dağılması sebebiyle oluşan boşluğu dolduracak yeni bir “öteki”ye ihtiyaç duyması etkili olmuştur. Zira Amerikalı siyaset bilimci Samuel Huntington’un geliştirdiği “Medeniyetler Çatışması” tezinin Batılı devletler açısından son derece kullanışlı olduğu aşikardır. Nitekim Batılı aktörler, 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen terör saldırılarından itibaren “İslam” ve “Terör” kavramlarını birlikte kullanarak “İslami Terör” olgusunu literatüre dahil etmeye çalışmış ve yapay bir medeniyetler çatışması yaratmaya özen göstermiştir. Şüphesiz tüm Müslümanları terörist olarak göstermeye çalışan bu sorunlu yaklaşım, Batılı devletlerin çeşitli ülkelerdeki askeri operasyonlarına da meşruiyet sağlamıştır. Bir başka deyişle terörle mücadele iddiası, Afganistan ve Irak örneklerinde de görüldüğü üzere, işgallerin perdelenmesine vesile olmuştur. Dolayısıyla İslamofobi’nin gelişimi, Batılı ülkelerin güvenlikleştirme yaklaşımı çerçevesinde, gerçekte var olmayan bir tehdidi inşa ederek kendi toplumlarının algılarını yönlendirmesiyle şekillenmiştir.

İslamiyet’in bir tehdit olarak sunulması ise toplumların düşünce yapısını etkilemiş ve aşamalı olarak Müslüman karşıtlığıyla bilinen sağ popülist liderlerin politik anlamda öne çıkan figürler haline geldiği görülmüştür. Bu bağlamda ırkçı ve radikal dinci faşizan söylemlerin hâkim olduğu bir siyaset dili gelişmiş ve insanları kutuplaştırmayı bir yöntem olarak benimseyen söz konusu politikacıların partileri, geniş toplumsal tabanı bulunan kitle partilerine dönüşmüştür. Bahse konu olan sürecin somutlaştırılması amacıyla Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin (Front National), İngiltere’de Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma fikrinin öncüsü olan Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin (UKIP), Almanya’da ırkçı Almanya İçin Alternatif’in (AfD) ve İsveç’te İsveç Demokratları’nın (Sverigedemokraterna) yükselişi örnek gösterilebilir. Buna ek olarak Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump ve Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun da popülist-sağ siyasetin temsilcileri olduğu ifade edilebilir. Kısacası yapay bir güvenlikleştirme anlayışı üzerinden inşa edilen İslamiyet’in öteki ilan edilme süreci, Batı toplumlarının zihnini esir alarak sağ popülizmin yükselmesi sonucunu doğurmuş ve sağ popülizm de sağ faşizmi ve İslamofobi’yi tetiklemiştir. Bu etkileşim sürecinin terörizmin önünü açtığı da Yeni Zelanda örneğiyle bir kez daha gün yüzüne çıkmıştır.

Bu noktada Yeni Zelanda eylemleri üzerinden Batı’nın tutumunu tartışmaya açmak gerekmektedir. Bilindiği gibi Batı Dünyası, aslında evrensel nitelik taşıyan demokrasi, insan hakları ve inanç özgürlüğü gibi değerlerin Batı’ya ait değerler olduğu iddiasıyla hareket etmekte ve bu kapsamda kendi medeniyet dairesinin dışında kalan aktörleri medenileştirilmesi gereken ülkeler olarak görmektedir. Örneğin ABD, bir ülkeye demokrasi ihraç etme iddiasıyla milyonlarca insanın ölümüne yol açan bir savaşı meşru görebilmektedir. Oysa Batı ülkelerindeki hak ve özgürlüklerin sınırları incelendiğinde, mevzubahis değerler anlamında Batı’da da önemli problemlerin ve hak ihlallerinin bulunduğu göze çarpmaktadır. Özellikle de Batılı devletlerin inanç özgürlüğüne ilişkin yaklaşımının sorunlu olduğunun altı çizilmelidir. Zira Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde başörtüsünün yasaklanması ya da tesettürlü kadınlardan özel vergiler alınması gibi konular tartışılmaktadır. Daha da vahim olanı, bu tartışmaların gerçekleştirildiği ortamda Müslümanların mahallelerine, iş yerlerine ve ibadethanelerine yönelik saldırıların düzenlenmesidir. Üstelik bir Müslüman terör eylemine karıştığında, “İslami Terör” tanımlamasını kullanmaktan çekinmeyen söz konusu ülkeler, kendi topraklarında Müslümanlara gerçekleştirilen ve arkasında faşizan bir ideolojik motivasyon bulunan bu eylemleri “terör” olarak tanımlamaktan uzak durmakta ve ifade edilen saldırıları “münferit olaylar” şeklinde göstermeye çalışmaktadır.

