Avrupa Entegrasyonuna Karşı Geleneksel İngiliz Politikalarına Dönüş: Brexit

14 Kasım 2018 tarihinde İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılma sürecini şekillendiren 585 sayfalık anlaşma taslağının İngiltere’de Bakanlar Kurulu tarafından onaylanması, AB’nin geleceğine ilişkin yaşanan tartışmaları yeniden alevlendirmiş ve bu da Brexit’i uluslararası toplumun ana gündem maddelerinden biri haline getirmiştir. Brexit sürecinin somutlaştırılması amacıyla atılan bu adım, siyaseten bir deprem etkisi yaratmış ve dört bakan istifa etmiştir. Üstelik istifa eden bakan sayısının daha da artması veya ülkede bir erken seçim kararının alınması olasılığı da söz konusudur. Çünkü İngiltere Başbakanı Theresa May’e kendi partisinden bile ciddi tepkiler gelmektedir. Örneğin May hakkında, “güvensizlik oylaması” yapılmasına yönelik talep, İngiltere Parlamentosu’na kendi partisi olan Muhafazakâr Parti’nin milletvekillerinden olan Jacob Rees-Mogg tarafından sunulmuştur. Ancak buna rağmen istifaları yorumlayan May, zorlu bir süreçle karşı karşıya olduklarını belirtse de Brexit kararının İngiltere’nin geleceği açısından olumlu olduğunu ifade etmiş[1] ve fikirsel anlamda tutarlı bir duruş sergilemiştir.

Brexit kararının AB’ye olan yansımalarına bakıldığında ise AB yöneticilerinin bahse konu olan kararı sakin bir biçimde karşıladıkları ve hatta belirsizliğin ortadan kalkacak olmasından dolayı mutluluk duydukları ifade edilebilir. Bu nedenle de AB’deki havanın İngiltere’ye kıyasla daha olumlu olduğunu söylemek mümkündür. Zira karara ilişkin değerlendirmelerde bulunan AB Konseyi Başkanı Donald Tusk, sürecin geleceğinin öngörülebilir bir boyuta taşınmasının önemini vurgulamış ve tarafların Brexit’in işleyişini görüşmek amacıyla 25 Kasım 2018 tarihinde bir araya geleceğini duyurmuştur.[2] Dolayısıyla Brexit’in İngiliz halkı tarafından oylandığı 23 Haziran 2016 tarihindeki referandumdan bu yana, İngiltere’nin “blöf” yaptığını ve birlikten ayrılamayacağını düşünenler yanılmış ve sürecin son aşamasına gelinmiştir.

Her ne kadar Londra’nın tutumu, AB sürecini yalnızca ekonomik ilişkiler üzerinden ele alan uzmanlar tarafından şaşkınlıkla karşılanmışsa da İngiltere’nin geleneksel Avrupa politikası hatırlandığında, gelişmelerin kafa karıştırıcı niteliği ortadan kalkmaktadır. Çünkü İngiltere’nin Avrupa’nın bütünleşmesi fikrine yalnızca günümüzde karşı olmadığı; bu fikre tarih boyunca karşı çıktığı bilinmektedir.

Hatırlanacağı üzere İngiltere’nin küresel sistemde hegemon aktör olduğu dönemlerde, Londra’nın geleneksel Avrupa politikası, “dengenin dengeleyicisi” olarak tanımladığı yaklaşım üzerinden şekillenmiş ve bu dönemde İngiltere, “değerli yalnızlık” politikasını sürdürerek Avrupa kıtasının meselelerine taraf olmamak düşüncesiyle hareket etmiştir.[3] İngiltere, Avrupa’nın politik meselelerine taraf olduğunda da var olan denge durumunun; yani uluslararası statükonun korunması ve Avrupa’nın tek bir gücün siyasi hâkimiyetine geçmesinin önlenmesi hassasiyetiyle tarafını seçmiştir. Zira İngiltere, Avrupa’ya hâkim olan bir gücün, gözünü adaya dikmesi ihtimalinden endişelenmiş ve bu endişe doğrultusunda iki kez Belçika’ya asker çıkarmıştır.

Görüldüğü gibi İngiltere’nin AB bütünleşmesinden çekilmesi fikri, ülkenin geleneksel dış politika yaklaşımıyla örtüşmektedir. Zaten Londra, AB’nin ilk kurulduğu dönemlerde de “Batı Avrupa Birliği” isimli alternatif bir örgütün kurulmasına öncülük etmiş ve Avrupa’nın entegrasyonunu engellemek istemiştir. AB’nin bir uluslararası örgüt olarak kıta genelinde kabul görmesi ise Londra’yı birliğin dışında kalmak yerine, örgüt içerisinde bir denge oluşturarak Almanya-Fransa yakınlaşmasını markaj altına almaya yöneltmiştir.

İngiltere, AB’ye üye olduktan sonra da birliğin ortak para birimi ve serbest dolaşım politikalarını kabul etmemiş ve örgüt içerisinde “oyunbozanlık” yapan “aksi bir çocuk” gibi davranmıştır. Üstelik bu tavır, İngiltere’yi diğer AB ülkelerinden daha ayrıcalıklı bir statüye de kavuşturmuştur. İngiltere’nin AB içindeki diğer aktörlerden farklılaşan konumu, birlik içinde huzursuzlukları derinleştirmesi ve örgütü istikrarsızlaştırması nedeniyle ülkenin geleneksel yaklaşımıyla son derece uyumludur.

Tüm bu tarihsel arka plan ışığında İngiltere’nin Brexit kararına bakıldığında, yaşanan gelişmelerin İngiliz devlet geleneğiyle uyumlu olduğu ifade edilebilir. Kısacası hem AB’nin kuruluşundaki tavrıyla hem de birliğe üye olduğu dönemden itibaren ayrıcalıklar peşinde koşan devlet aklıyla İngiltere, AB bütünleşmesini zorlaştıran bir aktör olmuştur. Neticede İngiltere gerek iç politik zemini açısından ve gerekse de uluslararası politikadaki güç dengeleri açısından kırılma yaratabilecek bir karar almış ve bu kararla, blöf yapmadığını da ortaya koymuştur. Meseleye ekonomik hassasiyetlerle bakıldığında Londra’nın tutumu yeteri kadar anlamlandırılamasa da Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması’nın (PESCO) kurulduğu ve Avrupa Ordusu’nun tartışıldığı bir zaman diliminde İngiltere’nin birlikten ayrılarak AB’yi istikrarsızlaştırmak istemesi hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü Londra’nın tutumu, İngiltere’nin geleneksel tehdit algılamalarının bir sonucudur.


[1] “Theresa May İstifa Getiren Brexit Anlaşmasını Savundu”, Bloomberg HT, https://www.bloomberght.com/haberler/haber/2173102-theresa-may-istifa-getiren-Brexit-anlasmasini-savundu, (Erişim Tarihi: 16.11.2018).

[2] “AB Liderlerinin Brexit Zirvesi Yapacağı Tarih Belli Oldu”, Sputnik, https://tr.sputniknews.com/avrupa/201811151036158385-ab-liderleri-Brexit-zirvesi-tarihi/, (Erişim Tarihi: 17.11.2018)

[3] Henry Kissinger, Diplomasi, çev. İbrahim H. Kurt, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2014, s. 62.

Bu çalışmayla ilgili görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve varsa ilgili bilgi, belge, fotoğraf vb. materyalleri yandaki butona tıklayarak bizimle paylaşabilirsiniz.

Doğacan BAŞARAN
Doğacan BAŞARAN
ANKASAM Uluslararası İlişkiler Uzmanı

BİZİ TAKİP EDİN

2,800BeğenenlerBeğen
110TakipçilerTakip Et
1,738TakipçilerTakip Et
210AbonelerAbone

ÖNE ÇIKANLAR

ANKASAM e-Bülten

e-Bültenimize abone olarak çalışmalarımızdan anında haberdar olabilirsiniz