Nitekim Yeni Zelanda’daki terör saldırısının ardından da bu tutum devam etmiş, Batı menşeili haber ajansları tarafından “terörist” kelimesi yerine “saldırgan” sözcüğünün kullanımı tercih edilmiş ve Tarrant’ın psikolojik sorunları olduğuna vurgu yapılmıştır. Bahsi geçen şahsın terör değil de cinayet suçlamasıyla yargılanacak olması da Batı düşüncesindeki iki yüzlülüğünün somut bir göstergesidir. Oysa terörün İslam kimliğiyle bütünleştirilmesinin hata olduğu gibi, terör saldırılarının adını koymaktan çekinmek de büyük bir yanlıştır. Doğru olanı ise terörün dininin, milletinin veya mezhebinin bulunmadığı gerçeğiyle hareket ederek kime yönelik olursa olsun tüm terör eylemlerinin karşısında yer almaktır. Zira Yeni Zelanda örneği, geçmişte münferit olarak tanımlanan çeşitli saldırıların kanlı terör eylemleri boyutuna ulaşılabileceğini ve bunun motivasyonunun Hristiyan kimliğine ait değerleri referans gösteren bir radikalizmden beslenebileceğini net bir biçimde ortaya koymuştur.

Öte yandan Yeni Zelanda’daki saldırılar, İslamofobi’yle birlikte Türkofobi’nin de geliştiğine işaret etmektedir. Zira teröristin yazdığı manifestoda Türklere seslendiği bir bölümün bulunması ve silahında yazan isimlerin Türklere karşı savaşmış kişilerden oluşması, Batı’nın hafızasında Müslüman kimliği ile Türk kimliğinin bütünleşmiş olduğunu göstermektedir. Kısacası İslamofobi’nin yükselişi, İslam Dünyası’nın merkezinde yer alan Türkleri de hedef haline getirmektedir. Bu nedenle de İslamofobi’yle birlikte artan terör tehditleri, Türkiye için de güvenlik sorunları yaratabilir.

Sonuç olarak Avrupa başta olmak üzere, Batı’nın medeniyet dairesine dahil olan ülkelerde inşa edilen güvenlik yaklaşımı, Müslüman karşıtı söylemleri kullanan sağ popülist siyasetçilerin önünü açmış ve bu da İslamofobi’nin gelişimini hızlandırmıştır. Mevzubahis süreç sağ popülizmin sağ faşizme evrildiğini gösterdiği gibi, İslamofobi üzerinden şekillenen saplantılı düşüncelerin terörize olmaya ne kadar açık olduğunu da gözler önüne sermiştir. Yeni Zelanda’daki olaya benzer başka saldırıların tekrarlanmamasının tek yolu ise gerçek anlamda inanç özgürlüğüne saygılı bir anlayışın evrensel düzeyde kabul edilmesinin sağlanmasıdır. Bu da terörü, dini bir kimliğe oturtma çabasından vazgeçerek her türlü terör eylemine karşı olmayı ve çeşitli terör saldırılarını münferit birer olay gibi görmemeyi gerektirmektedir. Kısacası Batılı ülkelerin hiç vakit kaybetmeden aynanın karşısına geçerek kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri değerleri ne ölçüde içselleştirdikleri hususunda özeleştiri yapmalarının zamanı gelmiştir.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Doğacan BAŞARAN
Doğacan BAŞARAN
ANKASAM Uluslararası İlişkiler Uzmanı

BİZİ TAKİP EDİN

2,860BeğenenlerBeğen
168TakipçiTakip Et
1,981TakipçiTakip Et
229AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz